Sabor De Minas

Dicas | Recomendações | Comentários

Hidayet Ne Demek?

Hidayet nedir ne anlama gelir?

Hidâyet ( hüdâ, hedy ) “doğru yola girmek, doğru yolu göstermek” mânasında masdar, “doğru yol, kılavuzluk” anlamında isim olarak kullanılır ve “amaca ulaştıracak yolu gösterme, bu yol için kılavuzluk etme” diye de tanımlanabilir ( Kāmus Tercümesi, “hdy” md.; Ebü’l-Bekā, s.952-953).

  1. Ur’ân-ı Kerîm’de hidâyet kelimesi yer almamakla birlikte hüdâ seksen beş yerde geçmektedir.
  2. Bu kavram Kur’an’da, çeşitli fiil sîgalarının yanı sıra hâdî, hüdâ, mühtedî isimleriyle birlikte 300’den fazla yerde tekrarlanmakta ve büyük çoğunlukla Allah’a izâfe edilmektedir.
  3. Bunun yanında mutlak mânada ilâhî vahye, başta Kur’an olmak üzere ismen semâvî kitaplara, meleklere, yine genel anlamda peygamberlere ve ismen Hz.

Muhammed’den başka Hz. İbrâhim’e, Dâvûd’a, Mûsâ’ya ve peygamberlerin ümmetlerine de nisbet edilmektedir. Bazı âyetlerde herhangi bir merci gösterilmeden zikredilen hidâyetin ise Allah’a izâfe edildiği anlaşılmaktadır (bk.M.F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.).

  • Hidâyet bir âyette Kâbe’ye nisbet edilmekte (Âl-i İmrân 3/96), bazı âyetlerde de ilâhî tâlimata uymadıkları için helâk edilmiş eski milletlerin oluşturduğu sosyolojik realiteye izâfe edilmekte ve bundan ibret alınmasının gereği vurgulanmaktadır (el-A‘râf 7/100; Tâhâ 20/128; es-Secde 32/26).
  • Hidâyete erme, hak ve doğru olanı benimseme” mânasına gelen ihtidâ kelimesi Kur’an’da altmış yerde geçmektedir (bk.

İHTİDÂ ). Bu âyetlerin muhtevasından anlaşılacağı üzere hidâyetin benimsenmesine vesile olan âmillerin başında kişinin iradesi ve kararlılığı gelmektedir. Bunlardan başka ilâhî hidâyet, vahye ve peygambere bağlılık da gerçeği görüp benimseme vesileleri arasında zikredilmiştir.

Söz konusu âyetler, hidâyetin zıddı olan dalâlete düşmenin sebeplerine de işaret etmekte ve bunlar arasında ilâhî Iutuftan mahrum kalma, şahsî tutum, ataların dinine ve geleneklere körü körüne bağlılık, gaflet, nifak, şeytanın tahrikleri ve Allah’a kavuşma günü olan âhireti düşünmeme faktörlerine dikkat çekilmektedir (bk.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.). Kur’ân-ı Kerîm’de hidâyet mânasında olmak üzere rüşd ve reşâd, felâh, necat, iman, sırat ve sebil kelimeleri de kullanılmaktadır (bk.a.g.e., ilgili md.ler). Kur’an lugatıyla meşgul olan âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’de seksen beş yerde geçen hüdâ kelimesinin hangi mânalara gelebileceği üzerinde durmuşlardır.

İbn Kuteybe, kelimenin temel anlamının “yol gösterme, kılavuzluk etme” olduğunu belirttikten sonra bu yol göstericiliğe (irşad) peygamberlerin davetini, Allah’ın canlılara verdiği hayatı sürdürme yeteneğini ve yine Allah’ın dilediğine lutfettiği başarıyı örnek olarak zikretmiş ( Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân, s.443-444), İbnü’l-Cevzî ise hüdânın mânalarını yirmi dörde kadar çıkarmıştır ( Nüzhetü’l-aʿyün, s.626-630).

Râgıb el-İsfahânî hidâyeti “lutufla kılavuzluk etme”, yani ilk bakışta farkedilmeyen yollarla bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insana yol gösterme şeklinde tanımlamış ve Kur’an’da yer alan bütün hidâyet kavramlarını içinde bulundukları âyetlerin genel kompozisyonu çerçevesinde gruplandırmıştır.

  1. Buna göre Allah’ın insanlara olan hidâyeti dört merhaleden oluşur: 1.
  2. Her mükellefe lutfettiği akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler.2.
  3. Vahiy ve peygamberler yoluyla yaptığı davet.3.
  4. Hidâyeti benimseyenlere lutfettiği tevfîk.4.
  5. Hak kazananları âhirette cennetle mükâfatlandırma.

Bu hidâyet türleri buradaki tertibe göre birbirine bağlı olup bir sonraki hidâyetin gerçekleşmesi için bir öncekinin meydana gelmesi şarttır. Bunun yanında, birinci merhaledeki hidâyet gerçekleştiği halde ikincisi ve ona bağlı olarak diğerleri gerçekleşmeyebilir.

  • İnsana nisbet edilen hidâyet, sadece ikinci merhalede yer alan “çağrıda bulunmak ve tanıtmak”tan ibaret olup hiç kimsenin diğer hidâyet türlerini meydana getirmeye gücü yetmez.
  • Bu dörtlü sistemde ikinci merhalede zikredilen hidâyeti benimsemeyen kimseye Allah’ın müteakip hidâyetleri vermediğini söyleyen İsfahânî’ye göre Kur’ân-ı Kerîm’de zâlimlerden ve kâfirlerden menedildiği belirtilen hidâyetlerden maksat tevfîk-i ilâhîden ibaret bulunan üçüncü merhaledeki hidâyettir.

Yine Hz. Peygamber’den ve insanlardan nefyedilip güç yetiremeyecekleri haber verilen hidâyetler de ikinci merhalede zikredilen çağrıda bulunma ve yol gösterme dışında kalan hidâyetlerdir. İsfahânî, bu gruplandırma ve kurallaştırma işlemlerinin örneklerini Kur’an’da göstermiştir ( el-Müfredât, “hdy” md.; a.mlf., Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s.124).

Elmalılı Muhammed Hamdi ile Muhammed Reşîd Rızâ da Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hidâyet kavramının mânalarını benzer bir şekilde tasnife tâbi tutmuşlardır ( Hak Dini, I, 120; Tefsîrü’l-Menâr, I, 62-63). Hidâyet kavramı hadislerde de fiil sîgaları, ayrıca hüdâ, hidâyet ve ihtidâ kelimeleriyle yer almakta, bu kavram Allah’tan başka Kur’an’a, Hz.

Peygamber’e ve diğer insanlara da izâfe edilmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “hdy” md.). Resûl-i Ekrem, bir kişinin hidâyete ermesine vesile olmanın büyük bir servete kavuşmaktan daha hayırlı olduğunu belirtmiştir ( el-Muvaṭṭaʾ, “Ḳurʾân”, 8; Müslim, “ʿİlim”, 16; Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 10).

Hidâyet, kelâm ilminde erken devirlerden itibaren kulların fiilleri, dolayısıyla kader meselesine bağlı bir problem olarak tartışmaya başlanmıştır. Bütün İslâm âlimleri hidâyetin ilâhî menşeli olduğunu ilke olarak benimsemekle birlikte değişik ekollere mensup âlimler onun mahiyeti ve hidâyete erme noktasında kulların nasıl bir fonksiyona sahip olabileceği hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bu görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: Mu‘tezile. Hidâyeti genellikle “sonuca ulaştıracak şekilde yol gösterme” diye tanımlayan Mu‘tezile âlimlerine göre mükellefin sorumlu tutulabilmesi için onun Allah tarafından gösterilen doğru yolu kendi iradesiyle benimsemesi veya reddetmesi gerekir.

Bundan dolayı kişinin hidâyete ermesi ilâhî bir müdahaleye bağlı olarak gerçekleşmez. Allah, kurtuluşa götüren yolu bütün kullarına peygamberler ve ilâhî kitaplar vasıtasıyla açıklayıp göstermiştir. Hidâyet konusu Kur’an’da daha çok bu çerçevede yer almış ve ilâhî hidâyetin bu anlamda bütün mükellefleri kapsayıcı bir mahiyet taşıdığına işaret edilmiştir.

Bu umumi hidâyetin dışında Allah’ın bazı kullarına tahsis ettiği hususi bir hidâyet daha vardır ki o da gösterilen doğru yolu benimseyen müminler içindir. Allah, imanlarını kuvvetlendirmek ve İslâm’da sabit kalmalarını sağlamak üzere doğrudan veya dolaylı bir şekilde müminlerin kalplerine basîret verir, onlara havâtır yoluyla imanlarını teyit eden bilgiler öğretir.

  1. Böylece müminlere kâfir, zâlim ve fâsık kullarından farklı bir hidâyet vermiş olur.
  2. Allah’ın müminleri hidâyete erdirmesi, iman ve itaatlerine karşılık olarak onları mükâfatlandırıp cennete koyması veya müminleri “mühtedî” diye adlandırması şeklinde de te’vil edilebilir.
  3. Nitekim Kur’an’da ilâhî hidâyet bu anlamlarda kullanılmıştır.

Allah’ın kâfir, zâlim ve fâsık kullarını hidâyete erdirmeyeceğini ifade eden âyetler ise onların, gösterilen doğru yolu benimsemeyişlerinin dünyada başlayan bir cezası olarak hususi hidâyetten (tevfîk) mahrum bırakılmaları tarzında anlaşılmalıdır. Şu halde Allah’ın dilediklerini hidâyete erdirmesi, dilediklerini de saptırması gösterilen hidâyet yolunun benimsenmesi veya reddedilmesiyle ilgilidir (Eş‘arî, Maḳālât, s.261; Kādî Abdülcebbâr, s.61-65, 616, 656).

  1. Eş‘ariyye.
  2. Eş‘arî âlimleri, hidâyetin “doğru yolu gösterip açıklama, müminleri mükâfatlandırıp cennete koyma” mânalarına geldiği yönündeki görüşe katılmakla birlikte asıl hidâyetin, imanın Allah tarafından müminlerin kalbinde yaratılmasından ibaret olduğunu kabul etmişlerdir.
  3. Buna bağlı olarak da hidâyeti “doğru yolu gösterip ona ulaştırma” diye tanımlamışlardır.

Eş‘ariyye’ye göre kul ihtida etmeyi dilerse Allah, kalbinde iman etmesini sağlayacak bilgileri ve ardından imanı yaratır. Bu sebeple kulu sonuçta kurtuluşa ulaştıran hidâyet müminlere mahsus olup kâfirler buna dahil değildir ve bu anlamdaki hidâyet sadece Allah’a aittir.

Naslarda hidâyetin Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a nisbet edilmesi ona vesile olmaları itibariyle mecazi mânadadır. Eğer Allah dileseydi bütün kulların kalbinde bilgi ve iman yaratıp onların ihtida etmesini sağlardı. Ancak bunu yalnız müminler için dilemiş ve yaratmıştır. Allah’ın, kullarını hidâyete erdirici olmakla övünmesi, nasların O’ndan hidâyet istemeyi tavsiye etmesi ve gerçekte bazı insanların ihtida edip bazılarının bunun dışında kalması gibi deliller bunu göstermektedir ( Eş‘arî, el-İbâne, s.131-132; İbn Fûrek, s.46, 56, 102-104; Bağdâdî, s.140-141; Fahreddin er-Râzî, VII, 77; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 309-311; Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, s.525).

Mâtürîdiyye. Mâtürîdî âlimleri de hidâyetin “doğru yolu gösterip açıklama ve ona ulaştırma” olmak üzere iki anlama geldiğini kabul eder ve ilkine “hidâyet-i gayr-i mûsıle”, ikincisine “hidâyet-i mûsıle” adını verirler. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Allah’ın, hidâyeti veya dalâleti benimseyecek kullarına dair bilgisi uyarınca bir kısmını hidâyete, bir kısmını dalâlete sevketmeyi dilediğini ve herkesi buna uyum sağlayacak şekilde yarattığını söyler.

  1. Ona göre bu husus âyetlerde açıklanmıştır.
  2. Nitekim Allah’ın hidâyete erdirmeyi dilediği kimsenin kalbini İslâm’a açacağını açıklaması (el-En‘âm 6/125) bunu göstermektedir.
  3. Zira müslüman olduktan sonra kişinin kalbini İslâm’a açmanın bir faydası yoktur ( Kitâbü’t-Tevḥîd, s.287-288, 301).
  4. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, bu konuda kullara ait bütün fiillerin Allah tarafından yaratıldığını, kulun ihtidâ fiilinin de bu kapsama dahil olduğunu belirtmekle yetinir ( Tebṣıratü’l-edille, II, 720).

Beyâzîzâde Ahmed Efendi ve Elmalılı Muhammed Hamdi gibi müteahhir dönem âlimleri, Allah’ın ihtidâyı yaratmak suretiyle kulu hidâyete erdirmesinin onun hidâyeti benimseme iradesi göstermesiyle irtibatlı olduğuna dikkat çekmişler ve ilâhî kitaplar aracılığıyla gerçekleşen yol göstericiliğin etkili olup ilâhî tevfîkin tahakkuk etmesi için kişinin kendi isteğiyle hidâyete yönelmesinin büyük önem taşıdığını söylemişlerdir; zira Allah hiç kimseyi zorla saptırmadığı gibi cebren de hidâyete erdirmez ( İşârâtü’l-merâm, s.225, 227; Hak Dini, I, 167-168; III, 2087).

Elmalılı’ya göre her insanın hayatında hidâyeti tercih etmesini mümkün kılacak bir süre mevcuttur. Bu süre içinde hidâyeti tercih etmesi onun isteğine bağlıdır. Ancak tercihini kötü yönde kullanıp hidâyete yönelmeyenlerin ondan mahrum kalması kaçınılmaz bir durumdur ( a.g.e., IV, 2982-2983). Selefiyye.

Selef âlimleri, Allah’ın bütün varlıkları amaçlarına uygun olarak yaratmasını ve mevcudiyetlerini devam ettirmelerini mümkün kılacak vasıtalara kavuşturmasını, ayrıca sorumluluk yüklediği kişilere verdiği akıl yürütme gücünün yanı sıra gönderdiği peygamberler aracılığıyla doğru yolu gösterip açıklamasını genel anlamda bir hidâyet kabul etmekle birlikte asıl hidâyeti Allah’ın, kulun hidâyete ermesini sağlayan ilâhî irade, tevfîk ve ilhamı kalbinde yaratıp hayrı kolaylaştırması olarak açıklamışlardır.

Onlara göre naslarda, Allah’ın dilediği takdirde bütün kullarını hidâyete erdirebileceğini, fakat bunu dilemeyip sadece müminlere hidâyet verdiğini bildirmesi bunu göstermektedir (İbn Hazm, III, 63-65; İbn Kayyim el-Cevziyye, Şifâʾü’l-ʿalîl, s.65, 80-81; Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s.96). Hidâyet konusundaki tahlilleri dikkat çekici bir nitelik taşıyan İbn Kayyim el-Cevziyye’ye göre, akıl yürütme kabiliyetinin yanı sıra mükellef tutulan insanlara peygamberler ve ilâhî kitaplar aracılığıyla doğru yolun gösterilip açıklanması onların hidâyete ermeleri için gerekli ise de yeterli değildir.

Kulun hidâyete ermesi için gösterilen yoldan gitmeyi istemesi ve ona yönelmesi şarttır. Eğer kul bu tavrı göstermezse Allah ceza olarak onu saptırır ve hidâyetten yoksun bırakır. Zira Allah’ın verdiği nimeti inkâr edenin o nimetten mahrum bırakılması ilâhî bir âdettir.

Kulun daima ilâhî hidâyete ihtiyacı vardır, bundan dolayı Allah’tan hidâyet dilemesi emredilmiştir. Kul O’nun gösterdiği inanç, ibadet ve davranışlar bütününden oluşan hidâyet yoluna yönelirse bunun bir mükâfatı olarak hidâyete ermesini sağlayacak olan asıl hidâyet tecelli eder. Bu da Allah’ın, doğru yolda gitmesini gerektiren irade ve ilhamı kulun kalbinde yaratmasıdır.

İbn Kayyim’e göre hidâyete ermenin gerçekleşmesi için biri Allah’a, diğeri kula ait olan iki fiil gereklidir. Kulun Allah’ın gösterdiği yola yönelmesi ikinci bir hidâyeti celbettiği gibi ilâhî emirlere uymaya devam etmesi yeni hidâyetleri celbeder ve Allah böyle kimselere her konuda çıkış yolunu gösterir.

İlâhî emirlere uyan kul sonunda cennete konulmak suretiyle hidâyetin zirvesine erdirilir ( Şifâʾü’l-ʿalîl, s.79-85; a.mlf., el-Fevâʾid, s.168-170). Muhammed Reşîd Rızâ da hidâyeti, “Allah’ın, bütün kullarına gösterip açıkladığı doğru yola girmeyi ona yönelenlere kolaylaştırıp yardımda bulunması” diye açıklar ve en büyük hidâyet kaynağı olarak Kur’an’ı kabul eder.

Ona göre Allah kişinin bedenini ve ruhunu yarattığı gibi hidâyetini yaratmaz. Ancak insan Kur’an’a iman edip bağlandığı takdirde Cenâb-ı Hak ondan yardımını esirgemez ve kendisine dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak yolu gösterir; onu, duyularını ve aklını kullanarak hem ilâhî kitaptaki âyetleri hem de kâinat kitabındaki delilleri anlamaya muvaffak kılar.

Buna karşılık Kur’an’ı ısrarla inkâr eden kimseyi de sapıklıkta bırakır. Burada önemli ve etkili olan insanın umumi hidâyet karşısındaki tutumudur ( Tefsîrü’l-Menâr, I, 64; II, 290; VI, 305-306; VII, 402-403). Şîa. Şiî âlimleri genellikle hidâyetin tekvinî ve teşriî olmak üzere iki kısımdan oluştuğunu kabul ederler.

Onlara göre tekvinî hidâyet, Allah’ın canlı ve cansız varlıklara yaratılış amaçlarına uygun özellikler vermesidir. Teşriî hidâyet ise umumi ve hususi gruplarına ayrılır. Umumi hidâyet, Allah’ın doğru yolu gösterip açıklayan ilâhî kitaplar, peygamberler ve onların vârisleri olan muslihler göndermesidir.

Bu hidâyet bütün insanlar ve cinler için geçerlidir. Eğer böyle olmayıp da bazı kullara has olsaydı bu cebri gerektirirdi. Hususi hidâyet ise umumi hidâyetten faydalanmak isteyenlerin sâlih amel işlemeye muvaffak kılınmalarıdır. Naslarda Allah’ın hidâyete erdirmeyi dilediği bildirilen kimseler bunlardır, hidâyete erdirmek istemediği kimseler ise umumi hidâyetten yüz çevirenlerdir (Muhammedî er-Reyşehrî, X, 319-333; M.

Mekkî el-Âmülî, I, 732-739). Hidâyet konusuna daha çok kulların fiilleri açısından bakış yapan Mu‘tezilî ve Sünnî âlimler birbirlerini eleştirmişlerdir. Mu‘tezile âlimleri, Sünnîler’in hidâyeti “iman” mânasında anlayıp Allah tarafından kulda yaratıldığını savunmalarını irade hürriyetine ve ceza-mükâfat mantığına aykırı bulmuşlar, ayrıca sözlükte hidâyetin iman anlamına gelmediğini belirtmişlerdir (Kādî Abdülcebbâr, s.45, 87, 546-547; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 311).

Buna karşılık Sünnî âlimleri de Mu‘tezile’nin hidâyeti genellikle doğru yolu gösterip açıklama, Allah’ın kulunu hidâyete erdirmesini onu mühtedi diye adlandırması veya sevap vermesi, kâfirleri hidâyete erdirmemesini de onları sevaptan ve cennetten yoksun bırakması şeklinde te’vil etmelerini isabetsiz bulmuşlardır.

Zira onlara göre dil kurallarını dikkate alarak hidâyete “sevap” anlamını vermenin veya hâdî kelimesini “mühtedi adını veren” mânasında anlamanın mümkün olmayışı, ayrıca naslarda asıl hidâyetin doğru yolu gösterip açıklamaktan farklı bir olay olduğu ısrarla belirtilerek müminlerin hidâyete erdirilmesine karşılık kâfirlerin hidâyete erdirilmediğinin ifade edilmesi, Mu‘tezile’nin hidâyet konusundaki görüşlerinde isabet bulunmadığını kanıtlar (İbn Kuteybe, s.123-124; Eş‘arî, el-İbâne, s.131, 147; İbn Fûrek, s.103; Nesefî, II, 720-722).

  • Değişik ekollere mensup kelâm âlimlerinin görüşleri dikkatle incelendiği takdirde hidâyet konusunda aralarında çok önemli ayrılıkların bulunmadığı görülür.
  • Zira bazı anlayış farklılıklarına rağmen hemen hemen bütün âlimler hidâyetin biri umumi, diğeri hususi olmak üzere iki türü bulunduğunu kabul etmektedir.

Ancak Mu‘tezile ve Şiî âlimleri, insanın kendi fiillerini hür iradesiyle yaptığını vurgulamak için daha çok umumi hidâyeti öne çıkarmış, Sünnî âlimleri ise ilâhî kudret ve iradeyi hâkim kılmaya önem verip insanın ilâhî yardıma olan ihtiyacını dikkate aldıklarından hususi hidâyeti asıl kabul etmişlerdir.

  • Aslında Mu‘tezile âlimleri, kişinin iman etmesini sağlayacak bilgi ve delillerin havâtır yoluyla Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek suretiyle Sünnî görüşe hayli yaklaşmış bulunmaktadır.
  • Fert ve cemiyet olarak insanların hem dünya hem de âhiret mutluluğunu ilgilendiren hidâyet kavramının Allah’a, mükellef olan insana veya her ikisine izâfe edilmesi hususunda âlimler arasında çıkan görüş farklılıkları onların kader anlayışıyla ilgilidir.

Kader probleminin önemli meselelerinden biri Allah’ın ilim, kudret ve irade sıfatlarını sınırlandırmamaksa bir diğeri de kötü davranışlarından ötürü cezaya mâruz kalacak olan kişinin sorumluluğunu temellendirebilmek için onun irade ve davranış hürriyetine sahip bulunduğunu ispat etmektir.

  • Bu konuda kulun sorumluluğuna önem veren Mu‘tezile ile Şîa âlimleri hidâyeti ağırlıklı olarak kula, ilâhî kudret ve iradeyi sınırlandırmaktan endişe eden Ehl-i sünnet ise Allah’a nisbet etmeyi tercih etmişlerdir.
  • Hidâyet kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de ekseriyetle Allah’a izâfe edilmekle birlikte ilâhî vahye, peygamberlere, meleklere, fert olarak insana ve ümmetlere de nisbet edilmektedir (yk.bk.).

Ebü’l-Bekā’nın da işaret ettiği gibi ( el-Külliyyât, s.953) hidâyetin şer‘î kullanılışı daha çok Mu‘tezile’nin görüşü doğrultusundadır, ancak bunun hakiki veya mecazi mânada olduğu tartışmalıdır. Bazı âyetlerde Allah’ın bütün insanları hidâyet üzere bulundurmaya muktedir olduğu, fakat bunu dilemediği beyan edilir (el-En‘âm 6/35, 149; er-Ra‘d 13/31; en-Nahl 16/9); bu ise hidâyet meselesinde dikkat çeken noktalardan biridir.

Ancak belirtilmesi gereken hususlardan biri de şudur ki kâinatın yaratılış ve yönetilişini kendi tasarrufunda bulunduran Allah’ın mutlak iradesiyle vazettiği bir esasa göre canlı veya cansız bütün varlıklar tabii olarak yaratıcılarına tesbih ve secde ederler (el-İsrâ 17/44). Şuurlu varlıklardan şeytan mutlak isyan, melekler de mutlak itaat çerçevesinde planlanmış (el-Hicr 15/30-35; et-Tahrîm 66/6), insanlar ise kendi iradelerine bağlı olarak bu ikisi arasındaki bir statüde tutulmuştur (el-Hac 22/18; et-Tegābün 64/2).

Yukarıda kaydedilen âyetler grubuna giren ilâhî beyanların önemli bir kısmı Allah’ın bu genel planını ifade etmektedir. Buna bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın bunca yaratık içinde bilindiği kadarıyla yalnız insan ve cin türü için tanıdığı hidâyet veya dalâleti tercih hürriyeti O’nun mutlak irade hürriyetine herhangi bir sınırlandırma getirmez.

Ur’an’da yer alan hidâyet kavramının işlenişinde dikkat çeken hususlardan biri de bütünüyle hidâyetin ilâhî kaynaklı olduğunun, putların ve seküler çözümlerin dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayamayacağının ısrarla vurgulanmasıdır. Bu sebeple de mutlak mânada hidâyet sık sık Allah’a izâfe edilmekte ve birçok âyette fertten değil topluluktan (kavim), cemi zamiriyle gönderme yapılan gruplar ve tiplerden nefyedilmektedir (bk.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.). Çeşitli âyetlerde Tevrat ve İncil’in hidâyet ve nur kaynağı olduğu ifade edilmesine rağmen (bk.a.g.e., “Tevrât”, “İncîl” md.leri) Ehl-i kitabın Hz. Muhammed’in getirdiği hidâyeti bile bile reddetmesine mukabil Kur’ân-ı Kerîm hidâyeti onlardan nefyetmekte ve artık asıl hidâyetin Allah’ın gönderdiği son hidâyeti olduğunu belirtmektedir (el-Bakara 2/120; Âl-i İmrân 3/70-73).

  • Allah’ın birliğini ve Hz.
  • Muhammed’in nübüvvetini kanıtlamaya ağırlık veren Yûnus sûresinde, putların ve seküler çözümlerin özellikle âhiret mutluluğu açısından hiçbir yarar sağlamadığı ifade edildikten sonra (10/26-33) putların, evrenin oluşumunu sağlayan yaratma eylemini iptidaen ve tekrarlamak suretiyle üstlenip üstlenemeyeceği sorulmakta, ardından da onları hakka iletip iletemeyeceği hususu gündeme getirilmekte ve şöyle denilmektedir: “De ki, hakka sadece Allah iletir.

Öyleyse hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?” (10/34-35). Beş defa hidâyet, dört defa da hak kavramının tekrarlandığı bu son âyet, hidâyetin seküler değil ilâhî menşeli oluşuna Kur’an’da ne derece önem verildiğini göstermektedir.

Bazı âyetlerde fertlerden söz edilerek Allah’ın dilediğini hidâyete erdirdiği, dilediğini de dalâlete düşürdüğü anlatılır (meselâ bk. er-Ra‘d 13/27; İbrâhîm 14/4; en-Nahl 16/37; Fâtır 35/8) ve O’nun bu iradesine kimsenin karşı gelemeyeceği ifade edilir (ez-Zümer 39/36). Râgıb el-İsfahânî’nin de belirttiği gibi ( el-Müfredât, “hdy” md.) Allah’ın bu tiplerden nefyettiği hidâyet, kendi iradeleriyle onu benimsemeyen kişilerden menettiği tevfîk ve uhrevî mükâfat mânasına gelir.

Bu durumda da Allah’ın mükellefe verdiği akıl ve sezgi (fıtratullah), gönderdiği vahiy ve peygamberler aracılığıyla hidâyeti benimseme eylemi, en azından buna samimi olarak yönelme hareketi yine kula ait olacaktır. İsfahânî meselenin bu noktasına şöyle bir yorum daha getirmektedir: Hidâyeti de dalâleti de benimseyebilecek bir yaratılışa sahip kılınan insan, meselâ hidâyeti tercih ettiği takdirde o yönde bir alışkanlık kazanır ve bu durum kendisinde zamanla bir tabiat haline gelir, öyle ki bundan ayrılmak istese artık gücü yetmez.

  • Buna karşılık dalâleti tercih eden de aynı konumdadır.
  • Allah, hidâyete eren kullarını dalâlete düşmekten koruyacak vasıtalar yarattığı gibi dalâlete düşenlerin hidâyete ermesini önleyecek engeller de yaratır ( Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s.175-176, 186-189).
  • Gerek Kur’an’da gerekse hadis metinlerinde Allah’ı niteleyen isim ve sıfatlar büyük bir çoğunlukla O’nun rahmet yönünü vurgulamaktadır.

Doksan dokuz esmâ-i hüsnâ içinde gazaba delâlet eden isimler ikiyi üçü geçmez. İslâm’ın sunduğu bu ulûhiyyet anlayışı ile hidâyet-dalâlet ve bunların sonucu olan cennet-cehennem telakkisi arasında uygunluğun sağlanması gerekir. Nasların tamamının birbirleriyle olan ilgileri, nüzûl sebepleri ve âyetlerin önceki ve sonraki âyet gruplarıyla münasebeti incelendiği takdirde Allah’ın bir mükellefi sebepsiz yere dalâlete düşürüp cehenneme sevketmesini ileri sürmenin mümkün olmadığı görülür.

Cehennemin insanlarla ve cinlerle doldurulacağını beyan eden âyetleri de (el-A‘râf 7/18; Hûd 11/119; es-Secde 32/13) bu çerçevede anlamak gerekir. Bu tür beyanlar vukuundan önce verilmiş kararlar olmayıp ilm-i ilâhîde mevcut olan bir realitenin haber verilişi niteliğindedir; ayrıca bu üslûp bir uyarma ve korkutma yöntemini andırmaktadır.

Nitekim bazı âyetlerde küfrü ve nifakı benimseyenlerin (en-Nisâ 4/140), şeytana uyanların (Meryem 19/68; Sâd 38/85) cehenneme konulacağı ifade edilirken Kehf sûresinde (18/106) oraya girmenin sebepleri gerçekleri inkâr, Allah’ın âyetleri ve peygamberleriyle alay etme olarak belirlenmiştir.

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hidâyet kavramının örgüsü, fert ve cemiyet olarak insanların dünya ve âhiret mutluluğunu, ayrıca toplumların genel anlamda huzur ve selâmetini sağlaması açısından hidâyetin Allah’a ait olduğunu, seküler çözümlerin yaygın, sürekli ve kapsamlı bir hidâyet rotası çizemeyeceğini göstermektedir.

Bunun yanında fertlerin kendi irade ve tercihleriyle hidâyet veya dalâlet yoluna yönelebilecekleri, yönelişlerine uygun olarak ilâhî tevfîk veya hızlâna konu teşkil edecekleri de anlaşılmaktadır. İlk asırlarda Sünnî âlimlerin ilâhî iradeye ağırlık veren tutumlarının sonraları kulun sorumluluğunu temellendirecek şekilde esneklik kazandığı da literatürden tesbit edilen hususlardandır.

BİBLİYOGRAFYA Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hdy” md.a.mlf., Tafṣîlü’n-neşʾeteyn ve taḥṣîlü’s-saʿâdeteyn (nşr. Abdülmecîd Neccâr), Beyrut 1408/1988, s.124-126, 140-141, 175-189. Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s.952-955. Tehânevî, Keşşâf, II, 1540-1542. Kāmus Tercümesi, “hdy” md. Wensinck, el-Muʿcem, “hdy” md.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy”, “Tevrât”, “İncîl”, “rşd”, “flḥ”, “necât”, “îmân”, “ṣırâṭ”, “sebîl” md.leri. el-Muvaṭṭaʾ, “Ḳurʾân”, 8. Müsned, I, 88, 227; III, 451; IV, 367, 399; V, 145, 177, 252. Müslim, “ʿİlim”, 16, “Mesâcid”, 256. Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 10.

  • Hasan-ı Basrî, Risâle fi’l-ḳader (nşr.
  • Muhammed İmâre, Resâʾilü’l-ʿadl ve’t-tevḥîd içinde), Kahire 1971, I, 86-88.
  • İbn Kuteybe, Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân (nşr.
  • Seyyid Ahmed Sakr), Kahire 1393/1973, s.123-124, 443-444.
  • Eş‘arî, el-İbâne (Arnaût), s.131-132, 147.a.mlf., Maḳālât (Ritter), s.260-261.
  • Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s.287-288, 300-301.

İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s.46, 56, 101-104. Kādî Abdülcebbâr, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân (nşr. Adnân M. Zerzûr), Kahire 1969, s.19-20, 43, 45, 48, 60-65, 87, 113, 122, 135-137, 150-151, 163, 262-264, 282, 304, 355, 360, 413-415, 441, 451, 455, 546-547, 551, 560-561, 602, 616, 625, 654, 656.

  1. Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, s.140-144.
  2. İbn Hazm, el-Faṣl (Umeyre), III, 63-66.
  3. Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), II, 719-722.
  4. Şerîf el-Murtazâ, İnḳāẕü’l-beşer mine’l-cebr ve’l-ḳader (nşr.
  5. Muhammed İmâre, Resâʾilü’l-ʿadl ve’t-tevḥîd içinde), Kahire 1971, I, 296-297.
  6. İbnü’l-Cevzî, Nüzhetü’l-aʿyün, s.625-630.

Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, I, 19-20; II, 145-147; IV, 106; VI, 16-17; VII, 77; VIII, 127, 128; XII, 207, 221; XIII, 65, 68, 179-181; XV, 58-59; XVII, 90, 91, 92; XVIII, 77-78; XXV, 2-3.a.mlf., Levâmiʿu’l-beyyinât, s.349. İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, VIII, 205, 216.a.mlf., Muvâfaḳatü ṣaḥîḥi’l-menḳūl, Beyrut 1405/1985, I, 133-134.

  • İbn Kayyim el-Cevziyye, Şifâʾü’l-ʿalîl (nşr.M.
  • Bedreddin Ebû Firâs en-Na‘sânî), Kahire 1323, s.65, 79-85.a.mlf., el-Fevâʾid, Beyrut 1399/1979, s.168-170.
  • Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s.96.
  • Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid (nşr.
  • Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1407/1987, s.65-66.a.mlf., Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 309-311.

Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, s.525.a.mlf., et-Taʿrîfât, s.229. Ebû Abdullah İbnü’l-Vezîr, Îs̱ârü’l-ḥaḳ ʿale’l-ḫalḳ, Beyrut 1403/1983, s.169, 251-253, 267-268. Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, I, 91, 93, 124-125; XVI, 240. Beyâzîzâde, İşârâtü’l-merâm, s.225, 227, 228, 271.

Seffârînî, Levâmiʿu’l-envâri’l-behiyye, Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-İslâmiyye), I, 334-338. Elmalılı, Hak Dini, I, 119-120, 167-168; III, 2087; IV, 2717-2723, 2982-2983. Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, I, 62-64, 223, 287-288; II, 268-269, 290; III, 83; VI, 305-306; VII, 402-403, 545, 590; VIII, 42; IX, 459.

İzzeddin Belîk, Mevâzînü’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Beyrut 1404/1984, I, 36-41. Muhammedî er-Reyşehrî, Mîzânü’l-ḥikme, Kum 1982, X, 318-333.M. Mekkî el-Âmülî, el-İlâhiyyât, Kum 1411, I, 732-739. Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul’da basılan 17. cildinde, 473-477 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Hidayet ne demek örnek?

İslami bir kelime olarak öne çıkan Hidayet sözcüğü pek çok kişi tarafından merak ediliyor. Gündelik yaşamda da sıkça karşılaşılan bu kelimenin, dini kökenli bir anlamı bulunmaktadır. Peki, hidayet ne demek? Hidayet nedir? Hidayet TDK kelime anlamı hakkında bilinmesi gerekenler.

  1. Hidayet İslami kökenli bir kelime olarak öne çıkıyor.
  2. Aynı zamanda erkek çocukları için verilen bir isim olarak da kullanılmaktadır.
  3. Ancak birçok insan tam olarak anlamını bilmediği için cümlede yanlış şekilde değerlendirebiliyor.
  4. Hidayet Ne Demek? Hidayet kelimesi ‘doğru yol’ ve ‘hak olan Müslümanlık yolu’ anlamlarına gelmektedir.

Hidayete ermek anlamı üzerinden anlatmak gerekirse; bir kişinin Müslümanlığı seçerek doğru yolu bulmuş anlamına da gelmektedir. Hidayet Nedir? Hidayet doğru yolu gösterme, Allah Teala’nın doğru yolunda bulunma ve İslamiyet’i seçerek huzura erme anlamları taşımaktadır.

Buna bir örnek vermek gerekirse; ‘’Önce onu sünnet ettirmiş, Hidayete erdiği için adını da Hadi koymuş ve konağına almış.” Yusuf Ziya Ortaç. İslami açıdan anlamı ile beraber ayrıca bu şekilde cümle içerisinde de kullanılabilmektedir. Hidayet TDK Kelime Anlamı İslamiyet’e ilgili olan Hidayet kelimesi, İslam’ı seçimi ve doğru yolu bulma anlamlarına gelmektedir.

Türk Dil Kurumu açısından ise Hidayet sözcüğü ‘doğru yol’ olarak geçmektedir. Bu durum hak olan Müslümanlık yolu anlamı üzerine dini açıdan İslamiyet’i seçme anlamı taşır. Bu anlam üzerinden gündelik yaşamda ya da pek çok farklı yerde cümle içerisinde kullanılır.

Allah hidayet versin ne demektir?

Hidayet Nedir? Hidayet Versin Ve Hidayet Etmek Ne Demektir? Hidayet, Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bir erkek ismidir. Aynı zamanda yanlış yolda ilerleyen ya da yanlış işler peşinde koşan insanlar için de kullanılmaktadır. Bu kapsamda “hidayet versin” ya da “hidayet etsin” cümleleri kurulmaktadır. Bu kelime çoğu zaman bir din bilgisi terimi olarak ortaya atılmaktadır.

Hidayet Kelimesinin Sözlük Anlamı Nedir? İslam’ın işaret ettiği doğru yol.Hak sayılan Müslümanlık ve İslam yolu.

Hidayete ermek: İslam dinini kabul edip, Müslüman olmak. Bir gerçeği sonradan fark edip, kabullenmek. Aklını başına almak. Hidayet versin: Allah’ın, kişiye yanış yaptığını ona fark ettirmesi ve ona doğru yolu göstermesi. Hidayet etmek: Doğru yolu görmek, buradan yürümeyi kabul etmek, gerçeğe ulaşmayı sağlayan ilahi irade. : Hidayet Nedir? Hidayet Versin Ve Hidayet Etmek Ne Demektir?

Hidayetli insan ne yapar?

Hidayet nedir? – Dinimiz İslam Sual: Hidayet nedir? CEVAPHidayet ; Hakkı hak, batılı batıl olarak görüp doğru yola girmek, doğru yola iletmek, dalâletten ve batıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek, Müslüman olmak, yol gösterici, Kur’an, tevhid gibi anlamlara gelir.Hidayet, doğru yolu gösterme, Allahü teâlânın razı olduğu yolda bulunma, cenab-ı Hakkın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsan etmesi ve kulun rızasını kendi kaza ve kaderine tâbi eylemesi demektir.

  1. İhtidanın manası da hidayete erme demektir, yani Müslüman olma, din olarak İslamiyet’i seçme.
  2. Aşağıdaki âyet meallerinde parantez içinde tefsirlerdeki manaları bildiriliyor: (Rabbimiz, her şeye bir özellik veren, sonra da hidayet eden dir.) (Onların hepsini emrimizle hidayeti gösterecek imamlar kıldık, kendilerine hayırlı işler yapmayı, namazı doğru kılmayı, zekât vermeyi vahyettik.

Onlar bize ibadet eden kimselerdi.) (Allah, dilediğini doğru yola hidayet eder, iletir.) ( hidayeti kabul edenlerin hidayetlerini artırmış, onlara kötülükten sakınma çarelerini ilham etmiştir,) (Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini hidayete erdirir.) (Altlarından ırmaklar akan cennet ehli, “Allah’a hamd olsun ki, bizi, hidayeti ile buna kavuşturdu.

Eğer Allahü teâlâ bize hidayet vermeseydi, kendiliğimizden bu yolu bulamazdık” derler.) (İman edip salih âmeller işleyenleri, Rableri, imanları sebebiyle altlarından ırmaklar akan nimeti bol Cennetlere hidayet eder,) (Ey Resulüm de ki; “Cebrail’e düşman olan, Allah’a düşmandır.” Çünkü o, Kur’anı, Allah’ın izniyle, kendinden önce gelen kitapları doğrulayıcı, bir hidayet ve müminler için müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir.) (Biz, hidayeti dinleyince, Ona iman ettik.) (Allah, zulmedenlere hidayet etmez,) (Dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de hidayet eder,) (Allah, dilediğine hidayet verir, dilediğini dalalette bırakır.) (İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.) (Allah’a likayı inkâr edip de, hidayetten uzak kalanlar, elbette en büyük ziyana uğramış olacaklardır.) (Hidayet ancak Allah’ın hidayetidir,) (İşte onlar, Allah’ın hidayet verdiği kimselerdir.) (Hidayete erenlerin Allah hidayetlerini artırır.) (Onları hidayete erdirir,) (Onlar hidayet yerine dalaleti satın alanlardır.) (Allah, Resulünü, hidayet ve hak din, İslamiyet’le gönderdi.

İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. Peygamber olduğuna şahid olarak Allah yeter.) Hidayeti kim verir? Sual: Bir ateist, Kur’an-ı kerimde birkaç yerde geçen, (Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini sapıklıkta bırakır) mealindeki âyetleri gösterip, (Bakın Tanrı, dilediğini Müslüman, dilediğini kâfir yapıyor.

Sonra da, kâfiri cezalandırıyor. Olacak şey mi bu?) diyor. İşin doğrusu nedir? CEVAP Kur’an-ı kerimin âyetleri, birbirini açıklar. Sadece bir âyeti almak, cümlenin yarısını almak gibi yanlışlıklara sebep olur. Aynı hataya Cebriye fırkası da düşüyor. Bir hükûmet düşünün, kötüleri cezalandırıyor, iyilere mükâfat veriyor.

Biri, kötüleri cezalandırdığını görüp (Bu hükûmet, hep ceza yağdırıyor) derse, doğru söylememiş olur. Bunun gibi, başka biri de, (Bu hükûmet, herkese ödül veriyor) derse o da yanlıştır. Kul hayır veya şer yapmayı ister, Allahü teâlâ da dilerse, kul irade-i cüz’iyyesiyle onu işler.

  1. Yoksa kimseye zorla hayır veya şer işletmez.
  2. Öyle olsa, şer işleyen kimse, (Falancaya hayır işlettin, bana niye şer işlettin?) der.Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi, kötülük mü işleyeceklerini, cehennemlik mi, cennetlik mi olduklarını elbette bilir, bildiğini yazıyor.
  3. Yoksa yazdığı için kul, iyilik veya kötülük yapmak zorunda kalmıyor.

Allahü teâlâ, ezelî ilmiyle, kullarının yapacakları işleri bilir. Eğer Allah, yarattıklarının ne yapacağını bilmezse, bilmeyenden ilah olamaz. İlahın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen, muhtaç olan, ölebilen ilah olamaz.

Cebriye fırkası da, (Allah her işi zorla yaptırır. İnsan kaderine mahkûmdur. Hiç kimse, işlediği günahtan mesul değildir) der. Bu, çok yanlıştır. Herkes yaptığından mesuldür. İyilik eden mükâfatını, kötülük eden cezasını görür. Kur’an-ı kerimde zerre kadar hayır ve şer işleyenin, karşılığını alacağı bildiriliyor.

(Tekvir 14, Zilzal 7,8) Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Cebriye denilen kimseler, insanın kesbini, iradesini inkâr ederek, (İnsan istese de, istemese de her hareketini, her işini Allah yaratır. İnsanın her işi, ağaç yapraklarının rüzgârdan sallanması gibidir.

  1. Her şeyi Allah zorla yaptırıyor.
  2. İnsan hiçbir şey yapamaz) dediler.
  3. Böyle söylemek küfürdür.
  4. Elin, ayağın titremesiyle, irade ederek hareket ettirilmesi, bir olur mu? Üç âyet-i kerime meali: (Allahü teâlâ, onların yaptıklarının hepsini soracaktır.) (İsteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.
  5. İnkâr edenlere Cehennem ateşini hazırladık.) (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez.

Onlar, kendilerine zulmediyorlar.) (Yâ Resulallah, yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre, iş yapmanın ne önemi var?) diye soranlara, Peygamber efendimiz Şems sûresini okudu. İlgili kısmın meali şöyle: (Cenab-ı Hak, hayrı ve şerri ve bu ikisinin hâllerini öğretip bunlardan birini yapabilmesi için, insana ihtiyar verdi.

Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Nefsini günahta, cehalette, dalalette bırakan, ziyan etti.) Görüldüğü gibi, Allahü teâlânın bilmesi, zorla yaptırması demek değildir. İşte, bir kimsenin günah işleyeceğini de, Allahü teâlâ elbette bilir. Bu, onun kaderinde yazılıdır. Yazılı olması, o günahı işleyeceği içindir; yoksa kaderinde yazılı olduğu için o günahı işlemez.

İnsana bela gelmez, Rabbimiz yazmadıkça,Rabbimiz bela vermez, o insan azmadıkça. Mutezile, (Kaderini herkes kendi belirler) der. Birinci mısra buna cevaptır. (Allahü teâlâ dilemedikçe insan bir şey yapamaz) deniyor. Cebriye ise, (Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini sapıklıkta bırakır) âyet-i kerimesini yanlış anladığı için, (Her şeyi bize zorla yaptıran Allah’tır) der.

İkinci mısrada, (Allah’ın takdiri insanların amellerine göredir) deniyor. Tekvir sûresinin (Herkes ne getirmişse, onu görecektir) mealindeki 14. âyeti herkesin kendi iradesiyle günah veya sevab işlediğini bildiriyor. Kul kendi iradesi ile imanı ve küfrü seçmeseydi, günah ve sevap işlemeseydi, hâşâ peygamberler, Cennet, Cehennem lüzumsuz olurdu.

Allahü teâlânın (Niye yaptın?) diye kullarına hesap sorması da yersiz olurdu. Her şeyi Allahü teâlânın yarattığına dair birçok âyet vardır. Cebriyeciler, hâşâ, bunları Allah zorla yaptırıyor sanıyorlar. Hâlbuki günahlarımız sebebiyle bela geliyor. Bir âyette, (Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir, Allah çoğunu affeder) buyuruluyor.

(Şura 30) Demek ki bela, günahlarımız yüzünden geliyorsa da, gönderen yine Allah’tır. Âyet-i kerimenin devamında, (Allah çoğunu da affeder) deniyor. Bazıları, kötülükleri nefsimizin yarattığını söylüyorlar. Hâşâ, Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Günahlarımızın ve nefsimizin kötülükleri sebebiyle Allah bela veriyor.

Günahlarımız ve nefsimiz, sadece sebep oluyor. Ateistin de, Cebriye fırkası gibi, âyetleri yanlış anlayıp, (Allah bize zorla günah işletiyor, bizi zorla kâfir yapıyor) demesi çok yanlıştır. Nahl sûresinin 33. âyeti şu mealdedir: Hâşâ hiç zulmetmez, kula Huda’sı,Herkesin çektiği, kendi cezası.

  1. İnsanların kimi, içki içiyor, kumar oynuyor, hırsızlık ediyor.
  2. Imi de, hiçbirini yapmıyor.
  3. Bunları Allah mı yaptırıyor, yoksa bizzat kendi iradeleri ile mi yapıyorlar? Cebriye’nin ve ateistin, (Allah yaptırıyor) demesi yanlıştır.
  4. Cezayı ve mükâfatı veren Allah ise de, suçları ve sevabları işleyen insanların kendileridir.Ateistin sorduğu âyeti, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklıyor: (Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini de, sapıklıkta bırakır.) Burada Allahü teâlânın dilemesinden maksat, onların sapıklıkta kalmasını istemek, beğenmek demek değildir.

Onlar kendi iradeleriyle sapıklıkta kalmak isteyince, Allahü teâlâ da bunu irade edip yaratıyor. Bunun gibi, (Siz Allah’ın dilediğini arzu edersiniz) mealindeki âyet-i kerimeye de, İmam-ı Mâtürîdî hazretleri, (Allahü teâlânın iradesi, sizin iradenizle beraberdir.

  1. Siz irade edince, Allahü teâlânın iradesini hazır bulursunuz) diye mânâ vermektedir.
  2. Faideli Bilgiler) Demek ki, doğru yola gitmek isteyeni doğru yola, yanlış yola gitmek isteyeni yanlış yola iletiyor.
  3. Daha kolay anlaşılması için şöyle bir örnek verelim:Cehenneme gidecek işler yapıp Cehenneme giden trene bineni, Cehenneme götürüyor.

Cennete gidecek işler yapıp Cennete giden trene bineni, Cennete götürüyor. Treni yapan, çalıştıran ve götüren Allahü teâlâdır. İncelik buradadır. Yani (Kim nereye gitmek isterse, biz onu oraya götürürüz) deniyor. Ama zorla götürmüyor, binenleri götürüyor.

Allah insanlara nasıl hidayet eder?

16 Aralık 2022, Cuma Bilal Bey: “İnsan hidayete nasıl girer? Bazen çok gayretli ve çok çalışkan bir insana hidayet nasip olmuyor. Rabbimizin hikmetini nasıl anlayabiliriz?” Allah Herkese Yakındır Böyle uçlarda örneklik yoktur. Allah herkese yakındır ve herkese her an hidayet verebilecek durumdadır.

Allah’ın adaleti, verdiği nimetlerden sorumlu tutar, vermediği nimetlerden sorumlu tutmaz. Allah (cc) –hâşâ- zalim değildir. İslam’ı yaşamayan hayırsız bir Müslüman, kıymetli bir iş yapmadan kıymetsiz işlerde ömrünü tüketmişse, -eğer Allah affetmezse- adalet odur ki, onun başı azaptan çok sıkıntıya girecektir.

See also:  Yds Ne Zaman?

Neticeyi Allah bilir. Çok gayretli bir kimse, hidayete ermemişse, çeşitli hikmetleri olabilir. En başta, ölmeden bir şey söylemek doğru olmaz. İçini de bilemeyiz. Öte yandan, belki doğruyu aramada samimi değil! Belki de başka bir hikmeti var. Bugün bir kimsenin İslam’dan haberdar olmaması mümkün mü? Haberdar olmuş, fakat ön yargılı davranmış, diğer dinlere verdiği tanıma fırsatını İslamiyet’e vermemiş, Allah’ın son dinini bilerek gündeminden çıkarmış bir kişiye, sadece yine dua edilebilir.

  1. Hidayet insana “cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra Allah’ın verdiği bir nurdur.”1 Cüz’-i ihtiyarını sarf ederek, en doğru olanı bulacağım diye yola çıkan insan, Allah’ın inayetiyle en doğru olanı bulur ve hidayete erer.
  2. Imse Başkasını Suçlamamalı Cüz’-i ihtiyarını hıyanette ve düşmanlıkta kullanan adam, hidayete eremez ise eğer, kendinden başka kimseyi suçlamaya hakkı yoktur.

Batıda İslam düşmanlığını bilinçli olarak daha yıkıcı yapmak için İslamiyet’i öğrenerek yetişen, müsteşrikler, yani oryantalistler vardır. Bunlardan mesela Risale-i Nur’da adı da geçen Doktor Dozy, amansız bir İslam düşmanı idi. Yazdığı “Essai sur l’histoire de l’Islamisme” (İslam Tarihi) adlı eseri Abdullah Cevdet tarafından 1907 yılında Türkçeye çevrilmiştir.

Genç Cumhuriyetimizin aydınları, İslam dini hakkındaki akla ziyan yargılarını bu oryantalistten almışlardır. Arapları Osmanlılar aleyhinde kışkırtan İngiliz ajan Lawrens de İslamiyet’i çok iyi bilmekteydi. Yani bilmek yetmiyor! Müsbet Örnekler de Var Aslında Allah kime hidayet vereceğini çok iyi bilir.

Merak etmeye hiç gerek yok. Bir niyet çoğu zaman yeterlidir! Biz bize düşen varsa ihmal etmeyelim, yeter. Yermuk savaşı esnasında Müslüman olan Rum komutan Georgeus, bu konuda ilginç bir örnektir. Ruhuna bir hidayet nuru düştü. Savaş çetin bir şekilde sürerken, Halid bin Velid’e yaklaşarak: “Ey Halid! Siz insanları neye davet ediyorsunuz?” diye sordu.

Halid bin Velid: “Allah’tan başka ilah olmadığına Hazret-i Muhammed’in (asm) Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna iman etmeye davet ediyoruz.” Georgeus: “Bu davete uyan sizin gibi Cennet’e ulaşır mı?” Halid Bin Velid (ra): “Elbette!” Georgeus şaşırdı: “Nasıl yani? Siz daha önce Müslüman oldunuz. Günahlarınız bağışlanmıştır.” Halid Bin Velid (ra): “Fark etmez.

İslam’a giren herkesin İslam’dan önceki bütün günahları bağışlanır.” Dedi. Georgeus hiç düşünmeden kararını verdi: “Ey Halid! Bana İslam’ı öğret!” Bir yandan kılıç şakırtıları ortalığı inletiyordu. Halid bin Velid komutan Georgeus’u çadırına götürdü. Georgeus orada Müslüman oldu.

Halid Ona abdest aldırdı. İki rekât namaz kıldırdı. Georgeus’un kıldığı bütün namaz bu iki rekât namazdır. Ardından Müslüman’ların safında savaştı. Komutanlarının Müslüman olduğunu öğrenen Rum askerler, Georgeus’u şehit ettiler. Dipnotlar: 1- İşaratü’l-İ’caz, s.60 Okunma Sayısı: 3053 YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi’ne aittir.

Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Hidayet kuranda kaç defa geçiyor?

Hidayet ne demektir? Hidâyet (hüdâ, hedy) “doğru yola girmek, doğru yolu göstermek” mânasında masdar, “doğru yol, kılavuzluk” anlamında isim olarak kullanılır ve “amaca ulaştıracak yolu gösterme, bu yol için kılavuzluk etme” diye de tanımlanabilir (Kāmus Tercümesi, “hdy” md.; Ebü’l-Bekā, s.952-953).

  1. Ur’ân-ı Kerîm’de hidâyet kelimesi yer almamakla birlikte hüdâ seksen beş yerde geçmektedir.
  2. Bu kavram Kur’an’da, çeşitli fiil sîgalarının yanı sıra hâdî, hüdâ, mühtedî isimleriyle birlikte 300’den fazla yerde tekrarlanmakta ve büyük çoğunlukla Allah’a izâfe edilmektedir.
  3. Bunun yanında mutlak mânada ilâhî vahye, başta Kur’an olmak üzere ismen semâvî kitaplara, meleklere, yine genel anlamda peygamberlere ve ismen Hz.

Muhammed’den başka Hz. İbrâhim’e, Dâvûd’a, Mûsâ’ya ve peygamberlerin ümmetlerine de nisbet edilmektedir. Bazı âyetlerde herhangi bir merci gösterilmeden zikredilen hidâyetin ise Allah’a izâfe edildiği anlaşılmaktadır (bk.M.F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.).

  • Hidâyet bir âyette Kâbe’ye nisbet edilmekte (Âl-i İmrân 3/96), bazı âyetlerde de ilâhî tâlimata uymadıkları için helâk edilmiş eski milletlerin oluşturduğu sosyolojik realiteye izâfe edilmekte ve bundan ibret alınmasının gereği vurgulanmaktadır (el-A’râf 7/100; Tâhâ 20/128; es-Secde 32/26).
  • Hidâyete erme, hak ve doğru olanı benimseme” mânasına gelen ihtidâ kelimesi Kur’an’da altmış yerde geçmektedir (bk.

İHTİDÂ). Bu âyetlerin muhtevasından anlaşılacağı üzere hidâyetin benimsenmesine vesile olan âmillerin başında kişinin iradesi ve kararlılığı gelmektedir. Bunlardan başka ilâhî hidâyet, vahye ve peygambere bağlılık da gerçeği görüp benimseme vesileleri arasında zikredilmiştir.

Söz konusu âyetler, hidâyetin zıddı olan dalâlete düşmenin sebeplerine de işaret etmekte ve bunlar arasında ilâhî Iutuftan mahrum kalma, şahsî tutum, ataların dinine ve geleneklere körü körüne bağlılık, gaflet, nifak, şeytanın tahrikleri ve Allah’a kavuşma günü olan âhireti düşünmeme faktörlerine dikkat çekilmektedir (bk.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.). Kur’ân-ı Kerîm’de hidâyet mânasında olmak üzere rüşd ve reşâd, felâh, necat, iman, sırat ve sebil kelimeleri de kullanılmaktadır (bk.a.g.e., ilgili md.ler). Kur’an lugatıyla meşgul olan âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’de seksen beş yerde geçen hüdâ kelimesinin hangi mânalara gelebileceği üzerinde durmuşlardır.

İbn Kuteybe, kelimenin temel anlamının “yol gösterme, kılavuzluk etme” olduğunu belirttikten sonra bu yol göstericiliğe (irşad) peygamberlerin davetini, Allah’ın canlılara verdiği hayatı sürdürme yeteneğini ve yine Allah’ın dilediğine lutfettiği başarıyı örnek olarak zikretmiş (Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân, s.443-444), İbnü’l-Cevzî ise hüdânın mânalarını yirmi dörde kadar çıkarmıştır (Nüzhetü’l-aʿyün, s.626-630).

Râgıb el-İsfahânî hidâyeti “lutufla kılavuzluk etme”, yani ilk bakışta farkedilmeyen yollarla bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insana yol gösterme şeklinde tanımlamış ve Kur’an’da yer alan bütün hidâyet kavramlarını içinde bulundukları âyetlerin genel kompozisyonu çerçevesinde gruplandırmıştır.

Buna göre Allah’ın insanlara olan hidâyeti dört merhaleden oluşur: 1. Her mükellefe lutfettiği akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler.2. Vahiy ve peygamberler yoluyla yaptığı davet.3. Hidâyeti benimseyenlere lutfettiği tevfîk.4. Hak kazananları âhirette cennetle mükâfatlandırma.

Bu hidâyet türleri buradaki tertibe göre birbirine bağlı olup bir sonraki hidâyetin gerçekleşmesi için bir öncekinin meydana gelmesi şarttır. Bunun yanında, birinci merhaledeki hidâyet gerçekleştiği halde ikincisi ve ona bağlı olarak diğerleri gerçekleşmeyebilir.

  1. İnsana nisbet edilen hidâyet, sadece ikinci merhalede yer alan “çağrıda bulunmak ve tanıtmak”tan ibaret olup hiç kimsenin diğer hidâyet türlerini meydana getirmeye gücü yetmez.
  2. Bu dörtlü sistemde ikinci merhalede zikredilen hidâyeti benimsemeyen kimseye Allah’ın müteakip hidâyetleri vermediğini söyleyen İsfahânî’ye göre Kur’ân-ı Kerîm’de zâlimlerden ve kâfirlerden menedildiği belirtilen hidâyetlerden maksat tevfîk-i ilâhîden ibaret bulunan üçüncü merhaledeki hidâyettir.

Yine Hz. Peygamber’den ve insanlardan nefyedilip güç yetiremeyecekleri haber verilen hidâyetler de ikinci merhalede zikredilen çağrıda bulunma ve yol gösterme dışında kalan hidâyetlerdir. İsfahânî, bu gruplandırma ve kurallaştırma işlemlerinin örneklerini Kur’an’da göstermiştir (el-Müfredât, “hdy” md.; a.mlf., Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s.124).

  1. Elmalılı Muhammed Hamdi ile Muhammed Reşîd Rızâ da Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hidâyet kavramının mânalarını benzer bir şekilde tasnife tâbi tutmuşlardır (Hak Dini, I, 120; Tefsîrü’l-Menâr, I, 62-63).
  2. Hidâyet kavramı hadislerde de fiil sîgaları, ayrıca hüdâ, hidâyet ve ihtidâ kelimeleriyle yer almakta, bu kavram Allah’tan başka Kur’an’a, Hz.

Peygamber’e ve diğer insanlara da izâfe edilmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “hdy” md.). Resûl-i Ekrem, bir kişinin hidâyete ermesine vesile olmanın büyük bir servete kavuşmaktan daha hayırlı olduğunu belirtmiştir (el-Muvaṭṭaʾ, “Ḳurʾân”, 8; Müslim, “ʿİlim”, 16; Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 10).

Hidâyet, kelâm ilminde erken devirlerden itibaren kulların fiilleri, dolayısıyla kader meselesine bağlı bir problem olarak tartışmaya başlanmıştır. Bütün İslâm âlimleri hidâyetin ilâhî menşeli olduğunu ilke olarak benimsemekle birlikte değişik ekollere mensup âlimler onun mahiyeti ve hidâyete erme noktasında kulların nasıl bir fonksiyona sahip olabileceği hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bu görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: Mu’tezile. Hidâyeti genellikle “sonuca ulaştıracak şekilde yol gösterme” diye tanımlayan Mu’tezile âlimlerine göre mükellefin sorumlu tutulabilmesi için onun Allah tarafından gösterilen doğru yolu kendi iradesiyle benimsemesi veya reddetmesi gerekir.

  • Bundan dolayı kişinin hidâyete ermesi ilâhî bir müdahaleye bağlı olarak gerçekleşmez.
  • Allah, kurtuluşa götüren yolu bütün kullarına peygamberler ve ilâhî kitaplar vasıtasıyla açıklayıp göstermiştir.
  • Hidâyet konusu Kur’an’da daha çok bu çerçevede yer almış ve ilâhî hidâyetin bu anlamda bütün mükellefleri kapsayıcı bir mahiyet taşıdığına işaret edilmiştir.

Bu umumi hidâyetin dışında Allah’ın bazı kullarına tahsis ettiği hususi bir hidâyet daha vardır ki o da gösterilen doğru yolu benimseyen müminler içindir. Allah, imanlarını kuvvetlendirmek ve İslâm’da sabit kalmalarını sağlamak üzere doğrudan veya dolaylı bir şekilde müminlerin kalplerine basîret verir, onlara havâtır* yoluyla imanlarını teyit eden bilgiler öğretir.

Böylece müminlere kâfir, zâlim ve fâsık kullarından farklı bir hidâyet vermiş olur. Allah’ın müminleri hidâyete erdirmesi, iman ve itaatlerine karşılık olarak onları mükâfatlandırıp cennete koyması veya müminleri “mühtedî” diye adlandırması şeklinde de te’vil edilebilir. Nitekim Kur’an’da ilâhî hidâyet bu anlamlarda kullanılmıştır.

Allah’ın kâfir, zâlim ve fâsık kullarını hidâyete erdirmeyeceğini ifade eden âyetler ise onların, gösterilen doğru yolu benimsemeyişlerinin dünyada başlayan bir cezası olarak hususi hidâyetten (tevfîk) mahrum bırakılmaları tarzında anlaşılmalıdır. Şu halde Allah’ın dilediklerini hidâyete erdirmesi, dilediklerini de saptırması gösterilen hidâyet yolunun benimsenmesi veya reddedilmesiyle ilgilidir (Eş’arî, Maḳālât, s.261; Kādî Abdülcebbâr, s.61-65, 616, 656).

Eş’ariyye. Eş’arî âlimleri, hidâyetin “doğru yolu gösterip açıklama, müminleri mükâfatlandırıp cennete koyma” mânalarına geldiği yönündeki görüşe katılmakla birlikte asıl hidâyetin, imanın Allah tarafından müminlerin kalbinde yaratılmasından ibaret olduğunu kabul etmişlerdir. Buna bağlı olarak da hidâyeti “doğru yolu gösterip ona ulaştırma” diye tanımlamışlardır.

Eş’ariyye’ye göre kul ihtida etmeyi dilerse Allah, kalbinde iman etmesini sağlayacak bilgileri ve ardından imanı yaratır. Bu sebeple kulu sonuçta kurtuluşa ulaştıran hidâyet müminlere mahsus olup kâfirler buna dahil değildir ve bu anlamdaki hidâyet sadece Allah’a aittir.

  1. Naslarda hidâyetin Hz.
  2. Peygamber’e ve Kur’an’a nisbet edilmesi ona vesile olmaları itibariyle mecazi mânadadır.
  3. Eğer Allah dileseydi bütün kulların kalbinde bilgi ve iman yaratıp onların ihtida etmesini sağlardı.
  4. Ancak bunu yalnız müminler için dilemiş ve yaratmıştır.
  5. Allah’ın, kullarını hidâyete erdirici olmakla övünmesi, nasların O’ndan hidâyet istemeyi tavsiye etmesi ve gerçekte bazı insanların ihtida edip bazılarının bunun dışında kalması gibi deliller bunu göstermektedir (Eş’arî, el-İbâne, s.131-132; İbn Fûrek, s.46, 56, 102-104; Bağdâdî, s.140-141; Fahreddin er-Râzî, VII, 77; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 309-311; Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, s.525).

Mâtürîdiyye. Mâtürîdî âlimleri de hidâyetin “doğru yolu gösterip açıklama ve ona ulaştırma” olmak üzere iki anlama geldiğini kabul eder ve ilkine “hidâyet-i gayr-i mûsıle”, ikincisine “hidâyet-i mûsıle” adını verirler. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Allah’ın, hidâyeti veya dalâleti benimseyecek kullarına dair bilgisi uyarınca bir kısmını hidâyete, bir kısmını dalâlete sevketmeyi dilediğini ve herkesi buna uyum sağlayacak şekilde yarattığını söyler.

  • Ona göre bu husus âyetlerde açıklanmıştır.
  • Nitekim Allah’ın hidâyete erdirmeyi dilediği kimsenin kalbini İslâm’a açacağını açıklaması (el-En’âm 6/125) bunu göstermektedir.
  • Zira müslüman olduktan sonra kişinin kalbini İslâm’a açmanın bir faydası yoktur (Kitâbü’t-Tevḥîd, s.287-288, 301).
  • Ebü’l-Muîn en-Nesefî, bu konuda kullara ait bütün fiillerin Allah tarafından yaratıldığını, kulun ihtidâ fiilinin de bu kapsama dahil olduğunu belirtmekle yetinir (Tebṣıratü’l-edille, II, 720).

Beyâzîzâde Ahmed Efendi ve Elmalılı Muhammed Hamdi gibi müteahhir dönem âlimleri, Allah’ın ihtidâyı yaratmak suretiyle kulu hidâyete erdirmesinin onun hidâyeti benimseme iradesi göstermesiyle irtibatlı olduğuna dikkat çekmişler ve ilâhî kitaplar aracılığıyla gerçekleşen yol göstericiliğin etkili olup ilâhî tevfîkin tahakkuk etmesi için kişinin kendi isteğiyle hidâyete yönelmesinin büyük önem taşıdığını söylemişlerdir; zira Allah hiç kimseyi zorla saptırmadığı gibi cebren de hidâyete erdirmez (İşârâtü’l-merâm, s.225, 227; Hak Dini, I, 167-168; III, 2087).

  • Elmalılı’ya göre her insanın hayatında hidâyeti tercih etmesini mümkün kılacak bir süre mevcuttur.
  • Bu süre içinde hidâyeti tercih etmesi onun isteğine bağlıdır.
  • Ancak tercihini kötü yönde kullanıp hidâyete yönelmeyenlerin ondan mahrum kalması kaçınılmaz bir durumdur (a.g.e., IV, 2982-2983).
  • Selefiyye.
  • Selef âlimleri, Allah’ın bütün varlıkları amaçlarına uygun olarak yaratmasını ve mevcudiyetlerini devam ettirmelerini mümkün kılacak vasıtalara kavuşturmasını, ayrıca sorumluluk yüklediği kişilere verdiği akıl yürütme gücünün yanı sıra gönderdiği peygamberler aracılığıyla doğru yolu gösterip açıklamasını genel anlamda bir hidâyet kabul etmekle birlikte asıl hidâyeti Allah’ın, kulun hidâyete ermesini sağlayan ilâhî irade, tevfîk ve ilhamı kalbinde yaratıp hayrı kolaylaştırması olarak açıklamışlardır.

Onlara göre naslarda, Allah’ın dilediği takdirde bütün kullarını hidâyete erdirebileceğini, fakat bunu dilemeyip sadece müminlere hidâyet verdiğini bildirmesi bunu göstermektedir (İbn Hazm, III, 63-65; İbn Kayyim el-Cevziyye, Şifâʾü’l-ʿalîl, s.65, 80-81; Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s.96).

Hidâyet konusundaki tahlilleri dikkat çekici bir nitelik taşıyan İbn Kayyim el-Cevziyye’ye göre, akıl yürütme kabiliyetinin yanı sıra mükellef tutulan insanlara peygamberler ve ilâhî kitaplar aracılığıyla doğru yolun gösterilip açıklanması onların hidâyete ermeleri için gerekli ise de yeterli değildir.

Kulun hidâyete ermesi için gösterilen yoldan gitmeyi istemesi ve ona yönelmesi şarttır. Eğer kul bu tavrı göstermezse Allah ceza olarak onu saptırır ve hidâyetten yoksun bırakır. Zira Allah’ın verdiği nimeti inkâr edenin o nimetten mahrum bırakılması ilâhî bir âdettir.

  • Ulun daima ilâhî hidâyete ihtiyacı vardır, bundan dolayı Allah’tan hidâyet dilemesi emredilmiştir.
  • Ul O’nun gösterdiği inanç, ibadet ve davranışlar bütününden oluşan hidâyet yoluna yönelirse bunun bir mükâfatı olarak hidâyete ermesini sağlayacak olan asıl hidâyet tecelli eder.
  • Bu da Allah’ın, doğru yolda gitmesini gerektiren irade ve ilhamı kulun kalbinde yaratmasıdır.

İbn Kayyim’e göre hidâyete ermenin gerçekleşmesi için biri Allah’a, diğeri kula ait olan iki fiil gereklidir. Kulun Allah’ın gösterdiği yola yönelmesi ikinci bir hidâyeti celbettiği gibi ilâhî emirlere uymaya devam etmesi yeni hidâyetleri celbeder ve Allah böyle kimselere her konuda çıkış yolunu gösterir.

İlâhî emirlere uyan kul sonunda cennete konulmak suretiyle hidâyetin zirvesine erdirilir (Şifâʾü’l-ʿalîl, s.79-85; a.mlf., el-Fevâʾid, s.168-170). Muhammed Reşîd Rızâ da hidâyeti, “Allah’ın, bütün kullarına gösterip açıkladığı doğru yola girmeyi ona yönelenlere kolaylaştırıp yardımda bulunması” diye açıklar ve en büyük hidâyet kaynağı olarak Kur’an’ı kabul eder.

Ona göre Allah kişinin bedenini ve ruhunu yarattığı gibi hidâyetini yaratmaz. Ancak insan Kur’an’a iman edip bağlandığı takdirde Cenâb-ı Hak ondan yardımını esirgemez ve kendisine dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak yolu gösterir; onu, duyularını ve aklını kullanarak hem ilâhî kitaptaki âyetleri hem de kâinat kitabındaki delilleri anlamaya muvaffak kılar.

Buna karşılık Kur’an’ı ısrarla inkâr eden kimseyi de sapıklıkta bırakır. Burada önemli ve etkili olan insanın umumi hidâyet karşısındaki tutumudur (Tefsîrü’l-Menâr, I, 64; II, 290; VI, 305-306; VII, 402-403). Şîa. Şiî âlimleri genellikle hidâyetin tekvinî ve teşriî olmak üzere iki kısımdan oluştuğunu kabul ederler.

Onlara göre tekvinî hidâyet, Allah’ın canlı ve cansız varlıklara yaratılış amaçlarına uygun özellikler vermesidir. Teşriî hidâyet ise umumi ve hususi gruplarına ayrılır. Umumi hidâyet, Allah’ın doğru yolu gösterip açıklayan ilâhî kitaplar, peygamberler ve onların vârisleri olan muslihler göndermesidir.

Bu hidâyet bütün insanlar ve cinler için geçerlidir. Eğer böyle olmayıp da bazı kullara has olsaydı bu cebri gerektirirdi. Hususi hidâyet ise umumi hidâyetten faydalanmak isteyenlerin sâlih amel işlemeye muvaffak kılınmalarıdır. Naslarda Allah’ın hidâyete erdirmeyi dilediği bildirilen kimseler bunlardır, hidâyete erdirmek istemediği kimseler ise umumi hidâyetten yüz çevirenlerdir (Muhammedî er-Reyşehrî, X, 319-333; M.

Mekkî el-Âmülî, I, 732-739). Hidâyet konusuna daha çok kulların fiilleri açısından bakış yapan Mu’tezilî ve Sünnî âlimler birbirlerini eleştirmişlerdir. Mu’tezile âlimleri, Sünnîler’in hidâyeti “iman” mânasında anlayıp Allah tarafından kulda yaratıldığını savunmalarını irade hürriyetine ve ceza-mükâfat mantığına aykırı bulmuşlar, ayrıca sözlükte hidâyetin iman anlamına gelmediğini belirtmişlerdir (Kādî Abdülcebbâr, s.45, 87, 546-547; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 311).

Buna karşılık Sünnî âlimleri de Mu’tezile’nin hidâyeti genellikle doğru yolu gösterip açıklama, Allah’ın kulunu hidâyete erdirmesini onu mühtedi diye adlandırması veya sevap vermesi, kâfirleri hidâyete erdirmemesini de onları sevaptan ve cennetten yoksun bırakması şeklinde te’vil etmelerini isabetsiz bulmuşlardır.

Zira onlara göre dil kurallarını dikkate alarak hidâyete “sevap” anlamını vermenin veya hâdî kelimesini “mühtedi adını veren” mânasında anlamanın mümkün olmayışı, ayrıca naslarda asıl hidâyetin doğru yolu gösterip açıklamaktan farklı bir olay olduğu ısrarla belirtilerek müminlerin hidâyete erdirilmesine karşılık kâfirlerin hidâyete erdirilmediğinin ifade edilmesi, Mu’tezile’nin hidâyet konusundaki görüşlerinde isabet bulunmadığını kanıtlar (İbn Kuteybe, s.123-124; Eş’arî, el-İbâne, s.131, 147; İbn Fûrek, s.103; Nesefî, II, 720-722).

Değişik ekollere mensup kelâm âlimlerinin görüşleri dikkatle incelendiği takdirde hidâyet konusunda aralarında çok önemli ayrılıkların bulunmadığı görülür. Zira bazı anlayış farklılıklarına rağmen hemen hemen bütün âlimler hidâyetin biri umumi, diğeri hususi olmak üzere iki türü bulunduğunu kabul etmektedir.

Ancak Mu’tezile ve Şiî âlimleri, insanın kendi fiillerini hür iradesiyle yaptığını vurgulamak için daha çok umumi hidâyeti öne çıkarmış, Sünnî âlimleri ise ilâhî kudret ve iradeyi hâkim kılmaya önem verip insanın ilâhî yardıma olan ihtiyacını dikkate aldıklarından hususi hidâyeti asıl kabul etmişlerdir.

Aslında Mu’tezile âlimleri, kişinin iman etmesini sağlayacak bilgi ve delillerin havâtır yoluyla Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek suretiyle Sünnî görüşe hayli yaklaşmış bulunmaktadır. Fert ve cemiyet olarak insanların hem dünya hem de âhiret mutluluğunu ilgilendiren hidâyet kavramının Allah’a, mükellef olan insana veya her ikisine izâfe edilmesi hususunda âlimler arasında çıkan görüş farklılıkları onların kader anlayışıyla ilgilidir.

Kader probleminin önemli meselelerinden biri Allah’ın ilim, kudret ve irade sıfatlarını sınırlandırmamaksa bir diğeri de kötü davranışlarından ötürü cezaya mâruz kalacak olan kişinin sorumluluğunu temellendirebilmek için onun irade ve davranış hürriyetine sahip bulunduğunu ispat etmektir.

Bu konuda kulun sorumluluğuna önem veren Mu’tezile ile Şîa âlimleri hidâyeti ağırlıklı olarak kula, ilâhî kudret ve iradeyi sınırlandırmaktan endişe eden Ehl-i sünnet ise Allah’a nisbet etmeyi tercih etmişlerdir. Hidâyet kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de ekseriyetle Allah’a izâfe edilmekle birlikte ilâhî vahye, peygamberlere, meleklere, fert olarak insana ve ümmetlere de nisbet edilmektedir (yk.bk.).

Ebü’l-Bekā’nın da işaret ettiği gibi (el-Külliyyât, s.953) hidâyetin şer’î kullanılışı daha çok Mu’tezile’nin görüşü doğrultusundadır, ancak bunun hakiki veya mecazi mânada olduğu tartışmalıdır. Bazı âyetlerde Allah’ın bütün insanları hidâyet üzere bulundurmaya muktedir olduğu, fakat bunu dilemediği beyan edilir (el-En’âm 6/35, 149; er-Ra’d 13/31; en-Nahl 16/9); bu ise hidâyet meselesinde dikkat çeken noktalardan biridir.

  1. Ancak belirtilmesi gereken hususlardan biri de şudur ki kâinatın yaratılış ve yönetilişini kendi tasarrufunda bulunduran Allah’ın mutlak iradesiyle vazettiği bir esasa göre canlı veya cansız bütün varlıklar tabii olarak yaratıcılarına tesbih ve secde ederler (el-İsrâ 17/44).
  2. Şuurlu varlıklardan şeytan mutlak isyan, melekler de mutlak itaat çerçevesinde planlanmış (el-Hicr 15/30-35; et-Tahrîm 66/6), insanlar ise kendi iradelerine bağlı olarak bu ikisi arasındaki bir statüde tutulmuştur (el-Hac 22/18; et-Tegābün 64/2).

Yukarıda kaydedilen âyetler grubuna giren ilâhî beyanların önemli bir kısmı Allah’ın bu genel planını ifade etmektedir. Buna bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın bunca yaratık içinde bilindiği kadarıyla yalnız insan ve cin türü için tanıdığı hidâyet veya dalâleti tercih hürriyeti O’nun mutlak irade hürriyetine herhangi bir sınırlandırma getirmez.

Kur’an’da yer alan hidâyet kavramının işlenişinde dikkat çeken hususlardan biri de bütünüyle hidâyetin ilâhî kaynaklı olduğunun, putların ve seküler çözümlerin dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayamayacağının ısrarla vurgulanmasıdır. Bu sebeple de mutlak mânada hidâyet sık sık Allah’a izâfe edilmekte ve birçok âyette fertten değil topluluktan (kavim), cemi zamiriyle gönderme yapılan gruplar ve tiplerden nefyedilmektedir (bk.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.). Çeşitli âyetlerde Tevrat ve İncil’in hidâyet ve nur kaynağı olduğu ifade edilmesine rağmen (bk.a.g.e., “Tevrât”, “İncîl” md.leri) Ehl-i kitabın Hz. Muhammed’in getirdiği hidâyeti bile bile reddetmesine mukabil Kur’ân-ı Kerîm hidâyeti onlardan nefyetmekte ve artık asıl hidâyetin Allah’ın gönderdiği son hidâyeti olduğunu belirtmektedir (el-Bakara 2/120; Âl-i İmrân 3/70-73).

Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in nübüvvetini kanıtlamaya ağırlık veren Yûnus sûresinde, putların ve seküler çözümlerin özellikle âhiret mutluluğu açısından hiçbir yarar sağlamadığı ifade edildikten sonra (10/26-33) putların, evrenin oluşumunu sağlayan yaratma eylemini iptidaen ve tekrarlamak suretiyle üstlenip üstlenemeyeceği sorulmakta, ardından da onları hakka iletip iletemeyeceği hususu gündeme getirilmekte ve şöyle denilmektedir: “De ki, hakka sadece Allah iletir.

Öyleyse hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?” (10/34-35). Beş defa hidâyet, dört defa da hak kavramının tekrarlandığı bu son âyet, hidâyetin seküler değil ilâhî menşeli oluşuna Kur’an’da ne derece önem verildiğini göstermektedir.

  • Bazı âyetlerde fertlerden söz edilerek Allah’ın dilediğini hidâyete erdirdiği, dilediğini de dalâlete düşürdüğü anlatılır (meselâ bk.
  • Er-Ra’d 13/27; İbrâhîm 14/4; en-Nahl 16/37; Fâtır 35/8) ve O’nun bu iradesine kimsenin karşı gelemeyeceği ifade edilir (ez-Zümer 39/36).
  • Râgıb el-İsfahânî’nin de belirttiği gibi (el-Müfredât, “hdy” md.) Allah’ın bu tiplerden nefyettiği hidâyet, kendi iradeleriyle onu benimsemeyen kişilerden menettiği tevfîk ve uhrevî mükâfat mânasına gelir.

Bu durumda da Allah’ın mükellefe verdiği akıl ve sezgi (fıtratullah), gönderdiği vahiy ve peygamberler aracılığıyla hidâyeti benimseme eylemi, en azından buna samimi olarak yönelme hareketi yine kula ait olacaktır. İsfahânî meselenin bu noktasına şöyle bir yorum daha getirmektedir: Hidâyeti de dalâleti de benimseyebilecek bir yaratılışa sahip kılınan insan, meselâ hidâyeti tercih ettiği takdirde o yönde bir alışkanlık kazanır ve bu durum kendisinde zamanla bir tabiat haline gelir, öyle ki bundan ayrılmak istese artık gücü yetmez.

Buna karşılık dalâleti tercih eden de aynı konumdadır. Allah, hidâyete eren kullarını dalâlete düşmekten koruyacak vasıtalar yarattığı gibi dalâlete düşenlerin hidâyete ermesini önleyecek engeller de yaratır (Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s.175-176, 186-189). Gerek Kur’an’da gerekse hadis metinlerinde Allah’ı niteleyen isim ve sıfatlar büyük bir çoğunlukla O’nun rahmet yönünü vurgulamaktadır.

Doksan dokuz esmâ-i hüsnâ içinde gazaba delâlet eden isimler ikiyi üçü geçmez. İslâm’ın sunduğu bu ulûhiyyet anlayışı ile hidâyet-dalâlet ve bunların sonucu olan cennet-cehennem telakkisi arasında uygunluğun sağlanması gerekir. Nasların tamamının birbirleriyle olan ilgileri, nüzûl sebepleri ve âyetlerin önceki ve sonraki âyet gruplarıyla münasebeti incelendiği takdirde Allah’ın bir mükellefi sebepsiz yere dalâlete düşürüp cehenneme sevketmesini ileri sürmenin mümkün olmadığı görülür.

  • Cehennemin insanlarla ve cinlerle doldurulacağını beyan eden âyetleri de (el-A’râf 7/18; Hûd 11/119; es-Secde 32/13) bu çerçevede anlamak gerekir.
  • Bu tür beyanlar vukuundan önce verilmiş kararlar olmayıp ilm-i ilâhîde mevcut olan bir realitenin haber verilişi niteliğindedir; ayrıca bu üslûp bir uyarma ve korkutma yöntemini andırmaktadır.

Nitekim bazı âyetlerde küfrü ve nifakı benimseyenlerin (en-Nisâ 4/140), şeytana uyanların (Meryem 19/68; Sâd 38/85) cehenneme konulacağı ifade edilirken Kehf sûresinde (18/106) oraya girmenin sebepleri gerçekleri inkâr, Allah’ın âyetleri ve peygamberleriyle alay etme olarak belirlenmiştir.

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hidâyet kavramının örgüsü, fert ve cemiyet olarak insanların dünya ve âhiret mutluluğunu, ayrıca toplumların genel anlamda huzur ve selâmetini sağlaması açısından hidâyetin Allah’a ait olduğunu, seküler çözümlerin yaygın, sürekli ve kapsamlı bir hidâyet rotası çizemeyeceğini göstermektedir.

Bunun yanında fertlerin kendi irade ve tercihleriyle hidâyet veya dalâlet yoluna yönelebilecekleri, yönelişlerine uygun olarak ilâhî tevfîk veya hızlâna konu teşkil edecekleri de anlaşılmaktadır. İlk asırlarda Sünnî âlimlerin ilâhî iradeye ağırlık veren tutumlarının sonraları kulun sorumluluğunu temellendirecek şekilde esneklik kazandığı da literatürden tesbit edilen hususlardandır.

Hidayet kimlere verilir?

Hidayeti kim verir? – Dinimiz İslam Sual: İbni Sebeci biri, (Hidayete ulaştırma hakkı hiçbir peygambere verilmezken Ali’ye verilmiştir) diyor. Bunu nasıl söyleyebiliyor ve Hazret-i Ali’yi Allah yerine nasıl koyabiliyor? CEVAP Hazret-i Ali’ye Peygamber demek, Allah demek küfür olur.

  • Fakat İbni Sebeci’nin küfre düşmek korkusu olmaz.
  • Onlar yalandan çekinmezler.
  • Eshab-ı kirama yapmadıkları iftira yoktur.
  • Musa ile Tur dağında Ali’yi gördüm Ali’yi) diyen onlardır.
  • Yani (Ali Allah’tır) diyorlar.
  • Hidayet, İslamiyet demektir.
  • İslamiyet ise Allahü teâlânın gösterdiği doğru yoldur.
  • Onun için hidayete doğru yol deniyor.

Zıddı da, dalalettir, sapıklıktır. Hidayet, hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak görüp doğru yola girmek, dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek, Müslüman olmak demektir. Allahü teâlânın 99 isminden biri olan El-Hâdî, hidayet veren demektir. Bu konuda iki âyet-i kerime meali: (Dilediğini hidayete kavuşturan Allah’tır.) (Sen sevdiğine hidayet veremezsin, dilediğine hidayet veren Allah’tır.) Bir hadis-i şerif de şöyledir: (Hidayet benim elimde değildir.

  1. Saptırmak da şeytanın elinde değildir.) Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır.
  2. Peki, Allahü teâlâ, Peygamber efendimizi niye gönderdi? Bir hadis-i şerif şöyledir: (Allahü teâlâ, beni âlemlere rahmet ve hidayet için gönderdi.) Yani hidayete ermelerine vasıta olmak için gönderdi.
  3. Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vasıtasıyla birçok kişi Müslüman oldu.

Bizim vasıtamızla da bir kişinin Müslüman olması çok büyük sevabdır. Üç hadis-i şerif: (Senin vasıtanla Allahü teâlânın bir kişiye hidayet vermesi, senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.) (Bir kâfirin hidayetine sebep olmak, kızıl develere mâlik olmaktan iyidir.) (Birinin hidayetine sebep olan Cennete girer.) Demek ki Peygamber efendimiz de, ümmeti de insanların hidayetine sebep oluyor, hidayeti veren ise yalnız Cenab-ı Hak’tır.

Allah hidayet versin diye kime denir?

İslami terimler arasında sıkça karşılaşılan hidayet kelimesi, dini terimleri inceleyenler tarafından araştırılıyor. Günlük dilde yer bulan bu kelime zaman zaman yanlış kullanımlara malzeme olabiliyor. Bu nedenle, kelimenin yanlış kullanımını önlemek isteyenler hidayet ne demek, hidayet kelimesinin anlamı nedir, Allah hidayet versin nedir gibi araştırmalarla konuya açıklık getiriyor.

  • İşte bu kelimenin anlamına ilişkin merak edilenler.
  • Hidayet kelimesi hem bir özel isim olarak hem de dini bir terim olarak sıkça gündeme gelmektedir.
  • Bu kelimenin anlamı ve derinliği hidayet ne demek, Allah hidayet versin anlamı ne gibi sorularla bu konuyu inceliyor.
  • Bu kelime hakkında merak edilenler haberimizde.

HİDAYET NE DEMEK? Hidayet kelimesi Arapça hdy kökünden türetilen hada “yol gösterdi, kılavuz oldu sözcüğünden evrilmiştir. Hidayat “doğru yolu izleme, doğru yol, İslam” halini alan bu kelime dilimize hidayet şeklinde girmiştir. Aynı kökten türeyen hediye kelimesi dolayısıyla hidayeti ilahi bir hediye olarak yorumlamak da mümkündür.

HİDAYET KELİMESİNİN ANLAMI NEDİR? Allah’ın yoluna girme, doğru yolu seçme manalarına gelen hidayet kelimesi Kur’an-ı Kerim’de doğrudan yer almaz fakat bununla ilgili kelimeler sık sık geçmektedir. Hidayete ermek, doğru olanı benimsemek anlamlarına gelen ihtida kelimesi Kuran’da altmış yerde geçmektedir.

Buradan hareketle, hidayet için gerekli olanların başında kişinin kararlılığı ve iradesi gelir. Ayrıca vahye ve peygambere bağlılık da kişinin doğru yolu görmesine birer vesiledir. HİDAYET NEDİR DİNİ ANLAMI? Ayrıca bu ayetlerde hidayetin zıttı olan dalalete düşmenin sebepleri de gösterilmektedir.

İlahi lütuftan mahrumiyet, gaflet, nifak, şeytanın tahrikleri, ahireti düşünmeme gibi durumlar kişi hidayetten uzaklaştırıp dalalete götürür. Allah, hidayete eren kullarını cennetle ödüllendirir ve yanlış işlerden dönerek tövbe eden kullarını yanlış yola girme fırsatı olmayıp sürekli doğru yolda kalanlardan daha çok sever.

Zira yanlışa yanlış diyerek doğru yolu seçebilmek sağlam bir iradenin eseridir. HİDAYETE ERMEK NE DEMEK? Hidayete ermek Hak yoluna girmek, bir kılavuz eşliğinde Allah’ın yoluna girmek, İslamiyet’i kabul etmek gibi anlamlara gelir. Bazen de halihazırda Müslüman olan bir kişinin imanını güçlendirmesi, dünyevi işlere sırtını dönerek kendini tamamen ahirete hazırlaması maksadıyla kullanılır.

Hidayet ve ihlas ne demek?

Selam;❇ Açıklama: HİDAYETİN İKİ ANLAMI VARDIR.1.ANLAMI=Bir kimseye tanrı tarafından gösterildiğine inanılan doğru yol Tanrı yolu hak olan müslümanlık yolu.2.ANLAMI=İslam dinini kabul etmek,müslüman olmak İHLASIN ANLAMI İSE= İHLAS kelime anlamı ise=Yürekten bağlılık ve temiz sevgi demektir.

Hidayet istemek doğru mu?

– Hidayetin yalnızca Allah’tan olması ne manaya gelir? – Allah’ın kula hidayet etmesi için kulun ne yapması lazım gelir? Değerli kardeşimiz, Hidayet (iman), kulun iradesini kullanmasından sonra, Allah’ın o kulun kalbine koyduğu bir nurdur. Hayır ve şerrin Allah’tan olması cihetiyle, insanları hidayete erdiren ve dalalete düşüren ancak Odur.

  • İnsanlar birbirinin hidayet ve dalaletine sadece sebep olurlar.
  • Hidayet ve dalaleti Cenab-ı Hakk’ın yaratmasını yanlış anlayan bazı kimseler, “Hidayet Allah’tandır, o nasip etmedikten sonra insan doğru yola giremez.” diyerek, hem başkalarını ikaz ve irşat etme yolunu kapatmakta, hem de kendilerini kusurlarında mazur göstermek istemektedirler.

Önce şunu belirtelim. Cenab-ı Hakk’ın dilediğine hidayet buyurması caizdir. İnsanları saadete erdiren ve şekavete düşüren ancak o dur. Lakin yüce Rabbimizin bir kulunda dalalet yaratması, o kulun kendi cüzi iradesini kötüye kullanması sebebiyledir. Yoksa, kul kendi kabiliyetini dalalet yoluna yöneltmedikçe, Cenab-ı Hak onu o yola sevk etmez.

  1. Aynı durum hidayet için de söz konusudur.
  2. Nasıl ki insan rızık için gerekli bütün teşebbüsleri yaptıktan ve sebeplere başvurduktan sonra neticeyi Allah’tan bekler.
  3. Zira Rezzak (rızık verici) ancak Odur.
  4. İnsan, sebepleri mükemmel bir şekilde yerine getirmekle, rızkı elde etmeğe muhakkak gözüyle bakamaz.

Aynen öyle de bir kimseye Allah’ın emir ve yasaklarını en güzel bir şekilde tebliğ eden insan, neticeye kesin gözüyle bakamaz. Zira, Hadi (hidayete erdirici) ancak Odur. Allah’ın dilediğine hidayet vermesi ise, hidayet şartlarına riayet eden kimseye, dilerse hidayet vermesi demektir.

Yoksa, “hidayet için gerekli hiçbir sebebe riayetin gerekmediği” manasına gelmez. Bu düşünce tarzı rızık misalinde, tarlaya tohum ekmeden mahsul beklemeğe benzer. Bu noktada bir hususun açıklanması gerekmektedir. Tarlasına tohum ekemeyen kimsenin mahsul alamayacağı kesindir. Her sebebe hakkıyla riayet eden kimse ise yüzde doksan dokuz ihtimalle mahsule kavuşur.

Yüzde bir ihtimal ile dolu, sel, kuraklık gibi bir musibet söz konusu olabilir. İşte, az da olsa netice alamama ihtimalinin bulunması insanın dergah-ı ilahiye ye iltica etmesi ve o’na yalvarması hikmetine binaendir. Bu misal ile izah ettiğimiz hakikat, hidayet meselesi için de söz konusudur.

  1. Hidayet Allah’ın elinde ise, dalalete gidenlerin suçu ne? Hidayet: “Doğru yolu göstermek.
  2. İrşat etmek.
  3. Rehberlik yapmak, hakkı hak, bâtılı bâtıl görüp doğru yola girmek, bâtıldan ve dalâletten uzaklaşmak.” Geçenlerde yanıma iki genç geldi.
  4. Arkadaşlarıyla yaptıkları bir münakaşadan söz ederek bana bir soru sordular.

Soru kadere dairdi. Yine aynı dar düşünce ve yine aynı kısır çekişme. Zihin bulandırmayı meslek edinen ve bulanık suda balık avlamak isteyenler, yine cehalet postuna bürünmüşler, yine kasıtlarını gizlemeyi ustaca başarmışlar ve işte bu iki gencin kafalarını iyice karıştırmışlardı.

  1. Nereden duymuşlar, kimden öğrenmişlerse, Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın dilediğini hidayete (doğru yola) erdirip, dilediğini dalalete (sapıklığa) düşürdüğüne dair âyetler bulunduğundan söz etmişler ve insan iradesini inkâra kalkışmışlardı.
  2. Tuhaf bir tablo ile karşı karşıyaydım.
  3. Şöyle ki; Bu adamlar şu gençlerin zihinlerini bulandırmak, fikirlerini çelmek için uygun bir zemin aramışlar, sözü dolaştırıp kader bahsine getirmişler, bütün bunları iradeleri ile bir plân dahilinde sinsice gerçekleştirmişler ve sonunda utanmadan ve sıkılmadan insan iradesini inkâra kalkışmış, günah ve isyanlarda insanın bir suçu olmadığını iddiaya cüret edebilmişlerdi.

Ben, kendi dediğine kendisi dahi inanmayan bu kişileri bir tarafa bırakıp, konuyu bir ilmî atmosferde incelemek istiyorum. Sorunun tahlilini biraz geciktirerek, önce bu ve benzeri sorular karşısında mü’mine düşen göreve kısaca temas edeceğim. Elinize Kur’an-ı Kerim’i alınız.

Allah’ın hidayeti ve dalâleti dilediği kimseye verdiğine” dair bütün âyetleri birer birer bulunuz. Her âyetin geçtiği sûrenin baş tarafına doğru yaprakları çeviriniz. Sûrenin başına vardığınızda karşınıza her defasında “besmele” nin çıktığını göreceksiniz. Bildiğiniz gibi “besmele” de üç ilâhî isim zikredilmiş: Allah, rahman ve rahim.

Birçok âlimlerimiz Allah isminin ism-i âzam olduğunu ifade buyurmuşlar. Allah, ism-i âzam. Yâni bütün isimler bu isim içinde dahil. Şöyle ki, Allah rahmandır, rahimdir, kadirdir, kahhardır, rezzaktır ve hakeza. Şu noktaya dikkatinizi çekmek isterim: acaba niçin Allah isminden sonra kahhar, cebbar, aziz gibi celâl ve kibriya ifade eden isimler değil de, Rahman ve Rahîm isimleri zikredilmiş? Bu soru ile birlikte zihninizde hemen bir kutsi hadis şimşek gibi çakar: “rahmetim gazabımı geçti.” Bir Müslüman, Kur’an’ın hangi sûresini okursa okusun, bu hakikati unutmayacak, o sûrede ilâhî lütuflardan bahsediliyorsa, Rahman ve Rahîm olan Allah’a hamd edecek.

Şayet müşriklerin, kâfirlerin, münafıkların acı âkıbetleri anlatılıyorsa, onların bu âkıbete kendi iradeleri ile düştüklerini, rahman ve rahîm olan Allah’ın onlara zulmetmekten -haşa- münezzeh olduğunu hatırından çıkarmayacaktır. Bizleri bu vadide irşat eden şu âyet mealini birlikte okuyalım: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.

Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.” (Fetih, 48/14) Allah, göklerin ve yerin yegâne yaratıcısı, sahibi ve mâliki. Onun bağışladığına kimse azap veremez; azap verdiğini de kimse bağışlayamaz. Mutlak iradesine karşı koyacak bir başka iradenin mevcudiyeti muhaldir.

  1. Ve âyet-i kerime “Allah Gafur’dur, Rahim’dir” diye son bulmakla mü’mine şu mesajı veriyor: Gafur ve Rahîm olan Allah, lütfuyle yarattığı, gökleri ve yeri hizmetine verdiği bir kuluna azap ederse, bu azap mutlaka o kulun küfür ve isyanındandır.
  2. Bu kısa hatırlatmadan sonra, meselenin önce “tevhid” yönü üzerinde durmak isterim.

Kur’an’ın insanlara verdiği en büyük ders tevhiddir. Tevhid, yâni Allah’ın birliği. Ne zâtında, ne sıfatlarında, ne mülkünde ne icraatında ortağı bulunmaması. Kur’an’ın bu dersini dinleyenler, putları bırakmış Allah’a dönmüş, teslis i (üç ilâh safsatasını) atıp tevhide ermişlerdir.

  1. Fâtiha’nın ilk âyetinde “Allah’ın bütün âlemlerin rabbi” olduğu haber verilir.
  2. Sema ve arz birer âlem olduğu gibi, dünya ve âhiret, gece ve gündüz, canlılar ve cansızlar da ayrı birer âlem.
  3. Ezâ, her bir insan, hayvan ve bitki de birer küçük âlem.
  4. Bütün bu âlemlerin başlangıçlarını, ilk tohumlarını yaratan ve onları rahmet ve hikmetiyle, irade ve kudretiyle safha safha terakki ettirerek son ve mükemmel şekline erdiren Allah’tır.
See also:  Bayram Tatili Ne Zaman?

Bütün bu âlemler o’nun mülkü olduğu gibi, onlarda cereyan eden her türlü hâdiseyi, ister hayır ister şer olsun, yaratan da o’dur. Zeminin yüzünde gece ve gündüzü o yarattığı gibi, gözlerde, uykuyu ve uyanıklığı ve nihayet insan kalbinde dalâlet ve hidayeti yaratan da o’dur.

  1. Zira, o’ndan başka yaratıcı yoktur.
  2. Basar, yâni gözün görmesi gibi, basiret de Allah’ın büyük bir ihsanı.
  3. Birincisi ile insanın maddî gözü açılıyor ve insan dağlarla, ovalarla, yıldızlarla münasebet kuruyor.
  4. Diğeri ile de insanın kalp gözü açılıyor.
  5. Maddî olmayan o göz ile, maddeden münezzeh olan Allah’ın varlığı görülüyor ve o’na iman ediliyor.

Ve kalp kâinatı çok gerilerde bırakacak bir vüsate, bir genişliğe kavuşuyor. İşte gözde görmeyi yaratmak Allah’a mahsus olduğu gibi, kalpte imanı ve hidayeti yaratmak da yine o’na mahsus. O halde Allah’ın dilediğine hidayet vereceğine dair âyetleri okurken, öncelikle meselenin tevhid yönünü dikkate alacak, her hayır gibi hidayetin de o’nun elinde olduğuna iman edeceğiz.”.

  • Doğrusu, lütuf muhakkak Allah’ın elindedir.
  • Onu dilediğine verir.
  • Ve Allah Vâsi’dir, Âlîm’dir.” (Âl-i İmrân, 3/73) âetin sonunda Vâsi’ ve Âlîm isimlerinin zikredilmesi ne kadar mânâlıdır.
  • Evet Allah vâsi’.
  • Yâni o’nun rahmeti, ilmi, inayeti insan idrakinin kavrayamayacağı kadar geniş ve her şeyi kaplamış.

Ve o her şeyi hakkıyla bilen mutlak Âlîm. Öyle ise lütfu, ihsanı, keremi ve hidayeti kime vereceğini o bilir. Bu veriş rast gele değil, bir ilim ve hikmet iledir. Bu hakikati ders veren bir diğer âyet: “Doğrusu sen sevdiğine hidayet veremezsin. Fakat Allah kimi dilerse ona hidayet verir.

  1. Ve hidayete erecekleri en iyi o bilir.” (Kasas, 28/56) Evet, bizim başka varlıklar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı.
  2. Canlı ve cansız her şey bütün faaliyetlerini Allah’ın ilim ve murakabesi altında sürdürüyor.
  3. Şu uçan kuşu seyredelim.
  4. Im bilir yuvasından nasıl bir his ile ayrılmıştı.
  5. Şimdi havada süzülürken nasıl bir zevk ve huzur duyuyor? Uçuşan diğer kuşları hangi gözle seyrediyor? Yerdeki binaları, insanları, arabaları nasıl değerlendiriyor? Acaba karnı ne derece tok yahut aç? Akşam yaklaşınca, yuvasına doğru yol alırken hangi hislerle dolu olacak? Yuva yaptığı çatıyı gördüğünde içinden neler geçecek? O günkü mesaisini bitirmiş diğer kuşlarla havada son birkaç tur daha atarken, o küçük ve temiz kalbi nasıl bir hazla dolacak? Bunlar ve benzeri nice hâller o kuşun ruhunu sarmış durumda.

O, kendi iç âleminin bütün incelikleri ile ancak ve ancak Mevlâsının nazarı, himayesi, rahmeti ve murakabesi altında. Bir ceylan, bir kelebek, bir karınca bu kuştan farklı mı? Her biri kendi âleminde ayrı bir ömür sürmekte. Bedeni, kâinatla irtibat kurarken, ruhu ve hissiyatı, bilemeyeceğimiz bir keyfiyetle, Allah’a teveccüh ve tevekkül etmekte.

Bir de şu taksi şoförünü düşünelim. Kim bilir nereye gidiyor!. Hangi derdin sahibi? Hangi hedef için yanıp tutuşuyor? İleride neler almayı plânlıyor? Yoksa sürdüğü arabanın taksitlerinin çilesini mi çekmede!. Beden sıhhati nasıl? Ruh huzuru ne âlemde? Düşkünlere karşı kalbi katı mı, yumuşak mı? Rabbine teveccühü ne derece? Nefsine ne ölçüde güveniyor? İnsan durmadan düşündüğüne göre, geçmiş günlerde neler düşündü ve şu anda ne düşünüyor? İşte meçhulümüz olan böyle sayısız meseleler onun hususî dünyasını meydana getirir.

Biz o dünyanın cahiliyiz, Allah ise maliki ve âlimi. İşte kullarını böyle her halleri ile bilen Allah, sevgili Habibine (a.s.m.) hidayete erecekleri de en iyi kendisinin bileceğini yukarıdaki âyetle haber veriyor. Hidayet ve dalâletle ilgili âyet-i kerimeler bir yönüyle de mü’minin ruh terbiyesi ile ilgili.

  • Bilindiği gibi mü’minin ruhu havf ve reca sınırları arasında terakkisini sürdürür.
  • Bu sınırları tecavüz ettiğinde zarara düşer yahut mahvolur.
  • Havf, Allah’tan korkma, o’nun azabından kendini katiyen emin bilmeme hâli.
  • Reca ise, Allah’ın rahmetinden daima ümit var olma, günahlarının o’nun affını hiçbir zaman aşamayacağını düşünerek yeise, ümitsizliğe düşmeme hâleti.

Kur’an-ı Kerim, “Allah’ın dilediğini dalalete götürebileceğini” beyan etmekle mü’mine, yaptığı iyi amellerle övünmemesini ve onlara güvenmemesini öğüt verir. Diğer taraftan, kötü halleri ve günahları için de yeise düşmemesini, “Allah’ın dilediğini doğru yola sevk edebileceğini” hatırlatır.

  • Onunun bir de kader yönü var.
  • Ona da kısaca temas edelim: Bir âyet meali: “Bir de müşrikler (Allah’a eş koşanlar) dediler ki: Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız ondan başka hiçbir şeye tapmazdık.
  • Ve onsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık.
  • Endilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı.
  • Buna karşı peygamberin vazifesi ancak açık bir tebliğ değil mi?” (Nahl, 16/35) Bu âyet-i kerimeden, şu anda karşımıza yeni bir soru gibi getirilen meselenin, aslında bir gericilik belgesi olduğunu, bu şeytanî sorunun tâ Asr-ı saadette, hatta ondan önceki devrelerde ortaya atıldığını anlıyoruz.

Bu soruyu soranlar, kaderi, cebir mânâsında gösterip, insanın cüz’î iradesini görmezlikten geliyorlar ve ilâhî adalet konusunda muhataplarının zihinlerini bulandırmaya çabalıyorlar. “Madem ki hidayet ve dalâlete gidecekleri Allah diliyor, öyleyse kulun iradesinin ne hükmü var?” demek istiyorlar.

“Her şeyin kader ile takdir edildiği” bir hakikat. Ama, bu takdir edilenlerden birisi de insana cüz’î irade verilmesi ve onun emir ve yasakları işlemekte serbest bırakılması. Bu da bir takdir. Buna göre, insan ister ibadet etsin, ister isyan yolunu tutsun, her iki hâlde de kader dairesi içinde. Bu incelik, çoğu zaman gözden kaçıyor, yahut yeterince anlaşılmıyor.

Cenâb-ı Hak, taşların cansız, bitkilerin yarı canlı olmalarını dilemiş; hayvanlar âlemini ise his dünyasına kavuşturmuş. Bunların hepsi kader dairesinde. İnsana gelince, onu mahlûkatı içinde en güzel şekilde yaratmış. Ona akıl, kalp, vicdan gibi nice ihsanlarda bulunmuş ve onu bir imtihana tâbi tutmuş.

  1. Endisine birtakım emirlerde bulunmuş ve önüne bir takım yasaklar koymuş.
  2. İnsanı bu emir ve yasaklara uyup uymamakta serbest bırakmış.
  3. Dilemiş ki, bu hürriyet içinde, gaflete dalmayan ve Rabbini unutmayan kullarına, meleklerden daha üstün dereceler versin ve onları ebedî saadetlendirsin.
  4. Nefis ve şeytana tâbi olarak Rabbini unutanları ise azabına uğratsın.

İşte bu da bir takdirdir. Bu takdire karışmak kula yaraşmaz. “Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi?.” sorusunu başka sorular da takip eder. Meselâ; – Allah dileseydi bütün cansızları yarı canlı yapabilirdi. – Allah dileseydi bütün ağaçlara görme, işitme verebilirdi.

  • Allah dileseydi bütün hayvanları akıllı yaratabilirdi, gibi.
  • Elbette, Allah, dileseydi bütün bunları yapabilirdi.
  • Ama, dilememiş.
  • İnsan nevini, hepsi itaat üzere olan meleklerden ayrı bir mahiyette yaratmayı dilemiş ve öyle yaratmış.
  • Müşriklerin iddiasının zikredildiği aynı sûrede şu âyet-i kerime de yer alıyor: “Allah dileseydi elbette hepinizi bir tek ümmet yapardı.

Fakat, o dilediğine dalâlet, dilediğine hidayet verir ve muhakkak sûrette hepiniz bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız.” (Nahl, 16/93) Bu âyet-i kerimede birçok ders bir arada veriliyor: – Allah, insanları melekler gibi bir tek ümmet olarak yaratmayı dilememiş.

– Allah’ın iradesi mutlak. – Ve insan bütün yaptıklarından sorumlu. İnsan, Allah’ın takdir sahasında ileri geri konuşarak haddini tecavüz edeceğine, kendi iradesine bırakılan işleri, istikamet üzere yapmaya çalışmalı. Zira, o ancak bunlardan sorumlu.”. Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidayete eriştirir.

(Ey resulüm) artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını şüphesiz bilir.” (Fâtır, 35/8) Hidayete erecekleri de dalâlete düşecekleri de en iyi Allah bilir. “Hâdî”, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi. “hidayeti yaratan, doğru yolu gösteren ve insanı o yolda muvaffak kılan” manasına geliyor.

  • Her isim gibi, bu ismin tecellisi de bir ilim ve hikmet iledir.
  • Taşlara göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidayet yaratmıyor.”.
  • Alpleri, Allah’ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun.
  • İşte bunlar apaçık dalâlettedirler (sapıklıktadırlar),” (Zümer, 39/22) Kulun kendi cüz’î iradesini hayra yahut şerre yöneltmesi ile kalbinde hidayet yahut dalâlet yaratılıyor.

Bu hakikati, hiçbir vesveseye fırsat vermeyecek kadar açıkça ders veren bir âyet-i kerime: “Muhakkak ki, Allah, bir kavime verdiğini, onlar nefislerindekini bozmadıkça, değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) Bir başka âyet : “Onlar öyle kimselerdir ki, hidayet karşılığında dalâleti (sapıklığı) satın almışlardır.

  1. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara, 2/16) Bu âyet-i kerimeden kulun, dalâlete kendi iradesiyle müşteri olduğunu açıkça anlıyoruz.
  2. Hidayet ve dalâletle ilgili âyetlerin her birinde bu hakikati görebiliriz.
  3. Bunlardan bir kısmını takdim edeyim: “.

Allah zâlimler topluluğunu hidayete eriştirmez.” (Bakara, 2/258) “. Allah kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmez.” (Bakara, 2/264) “. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete eriştirmez.” (Tevbe, 9/24) Bu üç âyet-i kerimeden kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğreniyoruz.

Hepsi de insanın kendi iradesiyle ilgili: zulüm, inkâr ve fısk, Bir diğer âyet-i kerime : “. İnkâr edenler ise, ‘Allah bu misâlle neyi murat etti?’ derler. O, bu misâlle birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğru yola getirir. Onunla saptırdığı ancak fâsıklardır ki, onlar Allah’a olan ahitlerini kabulden sonra bozarlar; Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.” (Bakara, 2/26-27) Bu âyet-i kerimelerden de dalâlete düşen fâsıkların üç sıfatını öğrenmiş bulunuyoruz.

Hidayete gelince o, Allah’ın büyük bir ihsanı olmakla beraber, buna mazhar olmak da bazı şartlara bağlı. Bu şartların birincisi: “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara doğru yolu gösteren (hidayet kaynağı) bir kitaptır.” (Bakara, 2/2) Âyet-i kerimesiyle “ittika” yâni “Allah’a karşı gelmekten sakınma” olarak beyan ediliyor.

  • De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de hidayet buyuruyor.” (Ra’d, 13/27) âyetinde de hidayet için kulun Hakk’a gönül vermesi, cüz’î iradesini hayra sarf etmesi şart koşuluyor.
  • Hidayet ve dalâlete dair bütün âyetler Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğu, Kur’an-ı Kerim’in muttakilere hidayet olmak üzere inzal edildiği ve Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’in âlemlere rahmet olarak gönderildiği göz önüne alınarak mütalâa edildiğinde, meselenin hiç de itiraza veya istismara elverişli olmadığı açıkça görülecektir.

Selam ve dua ile. Sorularla İslamiyet

Allah’ın isimlerinden hangisi hidayet kavramı ile ilişkilendirilebilir?

Kur’ân-ı Kerîm’de birçok yerde Allah’a nisbet edilen hidâyet kavramının kullanılışını göz önünde bulunduran âlimler hâdî isminin mânasını, ‘insana hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan akıl, muhakeme ve zaruri bilgileri veren; ebedî mutluluğunu sağlayacak mânevî yolu ona gösteren’ şeklinde iki noktada

Hidayet ne demek sorularla islamiyet?

HİDÂYET » Sorularla İslamiyet İrşat etmek, doğru yolu göstermek, rehberlik yapmak. Zıddı; Saptırmak, yanıltmak, dalâlete düşürmektir. Hidâyet kelimesi (HDY) kökünden bir mastar olup terim olarak; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir.Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi Cenab-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur.

  • Ur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde hidâyet ve dalâletten söz edilmiştir!”Ey Muhammed de ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi.
  • Im doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur.
  • Im de saparsa, kendi aleyhine sapmış olur.
  • Ben üzerinize vekil değilim” (Yûnus, 10/108).
  • Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola sevk edecek, hiç bir kimse bulunmaz” (er-Ra’d, 13/33).”Biz, her Peygamberin karısına, böylece mücrimlerden bir düşman çıkarmışızdır.

Yol gösterici ve yardımcı olarak sana Rabbin yeter” (el-Furkân, 25/31).İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar âyette şöyle uyarılır:”İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara kitapta açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder.

  • Hem de bütün lânet edebilenler lânetler.
  • Ancak tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesna.
  • İşte onların tevbelerini kabul ederim.
  • Ben, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim” (el-Bakara, 2/159, 160).Cenab-ı Hakk’ın bazı kimselere hidayeti nasip etmemesinin sebepleri âyetlerde şöyle açıklanır: “Yalancılık ve küfürde ısrar etme” (ez-Zümer, 39/3).

“Âşırı yalancılık” (el-Mü’min, 40/28). “Zâlim ve fâsık olma” (el-Âhkâf, 46/10, es-Saf, 61/5,7; el-Cum’a, 62/5; el-Münâfıkûn, 63/6).Bir kimsenin, Allah dilemedikçe, Peygamber’in istemesiyle hidayete kavuşamayacağı ayetlerde şöyle ifade edilir: “Ey Muhammed şüphesiz sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin.

  • Fakat Allah, dilediğini hidâyete erdirir.
  • O, hidayete erecekleri çok iyi bilir” (el-Kasas, 28/56).
  • Onları hidâyete erdirmek sana düşmez.
  • Allah dilediğini hidâyete erdirir” (el-Bakara, 2/272),”Sen ne kadar hırs göstersen de yine insanların çoğu inanmazlar” (Yûsuf, 12/103).Buhârî ve Müslim’in naklettiği bir hadise göre, yukarıdaki ilk ayet Allah Rasûlünün amcası Ebû Talib, Rasûlullah (s.a.s)’i korur, ona yardım eder, bu yüzden Hz.

Peygamber onu tabiî bir sevgi ile severdi. Vefatına yakın, yanına gelerek şöyle demişti: “Ey amca, Allah katında kendisiyle senin lehinde şehadette bulunabileceğim bir kelimeyi; Allah’tan başka ilâh yoktur kelimesini söyle” Ancak, Ebû Talib, bu kelimeleri söyleyemedi (bkz.

İbn Kesîr, el-Kasas 56. âyet tefsîrî). Vefatından sonra, Hz. Peygamber’in, onun hakkında istiğfarda bulunması üzerine hidayete ermeyenler için yapılacak duanın geri çevrileceği şu âyetle bildirilmiştir: “Ne Peygamberin ne de Mü’minlerin, cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın hısımları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olmaz” (et-Tevbe, 9/113).Sonuç olarak, bir kimse hidâyeti yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, salih amel işlemelidir.

Allahu Teâlâ, irade-i cüz’iyesini hak yola dönmek için kullanan ve iyi hal gösteren kimselere aydınlık yolu gösterir.Şâmil İA Yorum yapmak için veya : HİDÂYET » Sorularla İslamiyet

Allah kime hidayet verirse onu saptıracak yoktur?

Allah kime de hidayet ederse, artık onu kimse doğru yoldan saptıramaz! Allah, kimi de doğru yola iletirse artık onu saptıracak hiç kimse yoktur. Allah mutlak güç sahibi, intikam sahibi değil midir? Ve kime ki, Allah hidâyet ederse artık onun için bir sapıtıcı yoktur.

Allah’a ermek ne demek?

SOHBET KODU: 102402 TARİH: 23.07.2001 Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın dostları, Allah’ın yolunda olanlar, hepinizi çok ama çok sevdiğimi söylemekle sözlerime başlamak istiyorum. Allah’ın yolu erenler yoludur.

  • Allah’ın yolu sevgi yoludur.
  • Acaba bu yolun erenler yolu olması hangi mânâya geliyor? Ermek, bir yere ulaşmak anlamına gelen bir kelime Türkçemizde.
  • Im Allah’a ermişse, Allah’a ulaşmışsa onun adı ermiştir.
  • Ermiş kelimesi Türkçe bir kelimedir.
  • Hangi anlama geliyor? Ruhunu Allah’a erdirmiş, Allah’a ulaştırmış bir insanı temsil ediyor ermek.

Biliniz ki hepiniz, ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a göndermekle mükellefsiniz. Hepinizin üzerine Allahû Tealâ bunu farz kılmış. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişler. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde diyor ki: 39/ZUMER-18 : Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri). “Onlar sözü dinlerler ve sözün (kavlin) en güzeline (ahsen olanına) tâbî olurlar. Onlar hidayete ermiş olanlardır.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Hidayete ermek, hangi açıdan bir muhteva taşır acaba? Ermek açısından, Allah’a ulaşmak açısından hidayetin ne olduğunu açıklıyor Allahû Tealâ. Âli İmrân-73: 3/ÂLİ İMRÂN-73 : Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

  • Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler).
  • Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır.
  • İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz’in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir.

Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm’dir (en iyi bilendir). “innel hudâ hudallâhi.” “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak var ya, işte o hidayettir.” Bakara Suresi 120. âyet-i kerime: 2/BAKARA-120 : Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.

“inne hudâllâhi huvel hudâ: Muhakkak ki Allah’a ulaşmak var ya, işte o hidayettir.” Birincisi, Âli İmrân-73’te Allahû Tealâ diyor ki: “inne: Muhakkak ki. “el hudâ: Hidayet. “hudâllâhi : Allah’a ulaşmaktır (yani Allah’a ermektir).” İkincisinde Allahû Tealâ diyor ki: “inne : Muhakkak ki.” “hudâllâhi : Allah’a ulaşmak.” “huve : İşte o.” “el hudâ: Hidayettir.” Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, işte Yunus’un “Gel dosta gidelim gönül.” dediği bu olay; ruhu Allah’a ulaştırmak, vasıl etmek, ruhun Allah’a ermesi, kişinin ermiş olması, vuslata ermesi.

  • Demin gördük ki bütün sahâbe hidayete ermişler; ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak şerefine ermişler.
  • Allah’ın kesin bir farzını yerine getirmişler.
  • Farz mı? Ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak farz mı? Hadi âyetleri bir gözden geçirelim şöyle beraberce, Kur’ân-ı Kerim içerisinde bir gezintiye çıkalım.

Ne diyor Allahû Tealâ Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde? 39/ZUMER-54 : Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne). Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin).

  1. Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
  2. Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu : Üzerinize azap gelmeden önce (kabir azabı gelmeden önce) Allah’a dönün (ruhunuzu Allah’a döndürün, ulaştırın) ve Allah’a teslim olun.” “summe lâ tunsarûn(tunsarûne): Yoksa sonra yardım olunmazsınız.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse teslimler ayrı hüviyetler taşır. Önce ruhunuzu Allah’a ulaştıracaksınız ve O’na teslim edeceksiniz. Sonra fizik vücudunuzu ahsen kılacaksınız, muhsinlerden olacaksınız; onu da Allah’a teslim etmiş olacaksınız. Sonra nefsinizdeki bütün afetleri yok edeceksiniz.

Nefsinizi de ahsen kılıp Allah’a teslim edeceksiniz. Daha sonra da iradenizi Allah’a teslim edeceksiniz. Böylece bir bütünü oluşturacaksınız, teslimler tamamlanacak. Görüyorsunuz ki birinci teslim ruhunuzun Allah’a teslimi, ermiş olmanız, evliya olmanız. Ve insanlara sorarsanız: “Evliyalık nedir, evliya var mıdır?” diye; size derler ki: “Eskiden varmış.

Hani türbelere gidersiniz ya!” derler, “Öyle bir yatır var orada. Bilmem kaç yüz sene evvel öyle birileri yaşamışlar.” “Peki, zamanımızda olabilir mi?” sualinize: “Bu zamanda evliya mı olurmuş?” derler. “Onlar o zamanlar evliya olmuşlar. Artık dünyada evliya falan yoktur.” derler.

Oysaki Allahû Tealâ’nın evliyası, Âdem (A.S)’dan başlayarak her devirde var olmuştur. Olmaması söz konusu değildir. Mutlaka her toplum içinde Allah’ın evliyaları mutlak olarak vardır. Öyleyse Allah’a ermek, Allah’a ulaşmak kişiyi Allah’ın velîsi yapar. Evliya; velîler demek, çoğul bir kelime. Velî ise dost demek.

Evliyaullah, Allah’a dost olan kişi demek. Allah’a dost olmak; işte dostlukların en güzeli sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım. Dostlukların en güzeli Allah ile dost olmaktır. Hadi biz de Yunus gibi söyleyelim: “Gel dosta gidelim gönül.” Dosta gitmek, dostu görmek ve mutluluğu yaşamak hepinizin hakkı.

Allahû Tealâ bu hususu; dost olmayı Allahû Tealâ’ya, Allah’a ulaşmayı, Allah’a ermeyi, ermişlerden olmayı, erenler yolundan ermeye gitmeyi hepimize farz kılmıştır. Sadece bir âyet-i kerime söyledik; Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesi. Bitiyor mu? Hayır, bitmiyor. Allahû Tealâ Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: 30/RÛM-31 : Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O’na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın. ” munîbîne ileyhi ve vettekûhu: O’na dön (Allah’ a dön, Allah’a ulaş, ruhunu Allah’a ulaştır) ve böylece takva sahibi ol.” Gerçekten ruhumuzun Allah’a ulaşması bizi takva sahibi kılar.

Zumer-54’te ” ve enîbû. ” diyen Allahû Tealâ, aynı kökten gelen “m unîbîne ” kelimesini kullanıyor burada. Dönüş; Allah’a yönelmek, Allah’a ulaşmak anlamında bir kelime. Öyleyse ikinci bir farz olayla karşı karşıyayız. Allahû Tealâ Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde de Allah’a dönmemizi, Allah’ın Zat’ına ruhumuzu ulaştırmamızı üzerimize farz kılmış.

Burada bitiriyor mu Allahû Tealâ konuyu? Şüphesiz ki hayır, Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde diyor ki: 89/FECR-28 : İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten. Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak! ” irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et (Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş).” Üzerimize Allahû Tealâ, ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı 3.

  1. Defa farz kılmış Allahû Tealâ.
  2. Allahû Tealâ bununla da kalmıyor, farzları devam ettiriyor, diyor ki: 51/ZÂRİYÂT-50 : Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
  3. Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının).
  4. Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.

“fe firrû ilâllâh(ilâllâhi): O’na (Allah’a) firar et (Allah’a kaç, Allah’a sığın).” Zâriyât-50: Ruhun Allah’a kaçışı ve Allah’a sığınması. Biliyor musunuz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ruhunuz hepiniz için bir emanettir. Ahzâb Suresinin 72.

  1. Âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: 33/AHZÂB-72 : İnnâ aradnâl emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).
  2. Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik).
  3. Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular.

Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir. “Biz emaneti yerlere, göklere ve dağlara teklif ettik. Onlar emaneti kabul etmediler. İnsana teklif ettik, insan emaneti yüklendi. Dağlar, yerler ve gökler emanetten korktular.” diyor Allahû Tealâ, “Onu yüklenmekten korktular.” diyor.

“Ama insan yüklendi.” diyor, “Çünkü insan cahildir ve nankördür.” diyor Allahû Tealâ. İşte bu cahillik ve nankörlük nefsimizin iki tane afeti. Bu afetler söz konusuysa teklif geldiği zaman insanoğluna; mekân olan fizik vücut da var, onun içindeki rehine olan nefsimiz de var. Bütün nefsler rehinedir.74/MUDDESSİR-38 : Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar). “kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.” diyor Allahû Tealâ,”Bütün nefsler rehinedirler.” Ama ruh, o bir emanettir. Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Biz, insana ruhumuzdan üfürdük.” diyor.32/SECDE-9 : Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

  1. Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı.
  2. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
  3. Allahû Tealâ ruhundan bize bir üfürükle emaneti ruhumuzu üfürmüş.
  4. Hepinizde bir emanet var, ruhunuz; Allah’a mutlaka dönmesi gereken bir emanet.

Sözüme dikkat edin: Ölümden sonra değil. Herkesin ruhu ölümden sonra Allah’a ulaşır. Cehenneme gideceklerin de hepsinin ruhu Allah’a ulaşır ölümden sonra. Allah’a ruhunu ulaştırmış olanların da ruhu, ölümden sonra bir defa daha Allah’a ulaşır. Öyleyse iki grup insan var: Ruhu Allah’a bir defa ulaşan insanlar; bu ölümden sonradır.

Onlar dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilememişlerdir ve sırf bu sebeple cehennemi hak etmişlerdir ve ruhları da Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için Allah’a geri dönmemiştir. Ölümle birlikte vücutlarındaki ruh, fizik vücutlarının manyetik alanı (elektromanyetik alanı) sona erdiği için, mitokondriler artık elektrik üretemedikleri için -ölümle birlikte elektro manyetik alanlar sona erer- fizik vücudumuzun ruhumuzu ve nefsimizi kendisine çekimi sona erer.

Hem nefs hem de ruh, bir sigara dumanı gibi vücudumuzu terk ederler ve başımızın üzerinde sağ tarafımızda ruhumuz, sol tarafımızda nefsimiz yere paralel bir durum alırlar. Bizi öldüren ölüm melekleri ruhumuzu alıp yedi katlık bir yolculuğa çıkarlar Allah’a doğru.

  1. Varlıklar âleminin sonuna kadar, yedinci katın yedinci âleminin son noktası olan Sidretül Münteha’ya kadar beraberce çıkarlar.
  2. Azrail (A.S) daha yukarı çıkamaz veya onunla birlikte olan ölüm melekleri daha yukarı çıkamaz.
  3. Yedinci gök katında Sidretül Münteha’da kalırlar.
  4. Ama ruh yolculuğunu tamamlar.
  5. Dikey bir yolculukla Sidretül Münteha’dan Allah’a doğru yola çıkar, Allah’ın Zat’ına ulaşır ve Allah’ın Zat’ında kaybolur, yok olur.

Buna ‘ifnâ olmak’ diyor Kur’ân-ı Kerim. Allah’ta ifnâ olan (yok olan) kişi için Allahû Tealâ “fenâfillâh” diyor. “Allah’ta ifnâ olan, Allah’ın Zat’ında yok olan.” diyor. Kim ermişse o, Allah’ın Zat’ında yok olan kişidir. Allahû Tealâ Lokmân Suresinin 15.

  • Âyet-i kerimesinde diyor ki: 31/LOKMÂN-15 : Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
  • Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol.

Bana yönelenlerin (ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim. “vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye): Kim Bana dönmüşse (kim Bana ulaşmışsa) sen de onun yoluna tâbî ol (onun yoluna uy; aynı yolu, Sıratı Mustakîm’i takip ederek sen de Bana ulaş).” diyorAllahû Tealâ.

Burada da “enâbe” kullanmış Allahû Tealâ. “munîbîne” kelimesi, “enîbû” kelimesi, “inâbe” kelimesi, üçü de aynı kökten geliyor; Allah’a dönmek, ulaşmak, inâbe olmak, vasıl olmak, yönelmek. Bütün bu mânâlar, bu kelimenin içerisinde.1.âyet, Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesiydi.2. âyet, Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesiydi.3.

âyet, Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesiydi.4. âyet, Zâriyât Suresinin 50. âyet-i kerimesiydi.5. âyet de şimdi söylediğimiz, Lokmân Suresinin 15. âyet-i kerimesi.6. âyet, Yûnus Suresinin 25. âyet-i kerimesi: 10/YÛNUS-25 : Vallâhu yed’û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat’ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır. “vallâhu yed’û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).” “Allah selâm yurduna (yani teslim yurduna) davet eder. Kimi oraya ulaştırmayı dilerse onu (yani teslim yurduna ulaştırmayı dilediği kişiyi) Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” diyor Allahû Tealâ.

Sıratı Mustakîm’in ne olduğuna baktığımız zaman, davetin Allah’ın Zat’ına olduğu kesinleşiyor. Nisâ Suresi 175. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor: 4/NİSÂ-175 : Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

  • Böylece Allah’a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenleri) ve O’na (Allah’a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîm”e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).
  • Im Allah’a sarılmayı dilerse, Allah onu rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onu Kendisine ulaşan (Allah’a ulaşan) Sıratı Mustakîm’e vâsıl eder.” diyor.

Demek ki Sıratı Mustakîm; Allah’a ulaştıran yol, bu yolun adı. En’âm Suresinin 87 ve 88. âyetleri de aynı hususu söylüyor. Allahû Tealâ diyor ki: 6/EN’ÂM-87 : Ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim, vectebeynâhum ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).

  1. Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik.
  2. Ve onları Sıratı Mustakîm’e (Allah’a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık).6/EN’ÂM-88 : Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ibâdihî, ve lev eşrakû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
  3. İşte bu Allah’ın hidayetidir.

Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi). “Biz, onların babalarından, oğullarından, evlâtlarından, kardeşlerinden seçeriz. Onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız. O Sıratı Mustakîm ki onunla Biz insanları hidayete erdiririz.” diyor Allahû Tealâ, “Kendimize ulaştırırız.” diyor.

  • İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, 6.
  • Âyet-i kerime; ruhumuzun Allah’a dönmesini farz kılan 6.
  • Âyet-i kerime Yûnus Suresinin 25.
  • Âyet-i kerimesi.
  • Ermiş olmayı farz kılıyor Allahû Tealâ üzerimize; erenler yolundan Allah’a ermek.
  • Tek bir yol; adı Sıratı Mustakîm.

Ruhumuzu Allah’a ulaştıran yol. Ve Yûnus Suresinin 25. âyet-i kerimesinde o tek yola ulaştıracağını söylüyor Allahû Tealâ, daveti kabul edenleri. Kim daveti kabul ederse Allahû Tealâ onların Kendisine ulaşmasını ister, mutlaka Kendisine ulaştırır. Bunun için onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

Allahû Tealâ Zumer Suresinin affedersiniz, Ankebût Suresinin 5. ve 6. âyetlerinde diyor ki: 29/ANKEBÛT-5 : Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu). Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır).

Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.29/ANKEBÛT-6 : Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne). Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).

  • Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin : Kim Allah’a ulaşmayı (ruhunu ölmeden evvel Allah’a mülâki kılmayı, vâsıl etmeyi, erdirmeyi, ulaştırmayı) dilerse, Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir.” diyor.
  • Işinin dilemesine bağlı.
  • Işi dilerse mutlaka ruhu Allah’a ulaşıyor.
  • Böyle olan insanlara, Allah’a ulaşmayı dileyen insanlara Allahû Tealâ “âmenû olanlar” diyor.

Âmenû olmak öylesine geniş spektrumlu bir konu ki; âmenû olmak 7 tane safhada, 7 tane cenneti içeriyor. *Evvelâ âmenû oluyorsunuz, Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz; bir. *Mürşidinize ulaşıp ona tâbî oluyorsunuz ve böylece ruhunuz Allah’a doğru yola çıkıyor; ikinci defa âmenû oluyorsunuz.

Ruhunuz Allah’a ulaşıyor; üçüncü defa âmenû oluyorsunuz. *Fizik vücudunuz Allah’a teslim oluyor; dördüncü defa âmenû oluyorsunuz. *Nefsiniz Allah’a teslim oluyor; beşinci defa âmenû oluyorsunuz. *İrşada ulaşıyorsunuz; altıncı defa âmenû oluyorsunuz. *İradenizi Allah’a teslim ediyorsunuz; yedinci defa âmenû oluyorsunuz.

Ve her bir âmenû oluşta bir gök katına, her bir âmenû oluşta bir cennet katına ulaşıyorsunuz. Böylece 7 defa âmenû olan insanlar, 7 defa cenneti değiştirdiler ve 7. âmenû olanlar; bihakkın takvanın, hakka tukatihi takvanın sahibi olanlar peygamberlerle, sıddîklerle, şehitlerle, Allah’ın has kullarıyla beraber haşrolunurlar, aynı cennete girerler.

Nisâ Suresi 69. âyet-i kerime: 4/NİSÂ-69 : Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ(rafîkan). Ve kim, Allah’a ve Resûl’e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah’ın kendilerine ni’met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler.

Ve işte onlar ne güzel arkadaştır. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ruhunuzu Allah’a ulaştırmanın 7. defa farz kılındığı âyet-i kerime, Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 73/MUZZEMMİL-8 : Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş. “vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen): Allah’ı İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek (değişerek) Allah’a ulaş.” “Allah’a ulaş.” diyor Allahû Tealâ, “Allah’a geri dön; Allah’a ulaş. Rabbinin İsmi’yle zikrederek ulaş.” diyor.

Âyet son derece açık bir şekilde: “Zikir olmazsa Allah’a ulaşamazsın.” diyor. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, nefs tezkiyesiyle nefsinizin kalbindeki afetlerin yarısını yok edebildiğiniz zaman, 7 defa %7 nur birikimini; huşûdaki %2’yle beraber %51 nur birikimini sağlarsınız (fazilet birikimini sağlarsınız).

  1. Nefsinizin kalbinde yarıyı geçersiniz.
  2. Bu demektir ki şeytanın nefsinizin kalbindeki tesir sahası %100’den %50’nin altına, %49’a düşmüştür.
  3. Her %7 nur birikiminde ruhunuz Allah’a doğru yaptığı yolculukta birer gök katına ulaşır.
  4. Bir başka ifade ile ermiş olmanız, vuslata erebilmeniz; ruhunuzu Allah’a ulaştırıp O’na teslim edebilmeniz -ki üzerinize 11 defa farz kılınmıştır- nefsinizin tezkiyesine bağlı, temizlenmesine, arınmasına, afetlerinin yarısından daha fazlasının yok olmasına ve yerlerini Allah’ın faziletlerinin almasına bağlıdır.

Ne zaman irşad makamına ulaşırsanız Allah kalbinizin mührünü açar, içindeki küfür kelimesini alır ve kalbinizin içine îmân kelimesiniz yazar. Böylece mü’min olmak şerefine erersiniz. Allah’a ulaşmayı diledikten sonra, Allah size tam 10 tane ihsanda bulunacaktır.

Bu ihsanlarla mürşidinize ulaşacaksınız ve nefs tezkiyesine başlayacaksınız. Bir rehine olan nefsiniz, ancak nefs tezkiyesiyle, neticede de tasfiyesiyle Allah’a teslim olacaktır ve nefsinizin Allah’a teslimi sadedinde ne zaman sizin zikriniz 33 bine ulaşırsa; ruhunuz Allah’a vâsıl olacaktır. Allah’ın Zat’ına ulaşacaksınız, ermişlerden olacaksınız.

Nefsinizin kalbi kapkaranlık, zifiri karanlık bir gece iken alacakaranlığa dönüşecek. Karanlıklardan daha çok nurlar nefsinizin kalbinde olacak, %50’den daha fazla. İşte burası ermiş olduğunuz noktadır. Erenler yolunun sizi Allah’a ulaştırdığı noktadır.

Erenler yolu, Kur’ân-ı Kerim’deki adıyla Sıratı Mustakîm’dir. Sırat; yol demek. Mustakîm; istikametlenmiş; istikamet kazanmış yol, istikamet üzere olan yol. Acaba bu yol nereye istikamet üzere? Allah’a. Ruhunuzu Allah’a ulaştıran bir yol, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Bu yol Allah yoludur, erenlerin yoludur.

Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesiyle gördük ki; 7 defa Allahû Tealâ üzerimize ruhumuzun Allah’a ölmeden evvel ulaşmasını farz kılmış.9. farzı Şûrâ Suresinin 47. âyet-i kerimesiyle tahakkuk ediyor, diyor ki Allahû Tealâ: 42/ŞÛRÂ-47 : İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).

Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz). “Üzerinize o değiştirilmesi mümkün olmayan gün (yani ölüm günü) gelmeden önce Allah’a dönün ve Allah’a ulaşın.” “Allah’ın davetine icabet edin.” şeklinde ifade etmiş.

Bunun mânâsı: Allah’a dönmek, Allah’a ulaşmak. Nerden çıkartıyoruz? Çünkü demin gördük ki Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 25. âyet-i kerimesinde: “Allah selâm yurduna davet eder (teslim yurduna davet eder, selâmet yurduna davet eder, Kendi Zat’ına davet eder).

  1. Imi oraya ulaştırmak isterse Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” Davet, kesinlikle Allah’ın Zat’ınadır.10/YÛNUS-25 : Vallâhu yed’û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
  2. Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat’ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.
See also:  Retweet Ne Demek?

Öyleyse davet, Allah’ın Zat’ınadır. İşte Şûrâ Suresinin 47. âyet-i kerimesi: “Üzerinize o değiştirilmesi mümkün olmayan gün (ölüm günü -ne bir dakika ileri alınır ne bir dakika geri alınır-) gelmeden önce Allah’ın davetine icabet edin.” diyor. Allah’ın davetiyse gördüğünüz gibi Allah’ın Zat’ına.

  1. Bu, erenlerden olmanız için 8. farz.9.
  2. Farz, Allah’a dönüşün farz olduğunu, Allahû Tealâ’nın bir emri olduğunu açık bir şekilde ifade ediyor.
  3. Allahû Tealâ Ra’d Suresinin 20 ve 21.
  4. Âyetlerinde şunları söylüyor: 13/RA’D-20 : Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
  5. Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler).

Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.13/RA’D-21 : Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi). Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar.

  • Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
  • Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka), vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale.” Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler.” Ne demek Allah’ın ahdini yerine getirmek? Ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmek.

Allah’ın vasiyeti, Allah’ın ahdi 4 tane teslim içeriyor. Bu 4 tane teslimden birincisi; ruhu Allah’a ulaştırıp Allah’a teslim etmektir. İşte ruhunuzu Allah’a teslim etmeniz, Allahû Tealâ tarafından 8. defa burada farz kılınmış. Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar, Allah ile olan ahdlerini yerine getirirler (ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ederler).

  1. Onlar böylece (bu sebeple) misaklerini nakzetmezler (yani ruhlarını Allah’a ulaştıracaklarına dair Allah’a verdikleri yemini nakzetmezler).” Bu yeminin adı misak; ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması; bizim yeminimiz.
  2. Allah’a ezelde yemin vermişiz.
  3. Üç yeminimiz var: Yemin, misak ve ahd.
  4. Ruhumuzun Allah’a ölmeden evvel ulaştırılması konusunda Allah’a verdiğimiz yeminin adına “misak” diyor Kur’ân-ı Kerim.

Fizik vücudumuzun Allah’a kul olmak suretiyle Allah’a teslim olması konusunda Allah’a verdiğimiz yeminin adına “ahd” diyor. Nefsimizin Allah’a teslim olması konusunda Allah’a verdiğimiz yemine ise Allahû Tealâ “yemin” diyor. Böylece yeminimiz, misakimiz ve ahdimiz söz konusu.

  • Ezelde, A’râf-172, Allahû Tealâ diyor ki: 7/A’RÂF-172 : Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
  • Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu.

(Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.” “Biz âdemoğullarını, onların sırtlarından onların zürriyetlerini çıkararak topladık ve onlara dedik ki: ! e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ kâlû belâ: Dediler ki: Evet.

  • Evet, dediler.
  • Sen bizim Rabbimizsin).” Bundan sonra ne olduğunu Mâide Suresinin 7.
  • Âyet-i kerimesinde anlatıyor Allahû Tealâ.
  • Allahû Tealâ diyor ki: 5/MÂİDE-7 : Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir. “Ben sizin Rabbiniz olduğuma göre ey nefsler! Sizlerden yemin istiyorum, Bana teslim olacağınıza dair.

  • Ey ruhlar! Sizlerden misak istiyorum, Bana teslim olacağınıza dair.
  • Ey fizik vücutlar! Sizlerden ahd istiyorum, Bana teslim olacağınıza dair.
  • Sözlerimi işittiniz mi?” diyor.
  • Diyoruz ki: ” semi’nâ: İşittik.”Allahû Tealâ da buyuruyor: “Öyleyse itaat edin.” Nefslerimiz yemin veriyor, ruhlarımız misak veriyor, fizik vücutlarımız da ahd veriyor Allah’a teslim olacaklarına dair.

Allahû Tealâ diyor ki: “İtaat ettiniz mi?” Hepimiz cevap veriyoruz: ” ata’nâ: İtaat ettik.” Yeminimizi, misakimizi ve ahdimizi verdik. Allahû Tealâ diyor ki: “Bunları yerine getirmeyi ve bundan daha ötesini de yerine getirmeyi üzerinize vasiyet ettim.” diyor, “Üzerinize farz kıldım.” diyor.

Bu üç tane yeminin ötesinde, irademizi de Allah’a teslim etmek Allah’ın vasiyetinde meknuz; onun içinde, içerisinde mevcut. İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, hepiniz için söz konusu olan şey; Allah’a verdiğiniz yemini, misaki ve ahdi yerine getirmek, daha sonra vasiyetin gereği olan iradenizi de Allah’a teslim etmek.

Biz erenlerden olmanın standartlarını veriyoruz sizlere şimdi. Erenlerden olmak; ruhunuzu Allah’a erdirdiğiniz zaman Allahû Tealâ’nın size verdiği evliyalık payesine, Allah’ın dostu olmak şerefine nail olmanızı ifade eder. İşte Allahû Tealâ Ra’d Suresinin 20.

âyet-i kerimesinde: “Onlar Allah ile olan ahdlerini ifa ederler.” buyurduktan sonra, “Böylece misaklerini nakzetmezler (bozmazlar).” ifadesinden sonra diyor ki: ” vellezîne : Ve onlar.” “yasılûne : Vâsıl ederler, ulaştırırlar.” “mâ : Şeyi.” “emerallâhu : Allah’ın emrettiği şeyi (ruhlarını).” “bihî : O’na (Allah’a).” “en yûsale : Ulaştırmayı.” “Onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.” diyor.

Âyet-i kerime son derece net olarak, ruhun Allah’a ulaştırılmasının üzerimize farz olduğunu ve bunun da misak olduğunu, misakimiz olduğunu ifade ediyor. Ve Allahû Tealâ aynı âyet-i kerimede Allah’ın ahdini de yerine getirmelerinden bahsediyor bazı insanların.

  1. Onlar ruhlarını Allah’a teslim etmekle kalmıyorlar, ruhlarını da vechlerini de nefslerini de Allah’a ulaştırıyorlar.
  2. Allah’a ulaştırıyorlar demek doğru olmaz; teslim ediyorlar.
  3. Çünkü Allah’a ulaşan sadece ruhumuzdur.
  4. Ruhumuz Allah’a aittir.
  5. Allah’tan bize verilen bir emanettir, onu tekrar Allah’a kendi irademizle iade edip Allah’a ulaştırmak, teslim etmek için bize emanet olarak verilmiştir.

İşte bu emanetin Allah’a dönmesi, Allah’a ulaşması söz konusu, Allah’a teslim edilmesi söz konusu. Vuslata nail olmak, Allah’a ermek; işte bu o. Görüyorsunuz ki; Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği ruhumuz. Biz de bunu Allah’a ulaştırmak mecburiyetindeyiz.

  • Bir emir, bir farz.8. farz.9. farz.8.
  • Farz bir evvelki farzdı.
  • Allah ne diyordu? Diyordu ki Şûrâ Suresinin 47.
  • Âyet-i kerimesinde: “Üzerinize mutlaka gelecek olan; önlemeniz mümkün olmayan o gün, ölüm günü gelmeden önce Allah’ın davetine icabet edin.” Bu, 8. farzdı.
  • Şimdi söylediğimiz, Ra’d Suresinin 21.
  • Âyet-i kerimesi ise bunun bir emir olduğunu kesinleştiriyor.

Bu da 9. âyet-i kerime. Direkt olarak bunlar üzerimize farz kılınmış 9 defa. Ama En’âm Suresinin 152. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: 6/EN’ÂM-152 : Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

“ve bi ahdillâhi evfû.” diyor, “Allah’ın ahdini ifa edin,” diyor, “yerine getirin.” diyor Allahû Tealâ. “Allah’ın ahdini ifa edin,” diyor, “yerine getirin.” Bunun arkasından da diyor ki: “İşte size olan vasiyetimiz budur.” Allah ile münasebetlerinizde Allah’ın ahdi; ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi, irademizi Allah’a teslim etmemizi emreden bir vasiyettir.

  1. Bizim ise Allah’a verdiğimiz yemin, misak ve ahd; ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi Allah’a teslim etmeyi kapsıyor.
  2. Çünkü irademizin teslimi daimî zikre ulaştıktan sonra, nefsimizin kalbinin otomatik olarak müzeyyen olacağı cihetle, otomatik olgunlaşan bir sonuçtur.
  3. Onun için Allahû Tealâ, onun yeminini bizden almamış.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, işte Allah’ın dostu olmanız, bu farzı yerine getirmenizle mümkün; ruhunuzu Allah’a ölmeden ulaştırmanızla; emaneti ehline, sahibine teslim etmenizle. Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 58.

  1. Âyet-i kerimesinde diyor ki: 4/NİSÂ-58 : İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli).
  2. İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî.
  3. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
  4. Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder.

Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir. ” innallâhe ye’murukum en tueddûlemânâti ilâ ehlihâ : Allah, emanetleri ehline teslim etmenizi (sahibine teslim etmenizi) emreder.” Emanetleri ‘emanat’ olarak çoğul kullanan Allahû Tealâ, teslimi tekil kullanıyor.

  • Emanetlerin sahibini, onu da tekil kullanıyor.
  • Yani emanetler çok; ruhumuz, vechimiz, nefsimiz, irademiz ama sahibi bir tane.
  • Onların sahibi Allah.
  • Ve Allahû Tealâ’nın bu istikametteki dizaynını, Allahû Tealâ bizlere emrettiği standartlarda yerine getirmemizi istiyor sevgili kardeşlerim.
  • Ve görüyoruz ki; Allahû Tealâ üzerimize bu hususu En’âm-152’yle 10.

defa farz kılıyor ama bütün yeminlerimiz birden; yeminimiz, misakimiz, ahdimiz; vasiyet etmiş. Bir vasiyet de demin sizlere bahsettiğim, Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde geçiyor. Allahû Tealâ diyor ki: 5/MÂİDE-7 : Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir. “Bunu üzerinize vasiyet ettim.” Hani hepimize: “Bana yemin verin, misak verin, ahd verin.” dedikten sonra Allahû Tealâ diyor ki: “Bunu üzerinize vasiyet ettim.” Yani ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, yetmez vasiyet olduğuna göre, bir de irademizi Allah’a teslim etmemizi Allahû Tealâ üzerimize farz kılmış.

Ruhumuz açısından 11. defa farz oluyor bu, Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesiyle. Üç vücudumuzun teslimi konusundaysa 2. âyet oluyor. Ve üç vücudumuz da üç âyetle üzerimize; üç vücudumuzun teslimi üzerimize farz kılınmış. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, öyleyse hepimiz bir takım farzları yerine getirmekle mükellef kılınmışız.

  • Böyle bir dizayndaAllahû Tealâ’nın bizden bunların gerçekleştirilmesi konusunda, yemin, misak ve ahd aldığını görüyoruz.
  • Allahû Tealâ Muddessir Suresinin 38, 39 ve 40.
  • Âyetlerinde diyor ki: 74/MUDDESSİR-38 : Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.
  • Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).74/MUDDESSİR-39 : İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.74/MUDDESSİR-40 : Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne). Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar. “kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun, illâ ashâbel yemîn(yemîni), fî cennâtin.” “Bütün nefsler rehinedirler iktisab ettikleri dereceleri itibarıyla.

Ama bu nefslerden yeminlerini yerine getirenler (yemin sahipleri ünvanını alanlar), onlar cennette olacaklardır.” diyor Allahû Tealâ. Demek ki nefslerimiz Allah’a yemin vermiş. Ve Allahû Tealâ Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesinde diyor ki: 91/ŞEMS-9 : Kad efleha men zekkâhâ. Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

” kad efleha men zekkâhâ: And olsun ki onlar felâha ererler (cennet saadetinin sahipleridir).” Kim bunlar? Nefslerini tezkiye edenler, temizleyenler, arıtanlar. İşte nefslerimizin Allah’a verdiği, nefsimizi Allah’a bütün afetlerinden kurtararak teslim etmemiz, nefsimizin Allah’a verdiği yemin, yemin adıyla geçiyor Kur’ân-ı Kerim’de.

  1. Ama ruhumuzun yemininin misak adıyla geçtiğini gördük.
  2. Ra’d Suresinin 20.
  3. Âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: 13/RA’D-20 : Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
  4. Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler).
  5. Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

” ellezîne yûfûne bi ahdillâhi.” “Onlar Allah’ın ahdini (yani yeminlerini de misaklerini de ahdlerini de iradelerinin Allah’a teslimini de) gerçekleştirdiler.” diyor Allahû Tealâ. Ve arkasından da bunun misaki yerine getirmek olduğunu söylüyor. Bunlardan bir tanesinin misaki nakzetmemek (bozmamak) olduğunu söylüyor.

  1. Ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).” “Misaklerini bozmazlar.” diyor.
  2. Misaklerini bozmayanların yaptıkları fiilinse, “Onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar (bu misaklerini bozmayanlar).” şeklinde Allahû Tealâ açıklıyor.
  3. Anlıyoruz ki misakimiz; ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmamız.

Yani bugünkü konumuz; Allah’a ermemiz, erenler yolundan ruhumuzu Allah’a ulaştırmamızdır. Sonra mı? Sonra da fizik vücudumuzun ahdi var. Allahû Tealâ Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyetlerinde diyor ki: 36/YÂSÎN-60 : E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.36/YÂSÎN-61 : Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun). Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır. “e lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun), ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).” “Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmayacaksınız diye? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır.

Ve Ben sizden, Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı? İşte bu da Sıratı Mustakîm’dir.” diyor Allahû Tealâ. Demek ki fizik vücutlarımız da Allah’a, fizik vücutlarımızı da Allah’a teslim edeceğimize dair ahd vermiş. Bu ahdin mahiyeti şeytana kul olmaktan fizik vücudumuzun kurtulması ve Allah’a kul olması.

Öyleyse Allah ile olan ilişkilerimizde üç tane yeminimiz var: Yemin, misak ve ahd. Üç ayrı vücudumuzun teslimini içeriyor. Allahû Tealâ ezelde bizden bu yemini, misaki ve ahdi almış. Bunların arasından bugünkü konumuz sadece misak. Ama bütün dört tane teslimden bir tanesi: Ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak ve Allah’ın evliyası olmak, erenlerden birisi olmak.

Olursak ne olur? Bakınız, Allahû Tealâ ne kadar güzel ifade ediyor bunu: Yûnus-62, 63, 64: 10/YÛNUS-62 : E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne). Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi? 10/YÛNUS-63 : Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.10/YÛNUS-64 : Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu). Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez.

İşte O, fevz-ül azîmdir. “e lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne), ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne), lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati.” “O Allah’ın evliyası var ya!” diyor Allahû Tealâ, “Onlara korku yoktur.

  • Onlar mahzun da olmazlar.
  • Onlar âmenû olmuşlardır ve âmenû oldukları için takva sahibi olmuşlardır (yani âmenûlar takvasına, Allah’a teslim olma takvasına ulaşmışlardır).
  • Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır (mutluluklar vardır).” buyuruyor Allahû Tealâ.
  • İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böylece Allah’ın velîsi, Allah’ın dostu olursunuz, evliyaullahtan birisi olursunuz.

Ve Allahû Tealâ bunu üzerinize farz kılmış. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, Allah’ın evliyası olmak; Allah’a ruhunuzu ulaştırmak, O’na teslim etmek; üzerinize gördüğünüz gibi 11 defa farz kılınan bir olgudur. Bütün sahâbe bu hedefe ulaşmışlar sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

Kim hidayeti kuranın dışında ararsa?

“Her kim hidayeti Kuran’dan başkasında ararsa, Allah onu saptırır.” hadisini açıklar mısınız? » Sorularla İslamiyet – Alimlerin kitaplarına önem vermeyelim mi? Değerli kardeşimiz, Hadiste kastedilen Kur’an dışı, Kur’an’a muhalif olan vesilelerdir. Kur’anî olmayan, nurunu Kur’an’dan almayan vesileler insanı dalalete sürükler.

  • Alimlerin görüşleri ve eserleri de Kur’an temelli ise bunlar da birer hidayet vesilesidir.
  • Ancak Kur’an’a uymayan eserler, insanı dalalete götüren vesilelerdir.
  • Hâris el-A’ver anlatıyor: “Mescide uğramıştım, gördüm ki halk, zikri terkedip malâyanî konulara dalmış, konuşuyor. Hz.
  • Ali (radıyallahu anh)’ye çıkıp durumdan haberdâr ettim.

Bana:

“Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?” dedi, Ben: “Evet, dediğim doğrudur.” deyince: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini işittim: “Yakında fitneler kopacaktır.” Bunun üzerine,

“Ey Allah’ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?” diye sordum. “Allah’ın kitabı, Kur’an’dır.” buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur’an’ın özelliklerini şöyle açıkladı:) “Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes’elelerin hükmü vardır.

  1. O, hak ile bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür.
  2. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu saptırır.
  3. O, Allah’ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur.
  4. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir.” “Kur’an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır.

Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, ‘Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur’an dinledik.’ (Cin, 72/1) demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O’nu tatbik eden sevab kazanmış, O’nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O’na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur.” (Tirmizi, Sevabu”l-Kur”an 14, 2908) Mescidde zikir dışında yapılan konuşmalar ahbâr, hikâyât, kıssalar nevinden faydasız şeylerdir.

Kur’ân-ı Kerim mükerrer âyetlerinde bu çeşit malâyanî mevzulara dalmaktan yasaklamıştır: “.Onları daldıkları sapıklıkta bırak oynasınlar.” (En’âm, 6/91) mealindeki ayette olduğu gibi. Hz. Ali (radıyallahu anh)’nin: “Öyle mi yapıyorlar?” sözü, onların davranışının kötü karşılandığını ifade eder. Yani: “Gerçekten söylediğiniz şen’î işi yaptılar mı?” demektir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in haber verdiği “fitne” den maksadın ashab arasında cereyan eden hâdiseler veya Tatarlar’ın çıkışı, Deccâl veya Dâbbetu’l-Arz’ın zuhûru gibi âhir zaman fitneleri olabileceği belirtilmiştir. Ancak, Aliyyu’l-Kârî: “Birincisi dışındakileri kastedmiş olması makam icâbı mümkün değildir.” der.

Kur’ân için “Gâyesiz bir kelam değildir.” şeklinde gelen tavsifin aslı hezl’dir. Hezl, lügat olarak “arzu edilen mânâdan yoksun olan söz” e denir. Kur’ân’la ilgili bu tavsif şu mealdeki ayetten muktebestir: “Hakikaten o (Kur’ân) hak ile (batılı ayırd eden) kat’î bir sözdür, o hezl (gayesiz bir söz) değildir.” (Tarık, 86/13-14).

Tîbî, “Kim akılsızlık edip Kur’ân’ı terkederse.” ibaresini açıklama sadedinde der ki: “Kur’ân’dan, amel edilmesi vâcib olan bir âyet veya bir kelimeyi tekebbür sebebiyle kim amel dışı bırakır veya kıraatını terkederse küfre deşer. Kur’ân’ın yüceliğine inanmakla birlikte acz, tembellik veya zayıflık sebebiyle kıraatı terketmesinde günah yoktur, ancak sevaptan mahrum kalır.” “O, kendine uyan hevaları kaymaktan korur.” ifâdesinden şârihler şu mânaları anlamışlardır: 1.

Işinin hevası Kur’ân’ın getirdiği hidâyete tâbi olursa, düşüklükten kendini korur.2. Kur’an’a tâbi olan hevâ bid’ate düşmekten, sapıtmaktan kendini korur. Yâni Kur’ân’ın hidâyeti sebebiyle hevâ ehli onu meylettiremez.3. Hevâ ehli Kur’ân’ı tebdil ve tağyir edemez (mânasını) saptıramaz. Anak bu mananın muhalifinde, gulât denen sapıklıkta aşırı gidenlerin tahrife, mubtıllerin bâtıl iddialara, câhillerin de yersiz te’villere tevessül edeceklerine işâret vardır.4.

Kaymak diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı izâğa’dır. Bunun metinde “meylettirme” manasına olduğu, binaenaleyh ibâreyi şu şekilde anlatmanın mümkün olduğu söylenmiştir: Kur’ân-ı Kerîm’i, doğru yoldan sapmış hevalar eğriliğe ve sapıklığa alet edemezler, Yahudilerin Tevrat’ı tahrif edip kelâmın yerlerini değiştirince yaptıkları gibi.

Zira Cenâb-ı Hak, onun hıfzını tekeffül etmiş, üzerine almıştır ve şöyşe buyurmuştur: “Zikri (Kitabı) biz indirdik, O’nun koruyucusu da biziz.” (Hicr, 15/9) “Dillerin iltibastan korunması”, Kur’ân Arapça olmasına rağmen, Arap olmayan mü’minler de öğrenmekte, telâffuzda zorluk çekmezler. Zira Cenâb-ı Hak: “Biz Kur’ân’ı senin dilinde indirerek kolaylaştırdık.” (Meryem, 19/97) ve, “Andolsun ki, Kur’ân’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık.” (Kamer, 54/22) buyurmaktadır.

Bundan, Kur’ân’dan başka bir sözün, teşvişe sebep olacak, hakla batıl karışacak şekilde araya sızıp karışmaya yol bulamayacağı, çünkü Kur’ân’ı Allah’ın korumakta olduğu mânası da anlaşılmıştır. Kur’ân’ı Kerim’e beşer sözü karışamaz çünkü onda i’câza delâlet eden ma’sumiyet (korunma) vardır.

  • Alimler ona doyamazlar.” ibâresi “onun künhüne eremezler, sonuna varıp ‘tamamen hallettik artık’ deyip araştırmaya devamdan geri duramazlar” demektir.
  • Yemek yiyenin doyup elini yemekten tamâmen çekme hâli, böylesi bir doygunluk Kur’ân âlimlerinde hâsıl olmaz.
  • Onun hâiz olduğu hakikatlerden bir sonuncusunu keşfettikçe yenilerini aramaya öncekinden daha fazla bir iştiyak duyar.

Bu böyle doymadan, usanmadan devam eder gider. (bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, c.3, Bab: 1, Kur’an’ın Faziletine Dair, Hadis no: 1/412) İlave bilgi için tıklayınız: – Selam ve dua ile.Sorularla İslamiyet : “Her kim hidayeti Kuran’dan başkasında ararsa, Allah onu saptırır.” hadisini açıklar mısınız? » Sorularla İslamiyet

İman yaratılmış mıdır?

Bir insan fiili olarak iman, yapısal açıdan diğer tüm insan fiilleri gibi mahlûktur ve sonradan yaratılmıştır. İmanın tasdik ve ikrar ya da sadece tasdik veyahut sadece ikrar olduğu kabul edilirse onun mahlûk olduğu ortaya çıkacaktır.

Hidayet ehli ne demek?

Ehl-i Hidayet: Hak ve istikamet üzerine hareket eden kimselere denir ki, İslâm dinini kabul eden herkes ehl-i hidayettir.

Hangisi hidayet kavramı ile ilgilidir?

KEHF SURESİ 107-110. AYETLER Page 2 Hidayet kavramı sözlükte; yol göstermek, doğru yola iletmek, gerçeğe ulaştırmak demektir. Dini bir terim olarak ise hem insanla hem de Allah’la ilgili yönü vardır. ➢ İnsanla ilgili yönü ele alındığında, «insanı hidayete ermesi, hidayete ulaşması» gibi anlamlara gelir.

Allah kimi saptırırsa?

Allah, kimi saptırırsa, onun için yol gösterici yoktur. Onları azgınlıkları içerisinde bırakır; şaşkın şaşkın dolaşırlar. Allah’ın şaşırttığını kimse yola getiremez. Allah, bu gibileri kendi azgınlıkları içinde kör şaşkın bırakır

Allah neden dilediğini saptırır?

Allah dilediğini saptırırsa, adalet olur mu? » Sorularla İslamiyet Soran : Anonim – Allah dilediği kulunu mu yoksa dileyen kulunu mu saptırır? – Bakara Suresi 26-27. Ayette rabbimiz ne demek istiyor söyler misiniz? Ben Arapça falan bilmiyorum dolayısıyla Türkçe mealine bakıp da yorum yapmam doğru olmaz.

  1. Allah Bakara suresi 26.
  2. Ayette fasıkları saptıracağından hemen devamından gelen 27.
  3. Ayette ise fasıkların özelliklerinden falan bahsediyor.
  4. Allah’ın burada saptırmadan kastı nedir? – Allah “Fasıkları onlar kafir oluncaya dek saptırırım” mı demek istiyor? – Başka bir ayet meali de şöyle: “.
  5. Şüphesiz Allah dilediğini saptırır.

Dilediğini de hidayete eriştirir. (ey resulüm) artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını şüphesiz bilir.” (Fatır, 35/8) – Bu ayetlere şu şekilde meal vermek uygun mudur, uygunsa bunun tahlili ve izahı nasıl yapılabilir: – Allah sapmayı dileyeni, sapmayı hak edeni (fasıkları) saptırır! Değerli kardeşimiz, Bakara suresi 26.

ve 27. ayetlerin mealleri şöyledir: “Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise ‘Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?’ derler.

Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır.” “Onlar ki, iyice pekiştirdikten sonra da Allah’a verdikleri sözden dönerler, Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnız bunlardır.” (Bakara 2/26-27) Ayetteki, “Allah o misalle, birçok kimseyi saptırır, birçok kimseyi de hidayete iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır.” ifadesi soruya cevap niteliğindedir.

  • Evet, hidayete erdiren de dalalete düşüren de Yüce Allah’tır.
  • Ancak Allah Hakim olduğu için her işinde olduğu gibi dalalete düşürmede de hikmetle hareket etmektedir.
  • Dolayısıyla dalaleti hak edeni dalalete düşürür.
  • Bir başka ifadeyle -soruda da belirtildiği gibi- davranış ve amelleriyle dalaleti isteyeni dalalete düşürür.

“Eğer inkar ederseniz, biliniz ki Allah size muhtaç değildir. Ve O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir günahkar diğerinin günahını çekmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi, Rabbinizedir. Yaptıklarınızı O size haber verir.

Çünkü O, kalplerde olan her şeyi hakkıyla bilendir.” (Zümer, 39/7) mealindeki ayette de ifade edildiği gibi, Allah’ın küfre, dalalete rızası yoktur. Kullarının kafir veya ehl-i dalalet olmasını istemez. Ancak bu dünya, imtihan dünyası olduğu için, dileyen dilediği yolu tercih eder. Allah da onu yaratır.

Bu ayette hidayet gibi dalaleti yaratanın da Yüce Allah olduğu açıktır. Bu hususta başka ayetler de vardır. Örneğin Hz. Musa’nın ifadesi olan: “O ancak senin bir imtihanındır. Dilediğini onunla dalalete düşürürsün, dilediğini de hidayete erdirirsin.” (Araf, 7/155) ifadesinde de dalalete düşürenin de Yüce Allah olduğu açıktır.

Birinin hidayetine vesile olmak ne demek?

Hidayete vesile olmanın mükafatı nedir? » Sorularla İslamiyet – Duyduğum kadarıyla “Bir kişinin hidayetine vesile olan, o kişinin yaptığı tüm güzel işlerin aynısının sevabını alır.” diyordu. – Bu her sevabı için geçerli mi veya onun hidayetine vesile oldukları kişi için de geçerli mi? Değerli kardeşimiz, “Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için, kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” (Buhari 7/3468, Müslim 2406/34) Yüce Allah, kulun mübaşereti ve sebeplere sarılması neticesinde hidayete giden yolda muvaffakiyet lütfedecektir.

  • Bu hususta kula düşen, sebepleri araştırmak, vesilelere sarılmaktır.
  • Ur’ân-ı Kerim, hakka ve hakikate götürecek vesileler aranması konusunda şu teşvikte bulunur: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun.
  • Ur’ân ve kâinat kitabını mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı saygılı olun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın!” (Mâide, 5/35) Efendimiz (s.a.s.) de son nefeslerine kadar hidayet yolunda ashabına ve ümmetine rehberlik etmiştir.

Sonraki devirlerde Nebî’nin (s.a.s.) varisleri olan Allah dostları, erenler ve âlimler farklı yollardan, değişik usullerle Rab’lerine yürümüşler, hakka ve hidayete giden yolda insanlara vesilelik ve kılavuzluk etmişlerdir. Allah Resûlü, bir hayra vesile olan ve hidayete çağrıda bulunanı Allah katında büyük bir mükafatın beklediğini müjdelemektedir: “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmeyecektir.

Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiçbir şey eksilmeyecektir.” (İbn Mâce, Sünnet 14) Yani hayra vesile olan bir müesseseye öncülük etmiş, katkıda bulunmuş veya gelecek nesillerin yetiştirilmesi için eğitim seferberliğine iştirak etmiş bir kimse, bütün bu sa’y u gayretinin neticesini bir gün mutlaka karşısında görecek ve amel defteri hiç kapanmayacaktır.

İnsanların hidayetine vesile olanlar da aynı şekilde dünyevî ve uhrevî mükafata nail olacaklar ve kazandıkları bu yüce vesilelik payesi onlar için tükenmeyen bir sermaye olacaktır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), Hayber’de muharebenin en kritik anlarında Hz.

Ali’yi yanına çağırarak ona sancağı vermiş ve sonrasında çok önemli bir tavsiyede bulunmuştur: “Ey Ali, sen şimdi Hayberlilere iyice yaklaşıncaya kadar sükûnetle ilerle. Sonra onları İslâm’a davet et ve üzerlerine vâcip olan İslâmî esâsları onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan” (Buhari, Megâzî 39) -bir başka vesileyle ifade buyurdukları gibi- “üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır!” (Hudarî, Nûru’l-Yakîn, s.255) Bu da gösteriyor ki, Efendimiz (s.a.s.)’in işaret buyurduğu gibi, gönlünü Allah’ın rızasını kazanma ufkuna yöneltmiş bir mü’min sadece kendi kurtuluşu değil, adanmış bir ruhla bütün bir insanlığın kurtuluşu için çalışmayı kendisine vazgeçilmez büyük bir fazilet ve mesûliyet bilecektir.

Öyle ki, ashabın bu husustaki fedakarlık ve gayretleri dillere destandır. Netice-i kelâm, Yüce Mevlâ hidayeti her halükarda kendi izni ve dilemesine bağlamıştır. O (c.c.) dilemeden ve rıza göstermeden hiç kimsenin hidayet vermesi mümkün değildir. Ancak O’nun lütfu ve inayetiyle hidayete ermek mümkündür.

Bununla birlikte Allah (c.c.) rahmeti ve lütfu gereği, gönderdiği peygamberleri, ilahî vahiyleri, Din’in mukaddeslerini ve sevdiği kullarını hidayetine birer vesile olarak kabul edeceği müjdesini vermiştir. Bu münasebetle Allah Resûlü (s.a.s.) de ömrü boyunca insanların hidayeti için olağanüstü bir gayret ve çaba göstermiştir; göstermiştir çünkü, bir insanın ebedî mutluluk veya azabı bu vazifeyi ifa ve liyakat keyfiyetine bağlı kılınmıştır.

Efendimiz (s.a.s.) insanların hidayete ermesi konusunda o kadar harîs davranmıştır ki, O’nun bu iştiyakı Allah tarafından, “İnanmıyorlar diye nerdeyse kendini harap edeceksin.” diye tadil ve takdir edilmiştir. Zira hidayete erdirmek, Peygamber’in (s.a.s.) salahiyetinde değil, ancak Allah’ın (c.c.) mutlak iradesine bağlı ilahî bir lütuf ve tasarruftur.

  • Resûlüllah’ın nazarında, bir insanın hidayetine vesile olmak, yeryüzündeki en değerli varlıktan daha kıymetli bir hadisedir.
  • Allah Resûlü ashabını böylesine bir adanmışlık ruhu ve vazife şuuruyla terbiye etmiş ve onlara, yeryüzünde hakkı ve hidayeti (Din-i Mübin-i İslâm’ı) herkese ulaştırmaları ufkunu en yüce hedef olarak göstermiştir.

(Prof. Dr. Osman Güner, Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi) Selam ve dua ile.Sorularla İslamiyet : Hidayete vesile olmanın mükafatı nedir? » Sorularla İslamiyet

Hidayet kimlere verilir?

Hidayeti kim verir? Sual: İbni Sebeci biri, (Hidayete ulaştırma hakkı hiçbir peygambere verilmezken Ali’ye verilmiştir) diyor. Bunu nasıl söyleyebiliyor ve Hazret-i Ali’yi Allah yerine nasıl koyabiliyor? CEVAP Hazret-i Ali’ye Peygamber demek, Allah demek küfür olur.

Fakat İbni Sebeci’nin küfre düşmek korkusu olmaz. Onlar yalandan çekinmezler. Eshab-ı kirama yapmadıkları iftira yoktur. (Musa ile Tur dağında Ali’yi gördüm Ali’yi) diyen onlardır. Yani (Ali Allah’tır) diyorlar. Hidayet, İslamiyet demektir. İslamiyet ise Allahü teâlânın gösterdiği doğru yoldur. Onun için hidayete doğru yol deniyor.

Zıddı da, dalalettir, sapıklıktır. Hidayet, hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak görüp doğru yola girmek, dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek, Müslüman olmak demektir. Allahü teâlânın 99 isminden biri olan El-Hâdî, hidayet veren demektir. Bu konuda iki âyet-i kerime meali: (Dilediğini hidayete kavuşturan Allah’tır.) (Sen sevdiğine hidayet veremezsin, dilediğine hidayet veren Allah’tır.) Bir hadis-i şerif de şöyledir: (Hidayet benim elimde değildir.

  1. Saptırmak da şeytanın elinde değildir.) Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır.
  2. Peki, Allahü teâlâ, Peygamber efendimizi niye gönderdi? Bir hadis-i şerif şöyledir: (Allahü teâlâ, beni âlemlere rahmet ve hidayet için gönderdi.) Yani hidayete ermelerine vasıta olmak için gönderdi.
  3. Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vasıtasıyla birçok kişi Müslüman oldu.

Bizim vasıtamızla da bir kişinin Müslüman olması çok büyük sevabdır. Üç hadis-i şerif: (Senin vasıtanla Allahü teâlânın bir kişiye hidayet vermesi, senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.) (Bir kâfirin hidayetine sebep olmak, kızıl develere mâlik olmaktan iyidir.) (Birinin hidayetine sebep olan Cennete girer.) Demek ki Peygamber efendimiz de, ümmeti de insanların hidayetine sebep oluyor, hidayeti veren ise yalnız Cenab-ı Hak’tır.

Allah hidayet versin diye kime denir?

İslami terimler arasında sıkça karşılaşılan hidayet kelimesi, dini terimleri inceleyenler tarafından araştırılıyor. Günlük dilde yer bulan bu kelime zaman zaman yanlış kullanımlara malzeme olabiliyor. Bu nedenle, kelimenin yanlış kullanımını önlemek isteyenler hidayet ne demek, hidayet kelimesinin anlamı nedir, Allah hidayet versin nedir gibi araştırmalarla konuya açıklık getiriyor.

İşte bu kelimenin anlamına ilişkin merak edilenler. – Hidayet kelimesi hem bir özel isim olarak hem de dini bir terim olarak sıkça gündeme gelmektedir. Bu kelimenin anlamı ve derinliği hidayet ne demek, Allah hidayet versin anlamı ne gibi sorularla bu konuyu inceliyor. Bu kelime hakkında merak edilenler haberimizde.

HİDAYET NE DEMEK? Hidayet kelimesi Arapça hdy kökünden türetilen hada “yol gösterdi, kılavuz oldu sözcüğünden evrilmiştir. Hidayat “doğru yolu izleme, doğru yol, İslam” halini alan bu kelime dilimize hidayet şeklinde girmiştir. Aynı kökten türeyen hediye kelimesi dolayısıyla hidayeti ilahi bir hediye olarak yorumlamak da mümkündür.

  • HİDAYET KELİMESİNİN ANLAMI NEDİR? Allah’ın yoluna girme, doğru yolu seçme manalarına gelen hidayet kelimesi Kur’an-ı Kerim’de doğrudan yer almaz fakat bununla ilgili kelimeler sık sık geçmektedir.
  • Hidayete ermek, doğru olanı benimsemek anlamlarına gelen ihtida kelimesi Kuran’da altmış yerde geçmektedir.

Buradan hareketle, hidayet için gerekli olanların başında kişinin kararlılığı ve iradesi gelir. Ayrıca vahye ve peygambere bağlılık da kişinin doğru yolu görmesine birer vesiledir. HİDAYET NEDİR DİNİ ANLAMI? Ayrıca bu ayetlerde hidayetin zıttı olan dalalete düşmenin sebepleri de gösterilmektedir.

İlahi lütuftan mahrumiyet, gaflet, nifak, şeytanın tahrikleri, ahireti düşünmeme gibi durumlar kişi hidayetten uzaklaştırıp dalalete götürür. Allah, hidayete eren kullarını cennetle ödüllendirir ve yanlış işlerden dönerek tövbe eden kullarını yanlış yola girme fırsatı olmayıp sürekli doğru yolda kalanlardan daha çok sever.

Zira yanlışa yanlış diyerek doğru yolu seçebilmek sağlam bir iradenin eseridir. HİDAYETE ERMEK NE DEMEK? Hidayete ermek Hak yoluna girmek, bir kılavuz eşliğinde Allah’ın yoluna girmek, İslamiyet’i kabul etmek gibi anlamlara gelir. Bazen de halihazırda Müslüman olan bir kişinin imanını güçlendirmesi, dünyevi işlere sırtını dönerek kendini tamamen ahirete hazırlaması maksadıyla kullanılır.

Hidayet ve ihlas ne demek?

Selam;❇ Açıklama: HİDAYETİN İKİ ANLAMI VARDIR.1.ANLAMI=Bir kimseye tanrı tarafından gösterildiğine inanılan doğru yol Tanrı yolu hak olan müslümanlık yolu.2.ANLAMI=İslam dinini kabul etmek,müslüman olmak İHLASIN ANLAMI İSE= İHLAS kelime anlamı ise=Yürekten bağlılık ve temiz sevgi demektir.

Allah’ın isimlerinden hangisi hidayet kavramı ile ilişkilendirilebilir?

Kur’ân-ı Kerîm’de birçok yerde Allah’a nisbet edilen hidâyet kavramının kullanılışını göz önünde bulunduran âlimler hâdî isminin mânasını, ‘insana hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan akıl, muhakeme ve zaruri bilgileri veren; ebedî mutluluğunu sağlayacak mânevî yolu ona gösteren’ şeklinde iki noktada