Sabor De Minas

Dicas | Recomendações | Comentários

Irfan Ne Demek?

İrfan sahibi insan ne demek?

İrfanlı olmak ve irfan sahibi olmak aynı anlamları taşımaktadır. İrfan sahibi olmak ve irfanlı olmak ülkemizde cümle içerisinde sıklıkla kullanılır. İrfanlı olmak ve irfan sahibi olmak kişilerin bir olguyu anlama, bilme ve güçlü sezgi yetisi diye tanımlanabilir.

Islam’da irfan ne demek?

Allah ve O’nun sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında mânevî tecrübeyle doğrudan elde edilen bilgi anlamında bir tasavvuf terimi.

İrfan ne demek cümle içinde?

İlahiyat ve tasavvuf alanları başta olmak üzere deyişler ve halk arasında kullanılan fakat anlamı bilinmeyen kelimelerden birisi de irfandır. Günümüzde günlük hayatın içerisinde fazla kullanımı bulunmayan bu kelimenin oldukça eski bir kökeni bulunmaktadır.

Peki, irfan ne demek? – İlim kelimesi ile sıkça kullanılan irfan kelimesi aslında ne anlama geliyor ve TDK tarafından bu konuda nasıl bir anlam yüklemesi yapılmış detayları ile inceleyelim. İrfan Ne Demek? İrfan kelimesi Arapçadan Türkçeye geçmiş olan kelimelerden birisidir. Arapçada ki عرفان ‘bilme, öğrenme, pratik bilgi, usul ve örf bilgisi’ ile عرف ‘bildi, öğrendi, ayırt etti, tanıdı’ anlamlarına gelen kelimelerinde meydana gelmiştir.

Türkçede ilk defa yazılı olarak 1330 yılında Aşık Paşa tarafından yazılan Garip-name isimli eserde kullanılmıştır. O dönemlerde günlük hayatta sıkça kullanılan bir kelime olduğu tahmin edilse de Türkçe yazılı kaynaklarda irfan kelimesi ilk defa bu eserde görülür.

İrfan TDK Kelime Anlamı Eskimiş bir kelime olan irfan Türk Dil Kurumu sözlükleri ve internet adresinde üç anlamda açıklama bulmuştur. Bunlar: ‘anlama bilme’, ‘kültür’, ‘gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziştir. Cümle içerisinde irfan kelimesinin kullanımına göre bu üç anlamdan bir tanesi tercih edilmelidir. Örneğin: ‘O ilim, irfan sahibi birisidir’ cümlesinde ki irfan kelimesi kültür anlamında kullanılmıştır.

Türk Dil Kurumunun vermiş olduğu bu anlamlar dışında çeşitli alanlarda irfan kelimesi farklı anlamları da çağrıştırmaktadır. Özellikle ilahiyat ve tasavvuf alanlarında irfan kelimesine çok daha derin anlamlar yüklenmekte ve bu kelime üzerinden farklı çağrışımlar yapılmaktadır.

İrfan ne kökenli?

Arapça ˁrf kökünden gelen ˁirfān عِرْفَان ‘bilme, bilgi, özellikle pratik bilgi, usul ve örf bilgisi’ sözcüğünden alıntıdır.

İlim ve irfan arasındaki fark nedir?

İlim ve irfanı farklı farklı tarif ediyorlar. Her yiğidin yoğurt yiyişi değişik. Siz nasıl koyarsınız ayrımı? – Irfan Ne Demek Savaş Barkçin’in İlim bilmek, irfan tanımak demektir. Bir şeyin ilmi o şeyle irtibat kurmak, irfanı ise o şeyle dost olmaktır. Bu yakınlık elde edilmedikçe kişi dedikodu yapar durur. “Gerçeği arıyorum” diye felsefe yapan, gerçeğe ermediği müddetçe gerçeğin dedikoducusudur.

  • Bazı şeyleri doğru bilebilir ama asla gerçeğin ne dostu, ne de mahremi olabilir.
  • Aradaki fark tanışlıktan dostluğa gidebilmektir.
  • Aslında “âlim” diye herkese denmez.
  • Ahlâkı olmayan, bildiğini kılmayan, kıldığıyla olmayan âlim değildir.
  • Ahlâk her işte olduğu gibi burada da temel ölçüdür.
  • Işi bilmekten olmaya doğru gidemezse eksik kalır.

Olmak için de önce kendi nefsinin farkında olması gerekir. Âyet ve hadis okurken bile “acaba ben bunu Allah için mi, beğeni almak için mi yapıyorum?” sorusunu sormayı bilmezse yolu şaşar gider. Nefsini kalbinden ayırt edemeyen Allah’ın sadece dedikodusunu yapar.

Felsefede irfan nedir?

Isfahânî’ye göre ‘irfân’ ‘ bir şeyin izini etkilerini tefekkür ederek ve derin düşünerek o şeyi idrak etmek ‘ demektir. Fakat kelimenin kök anlamı, bir şeyin ‘arf’ına, yani ‘kokusuna isabet etmek’ veya ‘yanağına dokunmak’ demektir.

İrfan ne demek Diyanet?

Allah ve O’nun sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında mânevî tecrübeyle doğrudan elde edilen bilgi anlamında bir tasavvuf terimi.

İrfan Türk ismi mi?

İrfan İsminin Anlamı Nedir? İrfan İsmi Kur’an’da Geçer Mi, TDK Sözlük Anlamı Ne Demek? Irfan Ne Demek İrfan İsminin Anlamı Nedir? İsim araştırması yapan kişiler özellikle isimlerin anlamlarına dikkat etmektedir. İrfan ismi de kulağa hoş gelen ve güzel anlama sahip olan bir isimdir. İrfan ismi Arapça kökenli bir isimdir. Bilme, anlama ve sezme gücü manasına gelmektedir.

İrfan İsmi Kur’an’da Geçer mi? İrfan ismi genellikle erkeklerde kullanılan bir isim olsa da bazı kız çocuklarına da verilmektedir. İsimlerin anlamları dışında Kur’an’da geçip geçmediği de araştırılmaktadır. İrfan ismi ise Kur’an’da hiçbir ayette veya surede geçmemektedir. Fakat İrfan ismini çocuklara verilmesinde dinimiz açısından hiçbir sakıncası bulunmamaktadır.

TDK Sözlük Anlamı Ne Demek? Arapça kökenli bir isim olan İrfan isminin anlamı Türk Dil Kurumu sözlüklerinde yer almaktadır. İrfan isminin anlamı Türk Dil Kurumu sözlüklerinde üç farklı şekilde yer almaktadır. İrfan isminin sözlük anlamı şu şekildedir:

  • – Bilme anlama
  • – Kültür etkin
  • – Tasavvufta evrenin sırlarını bilme gücü
  • İrfan İsminin Özellikleri Nelerdir?

Her ismin kendine has bazı özellikleri bulunmaktadır. Bu özelliklere göre araştırma yapan kişiler İrfan isminin özelliklerini merak etmektedir. İrfan isminin özellikleri şunlardır: – İş dünyasında gözlemci kişilerdir. – Dengeli kişilerdir. Her konuda dikkatli hareket ederler.

  1. – Düşünceli ve merhametli bir kişilikleri vardır.
  2. – Arkadaşları ile zaman geçirmeyi çok severler.
  3. – Kendilerinden çok başkalarını düşünürler.

: İrfan İsminin Anlamı Nedir? İrfan İsmi Kur’an’da Geçer Mi, TDK Sözlük Anlamı Ne Demek?

İrfan kelimesi kuranda geçiyor mu?

İrfan İsminin Anlamı Nedir? İrfan İsmi Kur’an’da Geçer Mi, TDK Sözlük Anlamı Ne Demek? Irfan Ne Demek İrfan İsminin Anlamı Nedir? İsim araştırması yapan kişiler özellikle isimlerin anlamlarına dikkat etmektedir. İrfan ismi de kulağa hoş gelen ve güzel anlama sahip olan bir isimdir. İrfan ismi Arapça kökenli bir isimdir. Bilme, anlama ve sezme gücü manasına gelmektedir.

İrfan İsmi Kur’an’da Geçer mi? İrfan ismi genellikle erkeklerde kullanılan bir isim olsa da bazı kız çocuklarına da verilmektedir. İsimlerin anlamları dışında Kur’an’da geçip geçmediği de araştırılmaktadır. İrfan ismi ise Kur’an’da hiçbir ayette veya surede geçmemektedir. Fakat İrfan ismini çocuklara verilmesinde dinimiz açısından hiçbir sakıncası bulunmamaktadır.

TDK Sözlük Anlamı Ne Demek? Arapça kökenli bir isim olan İrfan isminin anlamı Türk Dil Kurumu sözlüklerinde yer almaktadır. İrfan isminin anlamı Türk Dil Kurumu sözlüklerinde üç farklı şekilde yer almaktadır. İrfan isminin sözlük anlamı şu şekildedir:

  • – Bilme anlama
  • – Kültür etkin
  • – Tasavvufta evrenin sırlarını bilme gücü
  • İrfan İsminin Özellikleri Nelerdir?

Her ismin kendine has bazı özellikleri bulunmaktadır. Bu özelliklere göre araştırma yapan kişiler İrfan isminin özelliklerini merak etmektedir. İrfan isminin özellikleri şunlardır: – İş dünyasında gözlemci kişilerdir. – Dengeli kişilerdir. Her konuda dikkatli hareket ederler.

  1. – Düşünceli ve merhametli bir kişilikleri vardır.
  2. – Arkadaşları ile zaman geçirmeyi çok severler.
  3. – Kendilerinden çok başkalarını düşünürler.

: İrfan İsminin Anlamı Nedir? İrfan İsmi Kur’an’da Geçer Mi, TDK Sözlük Anlamı Ne Demek?

Irfan ehli olmak ne demek?

Böyle bir bilgiyle Allah’ı tanımaya ‘mârifetullah’ (el-ilm bi’llâh), bu yolla Allah’ı bilen ve tanıyanlara da ‘ehl-i ma’rifet, ârif, ârif billâh, ehl-i irfân, âlim billâh’ denir.

Irfan nasıl elde edilir?

İRFAN GELENEĞİ / Köşe Yazısı – İsmet TANRIVERDİ İRFAN GELENEĞİ İslam medeniyeti bir ilim,irfan ve kitap medeniyetidir.Medeniyetimizin değerlerinden olan irfan geleneği medeniyet tarihimizde uzun bir geçmişe sahiptir. İrfan, kelime anlamı olarak bilme, anlama, sezme anlamlarına gelir.

Istılahı anlamı ise bilginin sindirilmiş, yaşanılan hal ve hareketlerin tümü olarak ifade edilir. Başka bir tanımla irfan kalpten anladığımız, sindirdiğimiz ve kişinin sorumluluğunu artıran anlayışa denir. Yine irfan, ruhi bir hissediş ve basiretle kazanılan bir davranış halidir. Tasavvuf ehli ise irfanı, “gönlün ve kalbin bilgisi” olarak kabul etmişlerdir.

(1) Aynı zamanda irfanı, ilmin en yüksek noktası anlayışından hareketle dini tecrübe ve imani derinleşme, ince anlayış ve teslimiyet olarak görülmüştür. İrfani bilgi daha çok sezgi, keşf ve ilhamla elde edilen bilgidir. Görerek, yaşarak, tadarak veya tecrübeler yoluyla elde edilir.

  1. İrfan geleneği kendisiniKur’an’a ve sünnete dayandırmıştır.
  2. Daha çok hadis kültürü ve sahabelerin söz ve davranışlarından etkilenerekbeslenmiştir.
  3. Resulü Ekrem (s.a.s)’in hayatı, sünneti, sözleri, yaşadığı haller, ilahi coşku ve heyecanını da irfani işaretler olarak görülmüştür.
  4. Peygamberimiz, peygamberlik görevini aldıktan sonra topluma yönelik, gönderildikleri toplumların kalplerini mamur hale getirmekle görevli tüm peygamberler gibi Allah’tan aldığı hakikatleri insanlara iletmişlerdir.

İbadet anlayışlarını “Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmek. Her ne kadar sen onu görmüyorsanda o seni görüyor ” (Buhari,İman: 37) hadisi ışığında ihsanı tanımlayan,irfan geleneğimizin temel referanslarının kaynağını oluşturur. İslam’ın irfanı, Müslümanların ayetleri okuduğu, üzerinde tefekkür ederek gereklerini yerine getirdiği Kur’an’ ı kerimde ve en güzel örnek olarak model aldıkları Hz.Peygamber (s.a)den kaynaklanıp neşvünema buldukları irfandır.” (2) “İslam irfanı, maddeden manaya, kabuktan öze, zahirden batına, hükümden hikmete ulaştırmayı hedeflemektedir.Bilgilerimizin içselleştirilmesi,derinlik ve mana kazanması,hazmedilmesi, pratiğe aktarılması,kısaca ilmin irfana dönüşerek gönüllerin kemale ermesi irfanın önemini ortaya koyar.İnsan, ilim ve amel arasında kuracağı bağlarla irfanın en yüce mertebesi olan marifetullah’ a adım atar.

İrfana talip olan arif,insanın hakikati ruh,varlık ve âlem hakkındaki tasavvur ve tefekkürüyle de bu yüce gayeye ulaşmayı arzular”. (3) İrfani gelenek, kalbin eğitilmesi,hikmetle donatılması ve nefsin arındırılması,nefsanî arzuların dizginlenmesi,ruhun yüceltilmesinin,imar ve mamur edilmesine çalışılmaktadır.

Gazali, irfan hakkında ” ilim ateşi görmeye;irfan ise o ateşle ısınmaya benzer”şeklinde ifade etmiştir. “İrfanı gelenek İslami düşüncenin daha özel ve daha rafinebir halidir. İrfani geleneğin İslam düşünce içerisindeki konumu, sütun içine dağılmış yağ gibidir.Nasıl ki süt olmadan yağ elde edilemezse,İslam’ın ölçü ve kurallarına uymadan,irfanı geleneğin önerdiği yaşama biçimine ulaşmak da mümkün değildir.

İrfani gelenek, basiret ve feraset üzere hareket etmeyi, hikmetin derinliğine ermeyi, eşyanın künhüne ermeyi perdelemekten kurtulmayı gerektirmektedir.İrfani geleneğin asıl amacı ne keşf ve ne keramet sahibi olmak ne de halk içinde şan ve şöhrete sahip olmaktır.” (4) “İrfan sahipleri arı duru imanları, salih amelleri ve nezaket, zarafet, vakar gibi erdem ve ahlak ilkeleriyle ince ruhlu gönül insanlarıdır.

İrfan ehli edebi, yaşantısı, tefekkür derinliği, düşünce ufku ve kalp safiyetiyle gönül zenginliğine erişmiş kalbi rikkat(naziklik, incelik) ve şefkat dolu kâmil müminlerdir. İrfana ermek ise tevhidin hakikatini idrak etmek, hakkı bilmek ve nebevi hikmeti kuşanmakla mümkün olabilir,” (5) İrfana ilim,iman, akıl ve gönül birlikteliği ile varılabilir.

  • Tevhidin sırrı ile aydınlanan kâmil insanlar için irfan, aşk ateşinin olgunluğunu simgeler.
  • İrfan erbabı Rahmanın sözlerinin kendilerine verdiği feyzde inşatlarını sürdürürler.
  • Ur’an, ariflerin kalbinde ilim ve irfan kemalata ulaşmasına rehberlik eder.Arifler; raiyeti(devlet başkanı)İslam;Mülkü ihsan; fermanı iman;tahtı marifet olan yere otururlar ve Allaha dua ederler.” (6) “İrfan, ruhi bir vakayı dile getirmektedir.Bir bakıma insanın bildiklerinden hareket ederek bilmedikleri hususunda da belli bir kavrayış düzeyine ulaşmasını sağlayan ruhi bir olgudur.Arif, dış maddi şartlardan maddi malumat unsurlarından çok içsel sezgilerine dayanır.” (7) İrfan Bir Mektep Midir? İrfan bir mektep midir?Sorusu sorulduğundaevet cevabını alabiliriz.

Çünkü bu yolda birçok gönül eri kalpleri ve zihinleri inşa etmek için çalışmışlardır.Âlimler,arifler ve veliler diye adlandırdığımız kişiler bu geleneği sürdürerek daha çok dinimizin metafizik tarafıyla ilgilenmişlerdir. “İrfan yolculuğunun büyükleri insanın yaratılışındaki birinci gayenin mutlak anlamda Allah’a kulluk yani ubudiyet, kulluktan maksadın ise kullukta bulunulan hakkın bilinmesi(marifet,irfan)olduğunu vurgulamışlardır.İrfana ermek ve eşyanın hakikatine dair bilgi sahibi olmak oldukça çileli bir yolculuktur.Yolculuğun başlangıcında yolcu öncelikle manevi farkındalık ve uyanış halindedir.

8) İrfan mektebi içe dönük manevi bir arayıştır. Kalbi formatlamaktır.Çeşitli virüsleri vücuttan ve gönülden temizlemektir.”Bunlar iman edenler ve gönülleri Allahın zikriyle sükûneteerenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur,”(Rad: 28) Böylece irfan, iç huzur ve gönül muhabbetinin temel referansı olarak alınmıştır.Aşkı arayan irfan ve hikmeti kendisine yol arkadaşı edinir.

Evliya ve enbiya,ilim ve irfanın hikmeti ile gıdalanır ve ondan haz alır. Dervişliğin en önemli vasfı irfan ve hikmetle hareket etmek ve eyleme geçmektir.

  • İrfan mektebinin gönül inşacıları kalemi ve kelamıyla imar ve ihya eder. Şairin dediği gibi:
  • “Dil ne söylerdi Hüda’nın nutku olma aceb,
  • Aşk odının gör kemalin adı irfandır yanar,
  • Dervişliğin vasfının dimeğe irfan gerek,
  • Marifet yemişin yemeğe insan gerek
  • Gönlüme yapan hemişe ilm ü irfandır benim,
  • Söylediği bu dilimin sırrı Kur’an’dır benim” (9)
  • Sözleri bizlere ilahi aşkın,ilahi kelamın sırrına irfana sarılarak ulaşılabileceğini dile getirir.
  • İlim mi İrfan mı?

İslam medeniyeti ilim, irfan medeniyetidir. İlimsiz bir irfan, irfansız bir ilim tek başına yetersizdir. Birbirlerinden ayrı ve bağımsız düşünülemez. İlim bilgidir, bilmektir; irfan ise anlamaktır. Âlim bilir; arif olanlar bilgiyi derinlemesine anlar. Her ilim irfan olmaz.

Ama her irfan ilim olur. İrfan, kalpten anladığımız, sindirdiğimizbilgidir ve ilave sorumluluk getirir. Yani irfanı, âlimler ilimle inşa ederek, bilgilerihayatına; pratiğine geçirerek eyleme dönüştürür ve irfanı meydana getirir. Âlim olmak için diplomalı olmak şart değildir.Diploma, insanı âlim ve irfan sahibi yapmaz Bu nedenle peygamberimiz “Allah’ım faydasız ilimden sana sığınırım”diyerek ilmin önemine ve hayatımızdaki pratik karşılığına dikkat çekmiştir.Aynı şekilde Yunus Emre de ” ilim,ilim bilmektir,ilim kendini bilmektir.Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır”diyerek ilmin insanın kendisini tanımasında tekâmülleşmesinde önemli olduğunu vurgulamıştır.

“İlim genel bilgileri, irfan ise özel ve ayrıntılı bilgileri ifade eder.İlim karşıtı cehl;marifet ve irfanın karşıtı ise inkârıdır.Bu sebeple ilim kelimesi,irfanın yerini tutamaz.Marifet bilgidir;ancak yaşanılan his ve duygu ile sezilen irfani bilgi ve tanımayı ifade eder.İlim, daha geniş bir alanı,nazar ve istidlal yoluyla öğrenilerek elde edilen her türlü bilgiyi kapsar.

  • Marifet ve irfanın başlangıcı ilimdir.
  • Nitekim arifler: “İlimsiz marifet muhal, marifetsiz ilim vebaldir”demişlerdir.
  • İrfan ehline göre marifet kalp gözüyle ilahi gerçekleri görmek ve gönlü hakka vermektir.Marifet,Allah’ın insan ve âlemle ilgili kapsamlı bilgi demektir.
  • Ancak irfan geleneğinde esas olan marifettullah denen özel bilgidir.

Marifet ve irfan,dille anlatılan ve öğretilen bir şey olmaktan çok sükût ile anlaşılan ve öğrenilen bir husustur.Önemli olan sadece dilin değil, nefesin ve zihnin de susmasıdır.Haktan başkasıyla meşgul olmamasıdır.Sükût,tefekkürü temin ettiği ölçüde marifet tahsil etmenin aracıdır.

Dilin söylediği sözleri kulak anlar,ama gönülden çıkan marifet sözlerini ancak aklı aşmış; gönülsermestliğine ulaşmış aşk ve coşkusu yüksek ehli olan irfan anlar.” (10) Akıl mı İrfan mı? Akıl mı irfan mı sorusuna gelince Kur’an’ı Kerim aklın önemini onlarca ayetle açıklamıştır.Ama tek başına aklı ölçüt almamıştır.

Aklın yanında ilmi,basireti ve irfanın önemini de vurgulamıştır.Aklı hakir gören zihniyete karşı çıkılmıştır.Aklın vahiyle uyumlu, imanı tamamlayan bir değer olduğuna dikkat çekmiştir.İnsanı, diğer yaratıklardan üstün kılan tarafı olarak aklı göstermiştir.Takva bilginin, aklın zemininde oluşur.

  1. Akıl takvayı kontrol eder.
  2. İnsan hakkı ve hakikati akıl ile kavrar.Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.Aklı yok sayan iman sorunlu olup,akıl iman için bir zorunluluktur.
  3. Yani ne akıl iman için,ne de iman akıl için feda edilebilir, birbirini tamamlamaktadır.Bilgi ve akıl doğru kullanıldığında imanı ve irfanı artırır.Çünkü ” Allah’tan en çok korkanların âlimler olduğu ” vurgusu yapılmıştır.Peygamberimiz, âlimlerin,peygamberlerin varisleri olduğunu açıklamıştır.Kur’an’da da ” Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurmu?”(Zümer:9) “Allah’ın kulları içerisinde ondan en çok korkanlar ancak alimlerdir”(Fatır :28) diye buyrulmuştur.”Akıl göz gibidir,aklı olmayan âmâya benzer, vahiysiz akıl ışıksız göz gibidir, olsa da işe yaramaz.

Marifet imanın bir boyutudur.Eğer iman amelsiz, tasdiksiz ve ikrarsız yalnız bilgiyle mümkün olabilseydi, Kur’an yüklenmiş tüm bilgisayarlar mü’min olurdu. İman hem marifet, hem tasdik, hem ikrar ve hem de ameldir. Bu uyum akılda itmi’nan, izan ve irfan; kalpte ihsan, muhabbet ve iken; dilde emn ve selam; amelde ihlâsı ortaya çıkarır.

Vahiy, Peygamber(a.s)de hiçbir kayba uğramadan duyguya, düşünceye, imana, bilgiye ve eyleme dönüşmüştür.” (11) “Oku”(Alak: 1) nidası, fikir ve tefekkür insanın yol haritasını belirlemek için emredilmiştir. Adeta insanın hayat iksiri anlamında şifrelenmiştir. Bu nedenle Kur’an daha çok akla, bilgiye değer vermiştir.İrfan,akıl ve bilgiyle donandıktan sonra ortaya çıkar.

“Akıl aya, marifetgüneşe, ilim de yıldıza benzer. Dünyada güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır,başkası uyanmaz.” (12) Âlim mi? Arif mi? Hikmet sahibi herkes ilim sahibi olur ama arif değildir. Âlim bilendir, arif hem bilen hem de anlayandır.

Kalp gözü kalp kulağıyla algılayabildiğimiz fizik ötesi sezgiler irfan olarak açıklanır. “Hacı Bektaş Veli düşüncesinde arifler suya benzetilmiştir. Zira su temizdir; temiz su herhangi bir kaba girerse o kap suyu döner ve sonunda su gibi arı bir hale dönüşür. Bununla birlikte su içinde ve bulunduğu kapta başka bir şey kalmaz ve birikmez; rengi hemen belli olur;pisliği dışarıda bırakır,arıtır ve arındırır.İlim, hikmet ve irfan bir araya gelince; kalp, akıl ve beden cisim halas olur, kurtulur ve özgürlüğüne kavuşur.” (13) İnsan Karakteri İnşasında İrfani Geleneğin Rolü İrfan geleneği çok çeşitli coğrafyalarda bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.

İrfan, bilgiden çok hal ve hareketleri ifade eder. Daha çok insanın ulviliği, ahlaki kişiliği ve karakterini inşa eder.Bu mekteplerde ortaya çıkan gönül erleri, bilgeler, arifler, yetiştirdiği kitleleri arkalarında sürükleyerek devam ettirmişlerdir. Bugün Anadolu’da birçok isim; Hoca Ahmet Yasevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli ve daha birçoğuinsanların gönüllerini, zihinlerini inşa etmişlerdir.

İslam dirilmeyi, aksiyoner olmayı, hayata ve topluma sarılmayı,toplumun derdiyle dertlenmeyi istemiştir. Kabuğuna çekilmek, miskin yaşamayı ve tembellik etmeyiyasaklamıştır. Toplumsal hareketlere ve değişmelere gözünü kapatmak İslam düşüncesiyle bağdaşmamaktadır. Müslüman hem kendi geleceğini hem de toplumun geleceğini düşünmek zorundadır.Erdemli toplum ancak böyle inşa olur.”Molla, şeyh olmak kolaydır,insan olmak ne kadar zordur” sözüyerinde söylenmiş bir sözdür.

Önemli olan kişilik ve kişiler yetiştirmektir. Bu nedenle kalplerin, zihinlerin,bedenlerin eğitilmesi,inşası büyük önem taşımaktadır. “İnsan bir beşer olarak doğar, büyür.Büyüdükçe bünyesinde bulunan insanlık cevherini geliştirir.O oranda insanlaşır,hayvani boyut olan beden büyütülürken,insani boyut olan ruh geliştirilemezse,insanın insani yönü hayvani yönü yanında çok güdük kalır.Ruh gibi akılda insanı insan eden unsurlardan biridir.

  • Hayvanların aklı yoktur.Onun için onlardan iman etmeleride beklenemez.Hayvanların iradeleri yoktur,onun için ahlaklı olmaları da beklenemez.Bilgi doğru kullanılamazsa sarhoşun elindeki atom bombasına dönüşür.
  • Batı uygarlığı imanı devre dışı bırakarak ilmi sayesinde insanlığı felakete sürüklemiştir.” (14) İrfan geleneği toplumu bir yandan eğitirken diğer yandan bireylerin davranışlarını da eğitip kontrol etmektedir.Bilgimiz irfana dönüşerek gönüllerimizin tekâmülleşmesi sağlanmaktadır.Ancak bu eğitim süreci devamlılık ister.

Çünkü insan daima hata yapar. Tekâmülleşmede son diye bir şey olamaz. ” Ey iman edenler iman ediniz”ilkesi bunun açık uyarıcı kuralıdır. İrfan Geleneğinin Gayesi İrfan geleneğinin gayesi marifetullaha ulaşmaktır. Bu gayeye ulaşmak için çok ibadet ve tefekkür ederek bu yolcuğa çıkılmaktadır.

Maddeden manaya, kabuktan öze ve hikmete ulaşmak hedeflenmiştir. Yüce gayeye ulaşmak için her türlü arınmadan geçerek ilk önce nefsini sonra bedenini sonra zihnini kirlerden temizleyerek manevi bir farkındalık ve uyanış sürecini yaşaması gerekir. Mutlak anlamda Allah’a kul olmanın sorumluluğubilinciyle hareketedilerek Allah’a yakınlaşır.

Bu nedenle İrfan noktasına yükselebilmek için bazı engelleri aşmak gerekir.Bunun için; 1-Dünya engelini aşmak, yani dünyanın geçici olduğunu bilmek ve aldanmamak. Dünyanın güzellikleri ve cazibesi benliğini satın almadan mesafeli durmak.

  1. 2-Allaha samimi kul olmak, ibadetlerini bir bütün olarak aksamadan Allah görüyormuşçasına kulluk etmek, ibadet etmektir.
  2. 3-Riya, gösterişten uzaklaşarak Allah’a ihlâsla yaklaşarak muhlis kul olmak.
  3. 4- İrfan sahibi olmak,yani her türlü bilgi ve davranışlarla tutarlı olmak.
  4. 5- Kibir ve ben egosunu atmak,tevazu göstermek hal ve hareketlerle örnek olmak.
  5. 6- Davasında samimi, heyecanlı olmak,kendi kusurlarını görebilen ve bunun düzeltilmesinin çabasını göstermek.

7-Daha çok Allah’a yalnız olarak ibadet etmek. Allah’a karşı aşkla ibadet ve kulluk etmek.8-Nefsini öldürmek gibi birçok aşamalardan geçmek. Nefsin Arındırılması (Nefsini Bilen Rabbini Bilir mi ?) İrfan geleneğinin en önemli aşamalarından biri nefis tezkiyesidir.

  • Nefisle mücadeleyi büyük cihad olarak görmüşlerdir.Nefis mücadelesi yapanlar çeşitli aşamaları geçerek tekâmülleşir.
  • Böylecetasavvuf geleneğinde bu aşamalardan geçenler vahdeti vücudaulaşır.
  • İrfan geleneği nefis tezkiyesindearınma yolu olarak ilgili ayet ve hadisleri kaynak gösteren şuurla hareket etmişlerdir.

Nitekim Kur’an’ı Kerim’de: ” Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems: 9)”Ey huzur içinde olan nefis!Sen ondan razı o da senden razı olarak rabbine dön “(Fecir:27-28) Fermanıyla kurtuluş yolu olarak nefis tezkiyesi gösterilmiştir.Kur’an’ı Kerim’in birçok ayeti kalbi,ilahi nurun yansıdığı bir ayna olarak gören,nefsanîarzuları, dizginleyerek ruhu inkişaf ettirmeye çalışan irfan geleneği şekillendirmiştir.”İrfanla nefsini tanıyan insan, bir taraftan Allah’a,diğer taraftan insanlara yaklaşır.” (15) “Sufiler için nefis,insanın “Allah ile birleştiği yer,gönül ve düşünce gücü “olarak kabul edilir.

(16) ” Nefis öyle bir alandır ki,kişi onu kendi hâkimiyeti altında tuttuğu sürece iki âlemde de kurtuluşa erecektir. Onu kontrol altına almak ancak reddetmek ve başkaldırmakla başlar. Nefsin sınır tanımayan arzu ve ihtirasları yerine getirildiği zaman insani kimlik ve erdemler insandan uzaklaşır. Ancak ölçülü ve dengeli bir şekilde nefsin muhasebesi ve murakabesi yapıldığı sürece de erdemler ve faziletler insanda tecessüm eder ve onun özü olur ” (17) “Nefsini bilen rabbini bilir” sözü irfan geleneğinin çokça başvurduğu bir reçete olarak görülür.

Nefsini bilen,yani kendisini acz ile noksanlıkla, bilgisizlikle,yoklukla bilen rabbini bilir; yani Rabbini kudretiyle yüceliği ve kemaliyle,bilgisiyle,varlığıyla bilir.” (18) Tarikat, Hakikat, Marifet, Şeriat Sufi geleneği, tarikat-hakikat-marifet ve şeriat ilmin tekâmülleşmesine giden aşamalar olarak kabul etmişlerdir.

Ehli irfanın dindarlık aşamaları olarak kabul edilen tarikat-hakikat ve marifet, şeriatın alternatifi olarak düşünülmemiştir. Âlimler, arifler ve veliler bu kavramlardan hareketle yeni yorumlar ve ictihadlar ortaya koymuşlardır. Ancak bu yorumların Kur’an ve sünnetle çelişmemesine özen gösterilmiştir.

Fakat süreç içinde çeşitli bozulmalar yaşanmıştır.Bu kavramların içine zaman içinde yeni yorumlar katılmıştır. Bu bilgilerin bir kısmı yalan yanlış bilgilerdir.Bazen öyle aşırıya gidilerek şeriatın alternatifi gibi düşünülmüştür. Oysa asıl niyet şudur: “İnsan, şeriatı bilmekle,tarikatı bulmakla, hakikate ulaşmakla ve marifeti tutmakla kemalata ulaşabilir.Tevhidin sırlarına nail olmakla istikametini kaybetmez ve hakiki imanın zirvesine varır.” (19) Beyan – Burhan -İrfan İrfan, burhan ve beyan birbirinitamamlayan bilgi türleridir.Bilgiler vahiy süzgecinden geçirilerek doğru bilgiye ulaşır.

Tek başına sezgi, keşf, rüya, ilim veya akıl yeterli ve objektif bilgi kaynakları değildir. ” İrfan olmadığı zaman burhan katı bir bilimciliğe ve baskı aracına dönüşürken, beyan başkasına hayat hakkı tanımayan bağımsızlığa dönüşmektedir.Buna karşılık burhan olmadan irfan,hurafeler yığınına dönüşerek insanın ayağını gerçeklikten koparmaktadır.İslam medeniyetindeki beyan yönetimine sıcaklığı ve samimiyeti veren irfandır.

Mayasında ülfet ve muhabbet olan irfan,beyandan ayrıldığında beyanın taşlaşmış kalpleri eriten sıcaklığı kaybolur.Peygamberimizin dili ile söyleyecek olursak; “Müslüman ya alim(ilmi bilen ve öğreten)ya alimi dinleyen(öğrenen)yada bunları seven durumundadır”.Bu anlamda beyan,burhan ve irfan birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kuşatmış durumdadır.Bu üç unsur birbirinden ayrıldığı dönemlerde,insan kalitesinde ciddi bir sorun oluşmuş,menfaat kavgaları Müslümanların samimiyetini tüketirken toplumsal bölünmeler, ülfet ve muhabbeti bitirmiştir” (20) “Beyan bilgi sistemi, İslam düşünce havzasının ürettiği orijinal bir bilgi sistemidir.

Yani Kur’an’a dayanmakta olup ayetlerle açıklanmıştır. İrfan bilgi sistemi ise marifete dayanır,aracı keşftir. İrfan, beyandan gelen bilgileri zahir, burhandan gelen bilgileri ise kuru akıl olarak görmektedir.İrfanın bilgi kaynağı beyandır. Burhan bilgi sistemi akla dayanır,aracı mantıktır.Burhan, öncüller ve onlardan zorunlu olarak çıkarılan akıl yürütmedir.

Burhan, İslam kültürüne tercüme yoluyla ve özellikle Aristo kitaplarının tercümesi ile giren ilim ve felsefe evrenidir. Bilgi üretirken daha çok vahiy,akıl, vacib mümkün çiftleri kullanılmıştır.Gazali,Muhasibi(ö.857)ile belirginleşen ve Kuşeyri (ö.1072)ile bir disiplin haline gelen irfan alanında sufileştirmiş,yani irfanı tarikat söylemine eylemine indirgemiştir” (21) İrfansız Eğitim Olur mu? İslam’ın temelinde “oku” emri vardır.Bu okuma serüveni hayat boyu devam eder.”Kalem ve kitaba” and içilen bir inanç sistemi olarak İslam; okumaya,okuyana,okutulana değer vermiştir.

  1. Bir düşünürümüzün ifadesiyle ” Bu din, ilmi iman, imanı ilim olan bir dindir.
  2. Ur’an’ın dörtte biri ilimden,bilimden sözetmektedir ” şeklinde belirtmiştir.
  3. Peygamberimiz de “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden daha değerlidir”diyerek bilginin nekadar önemli olduğunu vurgulamak için söylemiştir.
  4. İrfansız bir eğitim sadece bilgi yüklü bir teknoloji aleti yapmaktan öteye geçmez.

Peygamberimizin ” Allah’ım faydasız ilimden sana sığınırım” nidası ilimin bizim hayatımızı kuşattığı bizi inşa etmesi gerektiği, Allah’a yakınlaştırdığı gerçeğinin dikkate alınması için söylenmiştir. İlim sadece zihnimizi değil gönlümüzü de eğitmelidir.

Albin ferahlığı, ülfeti, muhabbeti, şefkati ilimle irfanla tamamlanır. İlimsiz irfan,irfansız ilim olamaz. İkisi birbirini tamamlayan unsurlardır. İlim imana; iman, irfana ve takvaya götürür. İmana,irfana götürmeyen bilgi zararlıdır.”Bilgilerimiz bizi ahlaklı,imanlı,itidalli, ilmiyle amilli,irfanıyla kâmilli,aklıyla şamil yapmalıdır,

İlim bizi hayatın dışına değil merkezine koyarak aksiyon, misyon sahibi yapmalıdır. Okullarda ya da diğer eğitim yuvalarında sadece teknik bilgiler vererek insan yetiştiremeyiz. Bu nedenle çocuklarımıza pozitif bilimlerinin yanında onları besleyen,büyüten,içselleştiren,derinleştiren, manalaştıran, tekâmülleştiren manevi eğitimde verilmelidir.Bugünkü birçok sorunun temelinde bu manevi eğitimin verilmemesi yatmaktadır.Çocuklar için ilim bir besin kaynağıdır.

Onu sindirmek ve pratik hale getirmek ise irfan olmaktadır. Kısacası irfansız ilim olmaz. İlim meyveside irfandır,erdemdir.Yani ilim,hikmet, irfan yolculuğuna götürür. Marifetin ve irfanın başlangıç noktası ve motor gücü ilimdir. Sonuç İslam medeniyeti bir ilim, irfan ve kitap medeniyeti olduğuna göre bu kadim medeniyeti yaşatacak olan yine kelamdır, kalemdir, ilimdir ve irfandır.

Tüm bu dinamikleri yeniden harekete geçirmeliyiz. İlk emri “oku” olan bu dinin mensupları okumadan, araştırmadan, yazmadan, çizmeden tembellik yaptı. İslam’ın vazgeçilmez kaynakları olan kitap ve sünnete kimisi sırtını döndü, kimisi yanlış anladı ve yorumladı.

  1. Imisi kültürünü, geleneklerini içine katarak din diye millete yutturmaya, pazarlamaya çalıştı.
  2. Imisi miskinlik aracı, “posta bürünme dosta düşmana görünme” yaptı.
  3. Imisi hiçbir değer tanımadan dünya malına taptı, kimisi aklı aşağılayarak devre dışı bıraktı, kimisi aklı dışında hiçbir erdemi, irfanı tanımayarak egoizmin peşine takıldı.

Kimisi ise aklı ve kalbi değil sadece keşfi sezgiyi seçti. Kimilerikendilerini mehdi ilan etti. Kimileri kurancı, hadisçi, sünnetçi, cemaatçi, tarikatçı, tasavvufçu, İslamcı, radikal ve kimileri gelenekçi kesildi. Yani diyeceğim odur ki din elimizde dinciklere ve yamalı bohçaya dönerek paramparça bir inanç sistemi ile bir buhrana ve bulanıma sürüklendi.

  • İslam medeniyeti, içinde bulunduğu kriz ve kırılmaları öncelikle ruh ve gönül âleminde tedavi edip onarmalıdır.
  • Fert ve insanını çağın ve modernizmin açmazların ve cenderesinden kurtarmalıdır.Sonuç olarak İslam medeniyetinin geleceği, geleneğinden kopartılmadan hoşgörü,erdem,ilim ve irfan üzerine bina ve inşa edilmelidir.

Bu yapılmadan bilim ve teknolojideki gelişim ve dönüşüm mekanik ve maddi olmaktan öteye gitmeyecektir. Toplumun ve ferdin cisim ve ruhu, zihin ve kalbi, akıl ve inancı birbirleriyle uyumlu bir harmoni oluşturmalıdır. Böyle bir uyum ve harmoni oluşturmadan inşa edilen her istikbal, ruhunu yitirmiş, mekanik ve maddi bir gelişmeyle sınırlı kalacaktır.

  1. Hoşgörü bilim,erdem ve irfan medeniyeti olan İslam medeniyeti, bu kadim maddi ve manevi-dinamikler şekillendirecek ve ihya edecektir.” (22) Bir düşünürümüzün ifadesiyle: ” Manevi hayat; içine iman, ibadet ve ahlak tohumunun ekildiği bir tarlaya benzer.
  2. Bu tarlanın mutlaka ilimle, irfanla, hikmetle çapalanması, ibadet ve takva ile sulanması gerekir.” (23) Müslümanlar aklını kullanarak geleceği görme basiretini, akılla vahyi birleştirerek yolunu ve istikametini çizebilmelidir.

Çünkü vahiysiz akıl ışıksız ve ama olan göze benzer. Akıl tek başına kılavuzluk yapamadığı gibi akıl olmadan da iman ve irfan kâmil anlamda ortaya çıkmaz. İlmi, irfanı, hikmeti, kalp ve aklı bir araya getirerek özgün ve özgür bir medeniyeti yeniden meydanagetirebiliriz.

Bunlardan hangisini devre dışı bırakırsak amaca giden yolda tökezleriz ve güdük kalırız. Bu saydıklarımızın hiçbirini diğerine feda edemeyiz ve hepsi bizim için hayati ve imani önem taşır. Bizim yapmamız gereken manevi alanı yeniden inşa etmektir. Adı ne olursa olsun bu dine inanan ve bu dini yaşayan kim varsa tek olma düşüncesinden, kibirli olmaktan ve ümmete giden yolda engel olmaktan çıkmalıdır.

Yine kim olursa olsun adı sanı ne olursa olsun, Kur’an’a ve sünnete bağlı kalarak birlikte Allah’a ve geleceğe yürümeliyiz. Bizim referansımız Kur’an’dır, Peygamberimizin risaletidir ve kurucu ümmet tecrübesidir. Bu yolda giden tüm gönül mimarları başımızın tacıdır.

  • Dipnot:
  • 1-Mehmet GÖRMEZ, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı:272 sayfa: 1-2
  • 2-B.Ali ÇETİNKAYA, İslam Medeniyetin Dinamikleri, Sayfa:220,247

3- Mehmet GÖRMEZ, a.g.e. sayfa: 1,2 4-Prof. Dr. Mahmut EROL, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı:272 sayfa: 28 5-Dr. Yüksel SALMAN, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı:272 sayfa: 3 6-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e. Sayfa:220,247 7-Rasim ÖZDENÖREN, Kafa Karıştıran Kelimeler, sayfa:9 8-Doç.

  1. Dr. Semih CEYLAN, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı: 272 sayfa: 9 9-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e.
  2. Sayfa:272 10-Prof.
  3. Dr.H.Kamil YILMAZ, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı: 272 sayfa: 8 11-M.
  4. İSLAMOĞLU, İman, sayfa:275,276,283,285.12-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e.
  5. Sayfa:219,272 13-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e.
  6. Sayfa:219,272 14- M.

İSLAMOĞLU, İman, sayfa:275, 276.15- Mehmet GÖRMEZ, a.g.e. sayfa: 2 16-Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, 2.baskı, Ankara,1997,sayfa:498.17-El-Muhasibi, Er Riaye, Çev: Ş.FİLİZ, H. KÜÇÜK,İstanbul 1998 sayfa:406 18-CEBECİOĞLU, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, sayfa: 546 19-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e.

Izzet i irfan ne demek?

İzzet-İ İkram Ne Demek? Tdk’ya Göre İzzet-İ İkram Ne Anlama Gelir? Hoşgörü, Osmanlı’da ve İslam dininde büyük önem taşıyan davranışlar arasında bulunmaktadır. Bundan dolayı misafirperverliğe ve hoşgörü olmaya büyük önem verilmektedir. İzzet-i ikram da bu davranışlar içerisinde ortaya çıkmakta olan bir terim olarak konumlandırılmaktadır.

  1. İzzet-i İkram Nedir? İzzet-i ikram, Türk Dil Kurumu sözlüklerine göre ağırlama anlamına gelmektedir.
  2. Ağırlama, konaklama izzet-i ikram anlamına gelmektedir.
  3. Apıyı bir misafir çaldığında kapıyı açmak ve misafire en iyi şekilde davranmak Osman’la da takdir edilen davranışlar arasında yer alıyordu.
  4. Imse dışarıda bırakılmaz ve aç kalmasına izin verilmezdi.

İzzet-i ikram davranışı bu davranışları destekler niteliktedir. İzzet-i ikram Nasıl Gerçekleştirilir? İzzet-i ikram gerçekleştirmenin çeşitli yolları bulunmaktadır. Temelde gerçekleştirilmesi amaçlanan şey misafirin rahat ettirilmesidir. Burada misafirin ihtiyaçlarını karşılamak, yiyecek sunmak, uyuyabilecek konforlu bir alan oluşturmak başta gelmektedir.

Anadolu irfan ne demek?

, vatan haline getiril- mesi sürecindeki milli karakterin adıdır. Anadolu irfanı, toprağı vatan yap- ma, boyları, soyları, bireyleri, kabileleri, etnik unsurları millet kılma aşamasında birleştiren, bütünleştiren, müşterek his- leri kuvvetlendiren, bir kavramdır.

Derviş ne demek ne demek?

Vikipedi, özgür ansiklopedi Dervişler, Fausto Zonaro, 19. yy. Derviş, bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid, sûfiyâne bir hayat yaşayan kişi, Farsça bir kelime olmakla birlikte bütün müslüman milletlerin dillerine girmiş olan derviş, esas itibarıyla “muhtaç, fakir” anlamlarına gelir, Tasavvufi mana itibarıyla Allah fakiri, Allah’a muhtaç olduğunu hisseden, Allah’ı talep eden, Ehl-i Suffa (Peygamberin en yakın arkadaşları) anlamında derviş sıfat olarak kullanılmıştır.

Dervişân da derviş kelimesinin çoğuludur. Muhammedi şeriatta biat edilen evliyayı Allah’a vesile kabul edip, İslam’ın esaslarını yerine getirmek için söz veren sadakat ve samimiyeti esas kabul edip Allah’a bağlanan, zamana göre bağlı olduğu mürşidinin tasavvufi ögretisi üzere yaşamaya çalışan, Allah adamı, ehl-i hal olarak da anılır.

Allah’a giden yol olarak kabul edilen tarikatler, dervişlerin üniversitesi olmuştur.Derviş mürşidinin tasarrufatı altında adedini mürşidin belirlediği Allah’ın zikri ile meşgul olup nefsindeki kötülüklerden arınıp insan olabilme, Allah’a kulluk yapabilme gayretiyle yaşar.

Irfan ne demek sorularla islamiyet?

İrfan, temelde insanla ilgili olup, insani olanı ifade eder. Nitekim tanımak, bilmek, keşfetmek Tanrı için değil, insan için söz konusu olan bir fiildir. İslam esaslarına göre bu kelime ‘marifetullah’ terkibi ile ifade edilir. Yani insan Allah’ı tanır.

Tasavvuf irfan ne demek?

Allah ve O’nun sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında mânevî tecrübeyle doğrudan elde edilen bilgi anlamında bir tasavvuf terimi.

Ilim irfan ve hikmet nedir?

Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: İlim-İrfan-Hikmet Ekseninde Mehmet Âkif’in Çağrısı ve Çağrının Topçu ve Karakoç’a İzdüşümü İlmin, idrak etme ve bilmeye, dahası bildiğini bilmeye; irfanın, murat etme ve eylemeye, dahası bilmediklerinin farkında olup harekete geçmeye; hikmetin ise derin bir his ve iman ile var olma kudreti göstermeye tekabül ettiğini söyleyebiliriz.

  • Bu tekabüliyet bize aynı zamanda ilmin merkezî değeri olan doğru ile eyleme sahasının merkezî değeri olan iyinin bir araya gelerek güzel olana varabileceğini de hatırlatabilir.
  • Zira güzelin, sadece iyinin veya sadece doğrunun olduğu yerde değil hem doğrunun hem de iyinin olduğu yerde tezahür etmesi daha anlaşılır durur.

Bu açıdan bakıldığında Mehmed Âkif’in hikemî sanatı, ilmi ve irfanı dışlamadığını, dahası birbirinin mütem­mimleri olarak güzel olana temas ettiğini ihsas ettirir. Çalışmamızda da bu eksende Âkif’in inşa ettiği çağrısını teşrih etmeye çalışacağız. Bu çerçevede, iman-ilim-amel-varoluş ekseninin kendisini bize Âkif’te nasıl sunduğunu da anlamaya gayret etmiş olacağız.

  1. Çalışmamızda ilkin Âkif’in ilme yaklaşı­mı ve bakışını ele alıp daha sonra amele götürmeyen ilmin felakete sebebiyet vereceğine ilişkin düşünceyle Âkif’in irfan ekseninde amelî sahadaki derdini anlamaya çalışacağız.
  2. Sonunda ise, ilim ve irfanın birlikte, kişinin bizzat ken­disini hikmet merkezli bir şahsiyet varlığına taşıyacağını, Âkif’in eserleri ve yaşamından hareketle anlamış olacağız.

Akabinde ise Âkif’in iman-ilim-amel bütünlüğünü izhar eden çağrısının Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’ta nasıl karşılık bulabildiğine kısaca işaret etmeye çalışacağız. Yukarıda zikrettiğimiz izleği Âkif’in yaşamından çıkarmak mümkün gö­rünür. Onun bizzat şahsında hikmetin büyük temsilcisi olma hâlinin, zatın­da annesi ve babasının temsil ettiği arka planı taşımasından da ileri geldiği söylenebilir.

Âkif’in babası Rumelili, annesi ise Buharalıdır. Buradan hareketle bir husus dile getirilebilir. Metaforik olarak, Âkif’in babasının Batı yakasını ve ilmî yönünü; annesinin Doğu yakasını ve irfanî yönünü temsil ettiği ifa­de edilebilir (Karakoç, 2018:10-11). Kendisi ise İstanbul olmak üzere, merkezî coğrafyaya işaret ederken, hikmet ekseninde ilim ve irfanı zatında mezcetmiş olur.

Kendisi de ilmî yönünü babasından aldığını Hakkın Sesleri nde ifade eder. Aynı dizgeyi biz Âkif’in etkilendiği çevrelerde de görebiliriz. O zamanlarda Mısır, ilmî ekolleriyle, Hint alt kıtası ise irfanî ekolleriyle ön plana çıkmaktadır. Ancak ilim olmadan irfanın, irfan olmadan ilmin eksik kalacağını ifade etmek suretiyle sürecin hikmet yurdu olan İstanbul üzerinden tamama erebileceğini dile getirmek de mümkündür.

O hâlde Mısır tasavvuru, bedeni ve kurumları yenilemeye; Hint alt kıtası tasavvuru ise insan telakkisini yenilemek ve dola­yısıyla nefsi yeniden inşa etmeye tekabül eder. Merkezî coğrafya İstanbul’dan Âkif ise topyekûn kurumları ve insan ruhunu yeniden inşa etme çabasına baş­lar görünür. Âkif, sadrında oluşturduğu manayı satırda lafza inkılap ettirerek gönül­leri, vatan, millet, bayrak ve iman mayasıyla mayalamayı başarmıştır.

Özün, iman-ilim-amelle teşekkülü ve bir şahsiyet varlığı olarak fışkırmasını biz tam manasıyla Âkif’te görürüz. Âkif dahası bize ilmî imanla, irfanı azimle ve hik­meti ışkla yoğurmayı öğretir. Yine hislendirme, düşündürme ve harekete ge­çirme, bu üçünü bir zeminde bir araya getirmenin imkânını da ondan öğrene­biliyoruz.

Nihayetinde Âkif, bir şahsiyet hikâyesini yazıyor ve emanet ediyor. O hikâyede sanatıyla arşa yükselen, her demde Allah’ı arayan bir şahsiyetin kıyama duruşu kendisini en kâmil şekilde tebellür ettiriyor. Kemalâtın, ferdî olanı içtimai olana, içtimai olanı ise ilahi olana ulamadan mümkün olmadığı anlaşılırsa, Âkif’in ferdî ve cüz’î olandan ilahi ve külli olana doğru yazdığı, dahası yaşadığı hikâye çok daha iyi anlaşılabilir.

Onun bizzat yaşamı sanattır, sanat ise aşmayı ister. Sonsuzluk ilahi olanda temsil edilir, ilahi olanın bulaş- madığı sanat fanileşir, fani olana ise fena bulaşmış demektir. Âkif, zikredildiği üzere ilim ve irfanı hikmette şuur dili olan şiiriyetle buluşturmuş, hikemî nef- haları bedenin ve ruhun neşidelerini birlikte terennüm eder hâle getirmiştir.

Mehmed Âkif’in yaşamı yazdığı, yazdığı ise yaşamıyla beslenir. Bu açı­dan şahsiyeti, eseri, eseri ise şahsiyetidir. Karşımızda, hem bir şahsiyet abi­desi (Okay, 2019:216) hem de içerdiği terennümlerde içtimai dertleri, çilele­ri, gönülden hissedip onlara karşı tedavi usullerini sanatkârane şekilde ifade edildiğini görebileceğimiz, insana, mekâna ve zamana dair her dem taze kala­cak fikirlerle işlenmiş birbirine açılan yedi kapıdan müteşekkil Safahat adıyla devasa bir eser durmaktadır.

Safahat ‘ta özellikle çok canlı tasvirlerle mekâna ilişkin şuuru uyandırmanın yanında istibdat, cehalet ve tembellik gibi eleştiri­len reziletler, hassaten mezarlık, meyhane ve kahvehane tasvirleri merkezinde zemmedilir. Süleymaniye Kürsüsünde halktan, tarihten ve kökünden her dem daha da kopan aydın grubuna ve cehalete meftun hurafelere gömülen halka ciddi uyarılarda bulunulur.

Hakkın Sesleri ve Fatih Kürsüsünde eserleri Balkan Harbi’nin yakıcı ve trajik yükü bol olan havasına denk düşmüştür. Eserlerde Balkan Harbi’ne ilişkin keder dolu birçok manzara hem tasavvura hem de ta­hayyüllere sunulur. Yönetimsizlik, ordu içinde birbirini dışlayan ve merhem olamayan tefrika hareketleri, yanlış tevekkül inancı, ırkçılık ve tembellik be­laları tel’in edilerek neden olduğu tahribatlar göz önüne serilir.

Burada ilmin ve çalışmanın farziyetinin unutulup, hüsranın ve mağlubiyetlerin pençesine düşmemizin nelere sebebiyet verdiği, çok canlı ve vurucu mısralar maharetiy­le anlatılır. Hatıralar adlı eserde geriliğin ve reziletlerin sebepleri ilmî olarak soruşturulur, arka planda yatan sebepler irdelenir.

  • Doğu, bir coğrafya olmakla beraber bir zihniyet olarak da tahlile tabi tutulur.
  • Doğu ve Batı mukayesesini sıkça gördüğümüz mısralar, beden ve ruh, madde ve mana, fert ve cemiyet, dünya ve ahiret dengesini güçlü şekilde kurmayı, fitne ve nifak tohumlarına karşı teyakkuzu elden bırakmamayı salık verir.

Kuşkusuz bu eserin yazılma­sında Mehmed Âkif’in Berlin hatırlarının da yeri büyüktür. Her şeyin başının eğitim ve gençlik olduğunu anlayan Şair, Âsım ‘da bu hususu ilmek ilmek, iki âlim ve şahsiyeti güçlü bir genç kahramanıyla işler. Bu eserde İslam ahlakının bir şahsiyette nasıl bir çağlayan kıvamında akarak ideal oluşturduğunu, aydın ve genç kahramanların nezdinde anlatıldığına şahit oluruz.

Yine bu eserde, sertliğin şefkatle, maddenin manayla, uçların itidalle, gücün nizamla, dünya­nın ahiretle nasıl telif edebileceğine ilişkin güçlü imalarla karşılaşırız. Bu eser iman-ilim-amel çizgisinin bir şahsiyet abidesini nasıl meydana getirebileceğini anlatan, Süleyman Nazif’in ifadesiyle şiir mucizesidir.

Safahat’ın son eseri olan Gölgeler ise Âkif’in sanatında Sanatkâr’ı aradığı, kendi benini yeniden inşa et­tiği, bir bakıma kemâlâtını zirveye doğru taşıdığı eseridir. Buradaki kemâlât- tan hem şahsiyet hem de sanat olarak varılan zirveyi anlamak gerekir.

  1. Bu esere Âkif bir de “sükût” adlı uzun bir şiirini sığdırmıştır.
  2. Bu şiir satırlarda yazmaz ancak sadırlarda okunur, o şiiri Nurettin Topçu, İsyan Ahlâk’ı adıyla okuya­caktır.
  3. Âsım’ın kanıysa Sezai Karakoç’un Taha’sının damarlarında akacak ve dirilişi muştulayacaktır (Okay, 2008:442-444).
  4. Hiç kuşku yok ki, Âkif gibi Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç da solmakta ve kaybolmakta olan devasa medeniyetin kederini derunlarında hissetmişler ve bu kayboluş karşısında büyük bir direniş göstermişlerdir.

Bu acı ve ortaklık onları Âkif’in mirasının ilmi ve ameli çerçevede varisleri kılmaktadır. Etüdü­müzde Mehmed Âkif’in izi Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un bazı eserlerin­de sürülmeye çalışılacaktır. Bu çerçevede Âkif’in ferdi şahsiyetin iç inşasının (insistenz) bir Âsım olarak karşımıza çıkan Topçu’nun hayat ilişkisine ilişkin ayrıntılarda, içtimai şahsiyetin tezahürünün (existenz) ise Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesine özel bir atıfta bulunan Taha düşüncesinde açığa çıktığı ileri sürülecektir.

  • Yani Âkif’in beklediği Âsım’ın teorik ve pratik veçheleriyle Topçu ve Karakoç’ta izhar olunduğu çalışmada vurgulanacaktır.
  • Mehmed Âkif ve İlim Ayak sesleri sonsuzlukta ilahi bir terennüm oluşturan eserler büyük eser­dir.
  • Âkif’in şiirleri, şuuru ilahi olana taşımak suretiyle orada sonsuzluk ne- şidelerini terennüm edebildiği için büyüktür.

Dahası bu şiirler insana vecd verip, insanların duygularını harekete geçirdiği için de güçlü bir sanata işaret eder. Sanatını davasına adaması Âkif’in sanatının değerini zayıflatmaz bilakis onun sanatının, sanat değeri yanında bir ufka bakan boyutu da taşıdığı için aslında pratik değerini de ziyadeleştirdiği ifade olunabilir.

Büyük şiirlerin yer aldığı Safahat adlı eseri, farklı safhaların bir araya geldiği bir bütün olarak da anlamak mümkün görünür. Tespit, teşhis, tetkik ve tedavi safhalarını muhte­vi kılan Safahat, bir zaman dizgesi anlamında bir bütünü sunar bize. Ancak bununla birlikte Safahat ‘ta tabiî, ferdî, içtimai ve ilahi bir takip nizamının da inşa edildiğini söylemek kabildir.

See also:  Mor Ampuan Ne IşE Yarar?

Yine aynı dizgeyi ilim-irfan-hikmet eksenin­de anlamak da mümkün görünür. Safahat ‘ın bütünlüğünden hareket ederek, onda imanın, ilmî olanla, ilmî olanın irfanî olanla, nihayetinde topyekûn tüm safhaların hikemî olanla taçlandığını ifade etmek mümkündür.

Bu çerçevede ilmî safha, olanı olduğu gibi gördüğü, olguya hâkim olmaya çalıştığı safhaya tekabül ederken, irfanî safha, algıya hâkim olduğu, toplumun algısını değiştir­meye ve yönetmeye niyet ettiği safhadır. Nihayetinde hikemî safha, kalbine ve kendine hâkim olmaya çalıştığı, dünyadan geçip ama vazgeçmeden ahiret yur­duna duyduğu özlemi işlediği iman-ilim-amel bütünlüğünü birlikte terennüm edebildiği bir varoluş düzlemine işaret eder.

Âkif, her şeyden önce medreseli olmanın yanında pozitif bir ilmin mü­tehassısıdır. Bu veçhile o, ilmî usulü bilmekle birlikte, ilmin fert ve toplum için ne demek olduğunu çok iyi kavramıştır. Pozitivizmin yükselişe geçtiği, politikaları ve inançları derinden etkilediği bir evrede ilmî anlamda pozitif bir tavrı benimsese de Âkif, pozitivist olmamıştır.

  1. Pozitivizmin gönlündeki iman korunu söndürmesi bir yana ilimle o, közü daha da korlandırmayı başarmıştır.
  2. Mesela bu yaklaşımın bir izi olarak kâinat nizamına çokça vurguda bulunulur.
  3. Âinatta küçücük bir parçanın vazifesini yapmamasının tüm âlemin işleyişini inkıtaa uğratması gibi bir âlem modeli olan toplumda da küçük birimlerin kendilerinden beklenen vazifeleri yapmamalarının toplum nizamını yıkılışa ve çöküşe sevk edeceği açıkça vurgulanır (Düzdağ, 2020:58).

O hâlde Âkif’in ‘adetullah’ ve ‘sünnetullah’a dair denge ve kıvamın ilmî usullerle idrak edilebi­leceği ve bu minvalde gerçeği daha iyi anlayabileceğimize ilişkin imaları önem taşır. Burada ayrıca Âkif’in âlem tasavvuruna ilişkin ilmî yaklaşımın derin bir analojiye imkân tanıdığını da görebiliriz.

  1. Millette, dinde, ahlakta, hukukta, siyasette, ekonomide hülasa tüm sosyal hareketler sahasında cevval olmanın dayandığı kurucu temellerin ilimle mu­hafaza edilmesi gerektiğine inanır Âkif (Topçu, 2018:48).
  2. Yine ilim, tarihi ve inancı yok sayıp köksüzleşmeyi talep eden bir inkılapçılıkla, cansız şekle bağla­nıp ruhu ıskalayan, bununla hurafelere gömülen kör muhafazakârlık anlayışını sadra şifa olucu şekilde deşifre edebilir.

İlim, her ikisinin ölümcüllükte el ele verdiğini, kurtuluşun mukallitlikte değil, kurucu özümüzü muhafaza etmekte olduğunu, kurucu ve koruyucu ilkelerden koruyucu olanı araç; kurucu olanı ise amaç olarak görmek gerektiğini gösterir. Nihayetinde ilim, asıl olanın haki­kat, adalet ve hikmetle el ele verip yürüyebilecek bir nizam olduğunu hatırlatır.

Âkif’in anlayışında ne sanat, sanat içindir, ne de ilim, ilim içindir. İlim ve sanat, insan fıtratını muhafaza etmek, doğruya, iyiye ve güzele birlikte va­rabilmek için önemli araçtır. Sezai Karakoç’tan ilham alarak ifade edilebilir, Âkif, realist ve yer yer natüralisttir ama o bunları araç ve yükselmek istediği hedefe varmak için merhaleler olarak telakki eder.

Hedef, idealde gördüğü ve bizi sonsuzlukla tanıştıracağı ilahi sahadır (Karakoç, 2018:39). İlmî cephesinin ferde, topluma ve ilahi olana bakan veçheleri söz konusudur, dahası bunlar Âkif’te el eledir. İlmî müktesebatının da etkisiyle Âkif, olgulara çok hâkimdir ve bu hâkimiyet onun, ferde, topluma, tarihe ve mekâna ait ayrıntıları etkile­yici ve canlı bir manzara bütününde tasvir etmesine vesile olur.

  1. Bu bakımdan şiirlerinde ciddi bir sosyolojik gözlem gücüne istinaden çizilmiş manzaralar görürüz.
  2. Buralarda Âkif’in ustalıkla içtimai dertleri hassasiyetle teşrih ettiğini, tespit ve teşhisten, tedavi çıkarabildiğini görebiliriz.
  3. Bununla birlikte kıssaları ve tarihî olayları ilmî titizlikten sapmadan vuruculukla ve ustalıkla nazmına konu edindiğini, mimari yapıları ayrıntılarıyla ustalıkla şiirleştirdiğini fark edebiliriz.

Eşref Edip, Fatih Camii, Süleymaniye Kürsüsü ve Fatih Kürsüsünü hassaten belirterek, Âkif’in eserlerinde ilmin ve fennin en mudil ve en ince bahislerini şiir ve sanatta mahirane işlediğini vurgulamıştır (Çantay, 2020:88). Âkif, ilmi hem kullanarak konuşturur hem de insanları ilme davet eder.

  • Bu cehalet yürümez; asra bakın: Asr-ı ulûm!
  • Başlasın terbiyeniz, ailelerden oğlum.
  • Sâde hürriyyeti i’lân ile bir şey çıkmaz;
  • Fikr-i hürriyyeti hazm ettiriniz halka biraz.
  • Bu şiirin manasını ilme ve ilmin yol göstericiliğinde irfana hürmet kabi­linden Süleymaniye Kürsüsünde devam ettirir:
  • Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün?
  • Çünkü, efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün;
  • Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde, fünûn,
  • Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn,
  • Asr-ı hâzırda geçen fenlere sâhip denecek,
  • Bir adam var mı yetişmiş içinizden, bir tek?
  • Mütefennin tanınan üç kişinin kıymeti de,
  • Münhasır anlamadan, dinlemeden taklîde.
  • Kim mesaîsini bir gâyeye vardırdı, hani?
  • Gösterin pâye-i tahkîke teâlî edeni?
  • Nazariyyâta boğulmakla geçen ömre yazık;
  • Amelî kıymetidir kıymeti ilmin artık.
  • Âsım’da ise çizdiği ufku Doğu-Batı ekseninde devam ettirir;
  • Sâde Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.
  • O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;
  • Giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin.
  • Fen diyârında sızan nâ-mütenâhî pınarı,
  • Hem için, hem getirin yurda o nâfi’ suları.

Âkif, bir toplumun ilimden uzaklaşmasını onu yok oluşa yaklaştıracağını çok etkileyici şekilde dile getirir. İlimden ve sa’ydan uzaklaşmak halkı cehalete, rehavete ve ye’se sürükler. Her faziletin karşısında ifrata ve tefrite bürünmüş olan rezilet, her reziletin karşısında ferdî ve içtimai dertlere şifa sunabilecek fazilet bulunur.

Cehalet, atalet, rehavet ve ye’s toplumu mahveden manevi has­talıklardır ve onların tedavisi topyekûn ilim, irfan, hikmet ve sa’ye sarılabil- mektir. Halk faziletler dururken, halk reziletlerle tavsif olunursa orada çürüme ve yok olma tehlikesi kendisini var eder. Reziletler noktainazardan halkın dört tabakaya ayrıldığına vurgu yapılır.

Hiçbir şeye aldırmayan avam, her şeyden ümidini kesmiş bedbinler, Batının rezaleti peşinden koşan züppeler ve haz ile eğlence meftunu sefihler toplumu çürütür. Bu çürümenin panzehrinin ise kökünden kopmamış, asrın idrakini çözmüş güçlü bir âlim ve aydın kadrosu olduğu vurgulanır.

  1. Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?
  2. En büyük fâzılınız: Bunların âsârından,
  3. Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma’nâ çıkaran.
  4. Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ,

İhtiyâcâtını kâbil mi telâfi? Aslâ. Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı. Mehmed Âkif ve İrfan Mehmed Âkif, içtimaiyatımızın ahlakiyatımızdan, ahlakiyatımızın ise di- niyatımızdan neşet ettiğini ifade ederek, din-ahlak-ilim-amel arasında tevhidî bir irtibat kurar.

İlmin imansız, imanın amelsiz olanını kerih gören Âkif, biri nazari diğeri amelî iki yüce kudretin şifasını umar; bunlar marifet ve fazilettir. Marifet ve faziletin milletin ikbali için de elzem olduğunu ifade eder. Marife­tin topluma saadet verecek bütün sebepleri içinde taşıdığını, ancak onun ikin­ciyle tamama ermesinin şart olduğunu vurgular.

Marifetin ışığında belirecek faziletle birlikte, söz konusu duran sebeplerin memleketin ve milletin yüksek menfaatine tahsis edilebileceğine değinir. Marifetsiz faziletin millet için avare bir çaresizliğe ve kudretsizliğe işaret ettiği gibi, faziletsiz marifetin ise memle­keti hudutsuz felaketlere yuvarladığını görmek gerektiğinden bahseder (Çan- tay, 2020:297-298).

  1. O hâlde olması gereken, ilmin (marifet) onun pratik yönü olan irfanla (fazilet) buluşması ve bir olmasıdır.
  2. İlim, neyin iyi, doğru ve güzel olacağını idrak edebilmek, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek kudreti dolayı­sıyla marifete işaret ederken, irfan, faziletleri bilip onlarla mücehhez olmayı, reziletleri kavrayıp onlardan uzak durabilme becerisiyle birlikte ruhî kemali kazandırır insana.

Hayatı büyük zorluklar ve ayrılıklarla örülen Âkif, yaşamıyla büyük bir irfan abidesidir. Fedakârlık ve feragat, îsar erdemiyle birleşerek irfanın ve ahla­kın zirve noktasını oluşturur. Âkif’in itibarlı ve dolgun maaşlı işini ardında bı­rakarak büyük meşakkatlerin onu karşılayacağı Millî Mücade’leye oğlu Emin’i yanına alarak atılması büyük bir diğerkâmlık örneğidir.

Bu hususiyet, onun bi­len ve söyleyen olması yanında aynı zamanda söylediğini eyleyen ve eylediğini söyleyen yüce bir şahsiyet olduğunu ortaya koyar. Safahat adlı eseri, bu açıdan bakıldığında onun yaşam hikâyesinin safhalarının da izleneceği bir eser olarak görülebilir. Bu bakımdan kalpten kaleme, kalemden kâğıda, kâğıtlardan idrak ve vicdanlara nakşolunan derin ve hisli manalar manzumesidir Safahat.

Âkif’in Safahat ‘ı insanı hayata dair sayısız örnekliklerden haberdar eder. Onun sunduğu örneklikler nasıl olunması gerektiğine işaret ettiği gibi, nasıl olunmaması gerektiğini de resmeder. Kavrayış ve biliş özellikle pratik sahaya ilişkinse, dahası irade, kavranan ve bilinenin yani idrakin tezahürüyle tamam­lanınca güçlü bir mana meydana gelir.

  • Bu açıdan bakıldığında faziletlerin ve reziletlerin neliğini ortaya koymak, fert ve toplum için fayda ve zararlarını say­mak, dahası ferdin ve toplumun yeniden ihyası için pratik reçeteler sunmak oldukça değerli görünür.
  • Hele bunları yaşamını büyük bir ahlak ve şahsiyet abidesi olarak devam ettiren ve nihayete erdiren Âkif terennüm etmişse.

Âkif her şeyden önce faziletlerin dostu, reziletlerin düşmanıdır. Ferdî ve içtimai ruhu heder eden reziletler olarak taassup, istibdat, cehalet, hurafe, re­havet, riyakârlık, hilekârlık, yalancılık, kanaatkârsızlığı görür ve hepsiyle mü­cadele eder. Ona göre halktaki cehalet ve taassup, idarecilerdeki gayri-ahlakilik ve aydınlardaki ihanet toplumu mahvoluşa sürükler.

Ferdî ve içtimai reziletle- rin panzehiri ise onların yerine ikame edilecek faziletlerdir. İrfan boyutunun, fazilet ve reziletleri bilmek kadar, gereğini yerine getirme cesaretini de içerdiği vurgulanmalıdır. Zira ahlak, bilerek eylemenin karşılığıdır. Âkif, Hatıralar ‘da ahlakın varoluş kökünü Allah korkusundan aldığını, vicdanın, Vacibu’l Vü- cud’un (Allah’ın) sesini duyduğumuz yetimiz olduğunu, bu sesin bizi faziletler ekseninde işe koşmaya vesile olması gerektiğini, bunun ferdî ve içtimai zaruri bir vazife olduğunu anlatır.

Meğer kalbinde Mevlâ’dan tehâşî hissi yer tutsun.

  • O yer tutmazsa hiç ma’nâsı yoktur kayd-ı nâmûsun.
  • Hem efrâdın, hem akvâmın bu histir, varsa, vicdânı;
  • Onun ta’tîli: İnsâniyyetin tevkî’-i hüsrânı!
  • Budur hilkatte cârî en büyük kânûnu Hallâk’ın:
  • O yüzden başlar izmihlâli milletlerde ahlâkın.
  • Fakat, ahlâkın izmihlâli en müthiş bir izmihlâl;
  • Ne millet kurtulur, zîrâ ne millîyyet, ne istiklâl.
  • Oyuncak sanmayın! Ahlâk-i millî, rûh-i millîdir;
  • Onun iflâsı en korkunç ölümdür: Mevt-i küllîdir.
  • Olur cem’iyyet artık çâresiz pâmâl-i istîlâ;
  • Meğer kaldırmış olsun, rûh-i sânî indirip, Mevlâ.

Evet bir ba’sü ba’del-mevte imkân vardır elbette.

  1. Bunun te’mîni, lâkin, bir yığın edvâra vâbeste!
  2. Âkif, Hatıralar ‘da devam eder, faziletleri ve reziletleri bilip, hangisine ya­kın durup, hangisinden uzak duracağımızı bize gösteren irfanın eksikliğinin nelere sebep olacağından bahseder;
  3. “Tevekkelnâ” deyip yattık da kaldık böyle en âciz!

O îman, farz-ı kat’îdir diyor tahsîli irfânın. Ne câhil kavmiyiz biz müslümanlar, şimdi dünyânın! O îman hüsn-i hulkun en büyük hâmisi olmuşken. Nemiz vardır fezâilden, nemiz eksik rezâilden? Âkif, Âsım ‘da marifetle (ilim) birlikte onun uygulama sahası olan fazilet­ten (irfan) uzak düşmemizin nelere mal olduğunu oldukça etkileyici şekilde anlattıktan sonra tarihimizde marifetin ve faziletin bizi seçkin bir millet kıldı­ğını, bu kökü unutmamamız ve gereğini yapmamız gerektiğini terennüm eder;,Şimdi, Âsım, bana müfrit de, ne istersen de.

  • Ma’rifetten de cüdâ Şark, fazîletten de.
  • Lâkin ister misin, oğlum, mütesellî olmak:
  • İctimâî bütün âmillere, kudretlere bak.
  • Bunların herbirinin kuvveti, mâzîye inen,
  • Kökü mikdârı olur; çünkü bu âmillerden,
  • En derin köklüsü, en sağlamı, en hâkimidir.
  • Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,
  • Göreceksin ki: Bu millette fazîlet en uzun,
  • En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
  • Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz: Dîn-i Mübîn.

Hâdisât etmesin oğlum, seni asla bedbîn. İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden. Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden, Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş, ne zarar?

  1. O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,
  2. Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;
  3. Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza.

Son olarak Âkif’in toplum olarak felakete sürüklenmenin sebeplerinden birisini tefrika olarak gördüğünü ifade edelim. Tefrika, toplumu içten içe çü­rüten içtimai bir rezilettir, mezhepçilik, particlik ve en çok da kavmiyetçilikte çöreklenir. Hakkın Sesleri’ nde şunları dile getirir; Hani, millîyyetin İslâm idi.

  • Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.
  • En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;
  • Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!
  • Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
  • Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

O hâlde Âkif’in kavmiyetin düşmanı, milliyetin dostu olduğunu söyle­yebiliriz. Zira kavmiyet özünü kanda, milliyet özünü canda ve manada bulur. Can ise ferini ve sürurunu İslam’dan alır. Mehmed Âkif ve Hikmet Mehmed Âkif dertlilerin eviydi, o evde dertlere derman bulunur, hasta gönüller şifâyab olurdu.

O, sanatıyla cemiyetin içinde bulunduğu buhrana kar­şı çözüm yolları bulmayı denemiştir. Bu yolda imanı, ilmi ve irfanı ona refik olmuş, iman ettiği gibi olma cesaretini, hikmet ile taçlandırmıştır. Onun bu yoldaki en büyük şahidi hayatıyla birlikte sanatıdır. Hikemî olan, tevhidî olandır. Tevhidî olan, bir itikat manzumesi sundu­ğu kadar, hayatı ve âlemleri bir bütün olarak idrak edebilme imkânıdır.

Bu çerçevede, yaşam ve ölüm, dünya ve ahiret, madde ve mana, fert ve toplum, beden ve ruh birbirinin rakibi değil refiki olarak birbirini tamama erdirirler. İnsan, hayatında bu bütünü, imandan ilme, ilimden irfana ve oradan nihaye­tinde hikmete yükselerek idrak edebilir.

Âkif’in Safahat ‘ında bizi böylesi bir urûç karşılar. Safahat kuşkusuz kökünü ve ilhamını yüce Kur’an’dan almıştır, şifasının da kökeninde ilahi kelam ve nebevi sünnet vardır. Kur’an’ın şifa verici hasleti, önce Âkif’in ruhunda tezahür etmiş, onun ruhundaysa tüm milletin ruhuna deva hazırlanmıştır. Büyük idrak ve irade sahipleri benlikleri dışında yola revan olurlar, yolculuk onları benliklerine geri getirir ve onların benliklerinde başka benlere yer açılabilir.

Âkif’in beninden başka benlere, nihayetinde tüm toplumun hatta ümmetin benine, oradan ise sonsuzluğa giden imkânlar silsilesini görebilmek kabil olur. Âkif, dış dünya­dan hareket eder, iç dünyasına varır, orada başka benlerin sızısını, acısını ve ıstırabını duyup yeni bir hamlenin meşalesini yakar.

  • En son İlahi Ben’e olan aşkı ve iştiyakı onu, ilahi âlemin gölgesinde serinletir.
  • Nurettin Topçu bu izleği ferdî hayattan içtimai hayata, oradan ise mistik hayata doğru yürüyen bir sa­natkâr benliğinin tarihçesi olarak okur (Topçu, 2018:29).
  • Âkif, aşkınlaşma tecrübesini sanatıyla ete kemiğe büründürmeye çalışır.

Dünya hayatının gerekli ama yeterli olmadığı bilinci bu isteğe onu yönlendir­miş görünür. Evvela aşma ve yücelmeyi kaçarak gerçekleştirmek ister. Top- çu’nun ifade ettiği gibi ondaki yaşama arzusu dünyaya bel bağlama, onunla iktifa etme değil, bilakis onun güzelliklerinden istifade edip hareket ederek Cemal’in sahibine giden yolu keşfetme arayışıdır.

  1. Bütün dünyâ serilmiş sunduğun vahdet şarâbından;
  2. Benim mest olmayan meczûbun, Allâh’ım, benim meydan!
  3. Bırak, hâsir kalan seyrinde mi’râcım devâm etsin;
  4. Rükû’um yerde titrerken, huşû’um Arş’ı titretsin!

İlâhî! Serserî bir damlanım, yetmez mi hüsrânım? Bırak, taşsın da coştursun şu vahdet-zârı îmânım. Bırak, hilkatte hiç ses yok, bırak, meczûbunun feryâd. Bırak, tehlîlim artık dalgalansın herçi-bâd-âbâd! Âkif’in sanat idealinin önüne cemiyeti koyduğunu, koymak zorunda kal­dığını ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan onun sanatı ferdî olandan içti­mai olana, oradan ilahi olana doğru bir seyr hâlinde tamama giden serüveni canlandırır. Bu izlekte aynı zamanda sanattaki gayeden, gayedeki sanata doğru geçişin izleri de görülür. Öncelikle cemiyetin faydası için araç kılınan sanatla, sosyal yaraların iyileştirilmesi hedeflenir.

Bundan sonra ise ikinci safha başla­yacak ve sanatının yukarılara taşınmasına imkân bulunacaktır. Ama buna tam anlamıyla izin verilmemiştir! Âkif’in Mısır’a hicret etmek zorunda kalması, orada yaşadığı sıkıntılar ve dönüşündeki terk edilmişlik bu hususu daha da belirgin kılar.

  • Daha fazla bilgi için Âkif’e ilişkin hatıraların yer aldığı eserlere bakmak kâfidir.
  • Hicret, zamanı ve mekânı yeniler, dahası hicret bir kozadır ve insan ora­dan yeni bir zamana ve mekâna kanat çırpar.
  • Âkif için Mısır hicreti de böyle olmuştur.
  • Orada kendisini yeniden inşa etmiş, arşın gölgesinde yeni bir ruh cephesi oluşturmuştur.

Yalnızlığı kalabalıklara tercih ederek bu yalnızlıkta ahi- retini kuracağı, hasret ve hicrana yatırdığı fikirler demlendirmiştir. Hasret ve hicran ile vatana olan özlemini derince solumuştur Mehmed Âkif. Dahası asli vatan özlemi onda bir kor olup tutuşmuştur.

  • Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Ma’bûd,
  • Gel ey bir tânecik gâib, gel ey bir tânecik mevcûd!
  • Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicran,
  • Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmînan.
  • Hayır, îmanla, itmînanla dinmez ruhumun ye’si:
  • Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi

Senin Mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leylâ. Hikmet, metafizik üzerinden sonsuzluğa açılıştır. Ebediliğe iştiyakla tu­tunma, sonsuzla (sonsuzun da sahibiyle) hemhâl olarak ve zamanı bir bütünü (geçmiş-şimdi-gelecek) meydana getiren anı idrak ederek gerçekleştirilebilir.

  1. Hikmet merkezli varoluş hamlesi içinde sonsuzluğa varacak olan atılımı giz­lediği için, insana gerçek hürriyeti bahşetme imkânını da sunmuş olur.
  2. Zira insanı gerçekten hür kılan husus aşkın hürriyetidir (Topçu, 2020:81).
  3. Ona sa­hip olanlar kimseye ve hiçbir şeye göre iradelerini yönlendirmezler, iradelerini pür-hür olarak tezahür ettirebilirler.

İradenin kişiye ve şeye göre hareket etme­si iradenin mukayyet olmasına işaret ederken, iradeyi sonsuzluğun sahibinin iradesine raptedebilmek, iradenin gerçek manada hürriyeti tanımasına imkân sağlar. Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlâk’ı adlı eserinde işaret ettiği husus da aslına bakılırsa tam budur (Topçu, 2014).

  1. San’atkâr’da bunu şu şekilde terennüm eder;
  2. Hudâ bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sîne,
  3. O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.
  4. Hayır! Yakar beni derdimle âşinâ çıkman,
  5. Bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan.
  6. Belâ mı kaldı ki dünyâ evinde görmediğim?
  7. Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görmeden gideyim!

Nihayetinde Mehmed Âkif, önce maddeyi ve bedeni tanımış, sonra nefsi idrak edip aşinalığı manaya taşınmış, sonunda ruha aşina olup ışka yükselmiş­tir. Bu yükseliş aslına bakılırsa manaların da ötesine vasıl olup manalara mana katanı tanıyabilmeyi ona kolay kılmıştır.

Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’ta Mehmed Âkif’in İzini Aramak Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç, Mehmed Âkif’e dair önemli eserlerin müellifidir. Her iki düşünürün kendilerine mahsus Âkif tasavvurları söz ko­nusudur. Kuşkusuz bu tasavvurları tüm boyutlarıyla ele alıp teşrih etmek bu çalışmamızın kapsamını aşacaktır.

Bununla birlikte bu tasavvurdan beslenen tesirler ise Topçu ve Karakoç’un hem yaşamına hem de düşüncelerine sira­yet etmiş görünür. Dahası bu etkinin çok boyutlu olduğu da ifade edilebilir. Bunların hepsini bu çalışmanın sınırlarına sığdırmak pek mümkün değildir.

  • Bunu ve her iki mütefekkirin eserlerinde içerilen Âkif tasavvurlarını daha ge­niş olarak başka bir çalışmamızda ele alacağız.
  • Ancak burada Âkif’in tahayyül ettiği Âsım’ın ameli çerçevede Topçu ile nazari çerçevede Karakoç ile temsil edildiğine işaret edebiliriz.
  • Mehmed Âkif’in Âsım ‘daki dizelerinin hakkını veren kişidir Nurettin Topçu.

İyi bir eğitim almanın, mücadele ahlakıyla teçhiz olmanın, muvaffa- kıyet bilincinin, Batı dünyasının ilminden ve fenninden istifade edip onun yaşam biçiminden kendisini muhafaza edebilmenin, dahası garpta elde ettiği tüm entelektüel birikimini vatanın ve milletin selameti için kullanabilmenin ete kemiğe bürünmüş hâli olarak karşımıza çıkar Nurettin Topçu.

  • Siz ki yıllarca neler çekmediniz, hem gülerek!
  • Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;
  • Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz!
  • Şark’ın âgûşu açıktır o zaman işte size;
  • O zaman varmanın imkânı olur gâyenize;

O zaman dinlerim artık seni, Âsım, bol bol.

  • Yarın akşam gideriz.
  • Öyle mi? Berhurdâr ol.

Osmanlı eğitim sisteminin mekteplerinde ilk eğitimine başlayan Nurettin Topçu, İstanbul Erkek Lisesini bitirdikten sonra kendi çabalarıyla yurt dışı eği­tim imtihanını kazanır ve felsefe tahsili için Fransa’ya gider. Fransa’da birçok ilim mahfiline girip çıkar, birçok aydın ve akademisyenle tanışıp onlardan isti­fade eder.

  • Lisans eğitimi devam ederken doktora çalışmalarını da yürütür.
  • İlim iştiyakı çok güçlü olan Topçu, lisans eğitiminden aşağı yukarı sekiz ay sonra doktorasını üstün başarıyla tamamlar.
  • Fransa’daki hayatının büyük ölçüde ev, kütüphane ve okul arasında geçmesi, boş zamanlarında farklı coğrafya ve kül­türleri tanımak için seyahate ayırması bu durumu bize açıklar.

Topçu, bu arada Sorbon’da üstün başarı ile doktorasını tamamlarken, o üniversitede felsefe ala­nında doktorasını veren ilk Türk öğrenci, Avrupa’ya gidenler arasında da ahlak felsefesi çalışan ilk kişi olarak tarihe geçer. Tezini başarıyla nihayetlendirdikten sonra Paris’te kalma konusunda ısrarlı teklifleri kabul etmeyerek o yıl için­de yurda döner.

Döner dönmez Galatasaray Lisesinde felsefe muallimi olarak vazifeye başlar. Kırk yıl süren öğretmenlik hayatında çoğu zaman hakkında soruşturmalar açılır, sürgünlere uğrar ama hakkın yanında haksızlığın karşı­sında bir çelik gibi durmayı başarır (Kara, 2017:26). Hayat serencamı onun hesabi değil hep hasbi olduğunu bize gösterir.

Din adamlığı yapacak talebelere verilecek derslerden ücret alınmaz diyerek hak ettiği ücreti fakir talebelere da­ğıtması bunun güzel bir örneğidir (Kara, 2017:26). Hasbidir ve vatanına karşı vefakârdır zira felsefe doçentliğini aldıktan sonra üniversitelerde kendisine yer açmasalar da o vatan, millet ve din için çalışmayı hiç bırakmaz.

  1. Bu anlamda Mehmed Âkif’in Âsım ‘da anlattığı faziletlerin çoğunun bir insanda ete kemi­ğe bürünmesinin örneklerindendir Topçu.
  2. Mehmed Âkif, Gölgeler ine bir de “Sükût” adlı uzun bir şiir sığdırmıştır.
  3. O şiir satırlarda yazılmamış ama sadır­larda okunmuştur.
  4. O şiiri hayat fazileti ve İsyan Ahlâkı (2014) adıyla Nurettin Topçu okumuştur.

Nurettin Topçu, Âkif’in bir umut çiçeği ve bahar muştusu olarak haber verdiği bir Âsım’dır aslında. O, Âkif’in hareket, isyan ve eylem tarafının en önemli temsilcilerinden ve devam ettiricilerindendir. Topçu, hareket gelene­ğini kurmuş, İsyan Ahlakı anlayışıyla güçlü bir ahlak nazariyesinin imkânına işaret etmiştir.

  1. Topçu’nun fikrinin bedeni Anadolu, zemini Selçuklu-Osmanlı kültürü, ruhu İslam, üslubu tasavvuf ve metodu ise isyandır.
  2. Topçu, hareket üzerinden bir felsefi sistem inşa ederken, varoluşçu filozofu olarak da karşı­mıza çıkar.
  3. Önemli kavramları, Âkif’in şiirlerinde terennüm ettiği, insanı bir gelenek içinde yeniden ihya edecek ve ona hayat dinamizmi yükleyecek kav­ramlardır.

Bu kavramlarla düşünce dünyasını bir koza gibi örer ve içinde Ya­rınki Türkiye’yi kuracak fikriyatı saklar. Sezai Karakoç, Mehmed Âkif’in Âsım’da ortaya koymaya çalıştığı naza­riyatı daha da derinleştirmeye gayret eder. Âsım’a duyulan hürmet Karakoç’ta diriliş nesliyle temsil edilir.

  1. İnsan kendi barikatlarının mahkumu ve kendi zincirlerinin tutsağı olmuştur.
  2. Ama bu kıyamete kadar sürüp gidecek değildir.
  3. Diriliş nesli, bu mahkumluğa, bu tutsaklığa başkaldırmanın cesaretini göstere­cek ve bu başkaldırmayı yeni uyuma dönüştürmenin yöntemini kestirecektir” (Karakoç, 2003:12).
  4. Sezai Karakoç tavrını, usulünü ve üslubunu bulmuş bir mütefekkirdir.

Usulünün ve üslubunun Safahat’tan ilham alarak inşa olunduğu ifade edilebi­lir.1967 yılında İslam’ın Dirilişi ‘ni, 1974’te Ruhun Dirilişi ‘ni, 1976’da ise İnsan­lığın Dirilişi ‘ni peşi sıra ama safhalar/safahata işaret edecek şekilde yayımlar. Bu bize belki de şunu hatırlatır; kuşkusuz İslam değişmez, İslam’da rönesans ve reform hareketleri yapmak mümkün değildir, fakat İslam’a bakan nazar ve ma- nazır değişir, değişmelidir.

  • İlk kitabında bunun yapılması gerektiğini vurgular.
  • Bunu yaparsak önce ruh dirilecektir, ruh ile beraber ise tüm insanlık yeniden kıyama durabilecektir.
  • Bunu yapmanın yoluna ise 1966-67’de yazdığı Taha’nın Kitabı ‘nda işaret etmeye çalışır.
  • Sezai Karakoç’un Taha’sında Mehmed Âkif’in hem tahayyülünde hem tasavvurunda büyüttüğü Âsım’ın kalbi atar.

Şöyle ifa­de eder o kitapta;

  1. Cadde sokak ve bütün kent uygun kurulmamışsa
  2. Samanyollarına
  3. Mutluluk ne mümkün o kentin insanlarına

Kuşkusuz kenti, şehri ilk vadede yerleşim yeri olarak anlayabiliriz. An­cak şehir, mananın ve anlamın tüm boyutlarının inşa edildiği rahimdir. Par­çalarıyla bütünüyle tüm nazariyatıyla insanın yaşam dünyasının inşa olundu­ğu rahimdir. Bu rahim, gökyüzüne, ilahi olana muvafık, insani olana uygun ayarlamadığını takdirde mutlu olmak mümkün değildir.

  • O hâlde bu ufuk bir yolculuğa davet ediyorsa, yolcuların tanıtılmasına da ihtiyaç duyulur.
  • Bu ufku keşfedip, bu ufka doğru yol alacak, kendisiyle birlikte tüm insanlığın yol al­masına vesile olabilecekler kimlerdir? Sezai Karakoç ben, sen ve o zamirlerini, edebiyat sahasına bırakıp, “biz şuuru”nu inşa etmeye çalışır.

Bunu yaparken ilk durağı “kendilik bilinci”dir. Çünkü kendi olmayana, kendi kalamayana hiç­bir şey anlatılamaz. Kendisinin farkına varamayan, kendisini bilemeyen, ken­disini bulamayan, nihayetinde kendisi olamayanın bu ufku keşfetmesinin ve yolculuğa çıkmasının imkânı yoktur.

  • Taha’nın kitabında şöyle ifade eder bunu:
  • Bugüne dek
  • Beni hiçbir yay ve hiçbir ok değiştirmedi
  • Yüreğimle karşılaşınca
  • Bütün kılıçlar kırıldı

İnsanın, onu o insan kılan, tüm medeniyetinin asli cevherini orada tem­sil edebileceği, ona umut, aşk ve istikbal gayesi sağlayabilen, can evinde diğer canlara yer açabilmesini mümkün kılacak olan engin gönlünü yeniden keşfet­mesi çok önemlidir. Âkif’in Âsım’da, Karakoç’un Taha’da aradığı işte bu gönül ve bu gönlü yeniden inşa etmenin imkanıdır.

  1. Son olarak, İstiklâl Marşı’nın ilk mısralarında ortaya konan duruma ve bu durumun Karakoç’taki aksine işaret edebiliriz
  2. Korkma! sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
  3. Sönmez yurdumun üstünde tüten en son ocak!

İstiklâl Marşı’mız, Korkma! İle başlar. Korkmamamız ise vatanımızda tü­ten ocağa yani aileye bağlanır. O hâlde istiklâl ve istikbalimiz, yurdumuzda tutan ailelerle kaim ve daim olabilecektir. Ailelerimiz var oldukça korkudan da emin olacağız. Mehmed Âkif, aileyi çok önemser.

  1. Aileye ilişkin güçlü bir şiir terennüm eder Safahat ‘ında.
  2. O şiiri yeniçağın ufkuyla ise Taha’nın Kitabı ‘nda Sezai Karakoç devam ettirir.
  3. İki büyük şiirden aldığımız ilgili mısralarla yara­tıcı yorumu okuyucuya bırakabiliriz: Biz ki her mevcûdu yıktık gayesiz bir fikr ile, Yıkmadık bir şey bıraktık, sâde bir şey: Âile.

Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslah eyledik? İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik! Bunların tâmîri kabil olsa ciddiyyet, sebât, Lâkin, Allâh etmesin, bir düşse şâyet âilât.

  • En kavî kollarla hattâ kalkamaz, imkânı yok!
  • Kim ki; “Kalkar” der, onun hayvan kadar iz’ânı yok!
  • Taha’nın kitabında bunu Sezai Karakoç şöyle terennüm eder:
  • Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi
  • Kilerler boşaltıldı farelerce
  • Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
  • Anne gitti ve sular buruştu testilerde
  • Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
  • Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
  • Bir vakitler anne açarken kapıyı
  • Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı
  • Anne gitti ve açıklandı ki
  • Yarasalar da incir buğusu gibi bir şeydi

Aynı damardan, aynı rahimden beslenen, aynı medeniyet göğsünden süt emen, aynı ufkun insanları olarak Mehmed Âkif’i, Nurettin Topçu’yu ve Se­zai Karakoç’u aynı damarda buluşturmasını bilen bir düşünce geleneğimiz söz konusudur. Bu düşünce geleneği dertle mayalanan, sadece kendimiz için de­ğil tüm âlemler ve tüm insanlık için dertlenen, yüreklerde ilim, irfan ve hik­met küresinde inşa edilen bir gelenektir.

Kuşkusuz bu düşünce geleneğimizle aramıza doğal ve yapay engellerin girdiği ifade edilebilir. Ancak kurtuluş bu damarla yeniden buluşmak, bu damara yeniden ünsiyet beslemek, dahası bu damardaki birikimi yeniden temessül etmekle mümkün görünür. Hilal’in bağ­rına bir yıldız gibi gömülen İstiklâl ve dahi Kur’an şairimize rahmet olsun.

KAYNAKÇA Çantay, H.B. (2020). Âkifnâme, Yay. Haz. Necmettin Turinay. Erguvan Yayınları. İstanbul. Düzdağ, E. (2020). İstiklâl Şâiri Mehmed Âkif. Med Kitap. İstanbul. Ersoy, M.Â. (2008). Safahat, Hece Yayınları. Ankara. Kara, İ. (2017). Nurettin Topçu Hayatı ve Bibliyografyası,

  1. Dergâh. İstanbul.
  2. Arakoç, S. (2003).
  3. Diriliş Muştusu,
  4. Diriliş Yayınları. İstanbul.
  5. Arakoç, S. (2018).
  6. Mehmed Âkif.
  7. Diriliş Yayınları. İstanbul.
  8. Arakoç, S. (2004).
  9. Taha’nın Kitabı” Gün Doğmadan,
  10. Diriliş Yayınları. İstanbul.
  11. Okay, O.M. (2019).
  12. Mehmed Âkif Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam, Dergâh. İstanbul.
  13. Okay, O.M. (2008).

“Safahat”. TDV İslam Ansiklopedisi,35. Cilt. Topçu, N. (2014). İsyan Ahlakı, Çev. Mustafa Kök-Musa Doğan. Dergâh. İstanbul. Topçu, N. (2018). Mehmed Âkif, Dergâh. İstanbul.100. Yılında İstiklâl Marşı Büyük Bilgi Şöleni 12 Mart 2021 – TBMM Irfan Ne Demek Bu haber toplam 802 defa okunmuştur : Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: İlim-İrfan-Hikmet Ekseninde Mehmet Âkif’in Çağrısı ve Çağrının Topçu ve Karakoç’a İzdüşümü

Ilim diğer adı nedir?

Türkçe’de ilim kavramının karşılığı olarak bilgi kavramı kullanılmakta, bu da; ‘bilme’, ‘biliş’ ve ‘tanıma’ gibi anlamlara gelmektedir (İbn Manzur, 1990: XII-417; Develioğlu, 1982: 513; Doğan, 1996). Çünkü bilginin zıddı bilgisizlik ile ilmin zıddı cehalet aynı anlama gelmektedir.

Arif insan kime denir?

Allah dostu anlamında bir tasavvuf terimi. Tasavvufî hayat tarzını benimseyerek Hakk’ın yakınlığını kazanmaya çalışan kimse. Âhiret saadetinin ibadetle kazanılacağına inanarak kendisini ibadete veren samimi dindar. Allah’ın her mertebedeki tecellilerine mazhar olan insan anlamında tasavvuf terimi.

İrfan geleneği ne demek?

Gönül erlerinin temsil ettiği irfan geleneği ; dini hayatın kalbî ve ruhi boyutunu ifade eder. İrfan geleneğinde namaz miraçtır, vuslattır, kavuşmadır. Oruç, yalan söylememek, dedikodu yapmamak, iftira atmamaktır. Farklılıkları, ayırıcı ve parçalayıcı bir etken olarak değil, bir zenginlik kabul eden Anadolu irfanı, karşılıklı hoşgörü içerisinde yaşamayı ve şefkat ve merhameti esas alır. İrfan sözlükte; bilme, anlama ve kültür olarak tanımlanır. Manevi ve ilahî hakikatleri tadarak elde edilen bilginin adı olan irfan, müminlerin ‘maddi’ ve ‘manevi’, ‘zahir’ ve ‘bâtın’ hayatında basamaklarını tırmandığı bir ilerleme, yükselme ve arınma yolu, kemale açılan kapısıdır. A Haber kanalında yayınlanan Sahur Vakti programında Ekrem Demirli irfanı şöyle tanımlıyor: “İrfan son zamanlarda daha sık kullanılmaya başlandı. Bir tür bilgeliktir. İnsanların yaşadığı ahlaki hayatla, evreni ve varlığı, varoluşu anlama ile ilgili bir kavramdır.

Elimenin manası bilmek demek ama herhangi bir bilmek değil. Öncesinde cehalet olan bir bilmek demek; dolayısıyla öğrenmek anlamındadır. Peki, nasıl bir öğrenmek dersek: daha çok yaşayarak, tecrübe ederek ve mevzuya katılarak öğrenmek demek. Çünkü çağdaş dünyada yapmakla, yaşamakla, öğrenmek arasındaki irtibat biraz koptu.

Bu aslında geçmiş dönemlerde de kısmen kopuktu; bunu tekrar inşa etmek gerekiyor. Yani yaşamak dediğimiz şey bir öğrenme yoludur. Yaşadığımız şey aslında tepkilerimizle reflekslerimizle bizde ahlakı ortaya çıkarıyor. Bu süreç içerisinde sevmeyi, sabretmeyi öğreniyoruz; bazen de yaşadıklarımızı yanlış yorumluyoruz ve kaybediyoruz, öğrenemiyoruz. Ayeti Kerimede “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” buyrulur. (Zümer Suresi – 9. ayet) Yani yaşamış olan yaşamamış olan gibi değildir. Bir baba olan kişi baba olmamış gibi birisi değildir. Bütün bunlar bizim yapıp ettiklerimizdir ve geride bir şey bırakır.

4 10

Anadolu irfan geleneği nedir? İrfan türküleri Anadolu topraklarında bizzat harmanlanıp oluşturulan eserlerdir. Gönül erlerinin temsil ettiği irfan geleneği ; dinî hayatın görünen kısmını değil metafizik tarafını; yani görünmeyen kalbî ve ruhi boyutunu ifade eder. Nitekim zahiri olarak namaz, secde, rükû, kıyam ve kıraatten ibarettir. Arifler ilk dönemlerden itibaren âlimlerin ulaştıkları bilgilerden farklı ve kendilerine has bir bilgiye sahip olduklarına inanmışlar ve bu bilgiyi “marifet”, “irfan”, “yakin” gibi yine kendilerine has terimlerle ifade etmişlerdir. Marifet ve irfanın başlangıcı ilimdir.

Arif insan ne demek?

‘ Tanıyan, bilen, vâkıf ve âşina olan, halden anlayan ‘ gibi mânalara gelen ârif, daha çok tasavvufta kullanılan bir terimdir.

İrfan ehli olmak ne demek?

Tasavvufta irfana ve marifete bastan beri byk nem verildiginden tasavvufa, irfan yolu, ariflerin tuttuklari yol, sufilere de arifler/urefa, ehl-i irfan, ehl-i marifet denilmistir. Fakat tasavvufa dair yazilan eserlerde, zellikle ilk ve ana kaynaklarda daha fazla marifet (ogulu: maarif) terimi kullanilmis, irfan kelimesi ok az kullanilmistir.

  • Irfan/marifet kaynagi kalp/vicdan olan fitri ve insani bir bilgidir.
  • Fetvayi kalbinden iste, anlamina gelen hadiste irfana/insafa isaret edilmistir.
  • Gnah ve ktlk kirinden arindirilmis, sahih itikat, ihlasli ibadet ve drstlg esas alan bir ahlakla donatilmis, bezenmis ve sslenmis, saf/temiz kalp dogru bilgi verir.

Bu bilginin dogrulugunu akil da teyit eder. Zaman zaman bu nitelikteki bilgiye hads/sezgi, kesf vr ilham dendigi de olur. Irfan/marifet ameli ve tecrbi bilgidir, amele ve ibadete dayanmayan soyut bilgiye irfan denmez. Irfanin baslangi noktasi amel, taat, ibadet, ahlak, edep, riyazet ve mcahededir.

Sonu ise Hak Tealanin ltuf ve bahsettigi (hibe) bilgidir. Irfanin bir ucu kesbi, diger ucu vehbidir. Nitekim, “Ugrumuzda mcahede edenlere (bize) ulas(tir)an yollarimizi gsteririz.” (Ankebut, 6) buyurulmustur. Yani mcahede kuldan, yol gsterme Mevla’dandir. Kulun ihtiya duydugu bu yola iliskin bilgileri Hak Teala lutfeder, bildigiyle amel edeni yce Allah, bilmedigi seylerin bilgisine varis kilar.

Kainattaki btn varliklar, btn zerreler Hak Tealanin varliginin, birliginin, kudretinin, azametinin birer ayetleri, isaretleri ve delilleridir. Bunlardan her biri insana bilgi verir, Allah hakkinda onu irfan ve marifet sahibi yapar. (Aynul-kudat, 55) Sufi/veli dis lemdeki varliklari gzlemleyerek bunlar zerinde dsnerek ve bunlarin hikmetlerini anlayarak Hakk’a dair irfan ve marifet sahibi olur.

İlim irfan ve hikmet nedir?

Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: İlim-İrfan-Hikmet Ekseninde Mehmet Âkif’in Çağrısı ve Çağrının Topçu ve Karakoç’a İzdüşümü İlmin, idrak etme ve bilmeye, dahası bildiğini bilmeye; irfanın, murat etme ve eylemeye, dahası bilmediklerinin farkında olup harekete geçmeye; hikmetin ise derin bir his ve iman ile var olma kudreti göstermeye tekabül ettiğini söyleyebiliriz.

Bu tekabüliyet bize aynı zamanda ilmin merkezî değeri olan doğru ile eyleme sahasının merkezî değeri olan iyinin bir araya gelerek güzel olana varabileceğini de hatırlatabilir. Zira güzelin, sadece iyinin veya sadece doğrunun olduğu yerde değil hem doğrunun hem de iyinin olduğu yerde tezahür etmesi daha anlaşılır durur.

Bu açıdan bakıldığında Mehmed Âkif’in hikemî sanatı, ilmi ve irfanı dışlamadığını, dahası birbirinin mütem­mimleri olarak güzel olana temas ettiğini ihsas ettirir. Çalışmamızda da bu eksende Âkif’in inşa ettiği çağrısını teşrih etmeye çalışacağız. Bu çerçevede, iman-ilim-amel-varoluş ekseninin kendisini bize Âkif’te nasıl sunduğunu da anlamaya gayret etmiş olacağız.

Çalışmamızda ilkin Âkif’in ilme yaklaşı­mı ve bakışını ele alıp daha sonra amele götürmeyen ilmin felakete sebebiyet vereceğine ilişkin düşünceyle Âkif’in irfan ekseninde amelî sahadaki derdini anlamaya çalışacağız. Sonunda ise, ilim ve irfanın birlikte, kişinin bizzat ken­disini hikmet merkezli bir şahsiyet varlığına taşıyacağını, Âkif’in eserleri ve yaşamından hareketle anlamış olacağız.

Akabinde ise Âkif’in iman-ilim-amel bütünlüğünü izhar eden çağrısının Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’ta nasıl karşılık bulabildiğine kısaca işaret etmeye çalışacağız. Yukarıda zikrettiğimiz izleği Âkif’in yaşamından çıkarmak mümkün gö­rünür. Onun bizzat şahsında hikmetin büyük temsilcisi olma hâlinin, zatın­da annesi ve babasının temsil ettiği arka planı taşımasından da ileri geldiği söylenebilir.

  1. Âkif’in babası Rumelili, annesi ise Buharalıdır.
  2. Buradan hareketle bir husus dile getirilebilir.
  3. Metaforik olarak, Âkif’in babasının Batı yakasını ve ilmî yönünü; annesinin Doğu yakasını ve irfanî yönünü temsil ettiği ifa­de edilebilir (Karakoç, 2018:10-11).
  4. Endisi ise İstanbul olmak üzere, merkezî coğrafyaya işaret ederken, hikmet ekseninde ilim ve irfanı zatında mezcetmiş olur.

Kendisi de ilmî yönünü babasından aldığını Hakkın Sesleri nde ifade eder. Aynı dizgeyi biz Âkif’in etkilendiği çevrelerde de görebiliriz. O zamanlarda Mısır, ilmî ekolleriyle, Hint alt kıtası ise irfanî ekolleriyle ön plana çıkmaktadır. Ancak ilim olmadan irfanın, irfan olmadan ilmin eksik kalacağını ifade etmek suretiyle sürecin hikmet yurdu olan İstanbul üzerinden tamama erebileceğini dile getirmek de mümkündür.

  1. O hâlde Mısır tasavvuru, bedeni ve kurumları yenilemeye; Hint alt kıtası tasavvuru ise insan telakkisini yenilemek ve dola­yısıyla nefsi yeniden inşa etmeye tekabül eder.
  2. Merkezî coğrafya İstanbul’dan Âkif ise topyekûn kurumları ve insan ruhunu yeniden inşa etme çabasına baş­lar görünür.
  3. Âkif, sadrında oluşturduğu manayı satırda lafza inkılap ettirerek gönül­leri, vatan, millet, bayrak ve iman mayasıyla mayalamayı başarmıştır.

Özün, iman-ilim-amelle teşekkülü ve bir şahsiyet varlığı olarak fışkırmasını biz tam manasıyla Âkif’te görürüz. Âkif dahası bize ilmî imanla, irfanı azimle ve hik­meti ışkla yoğurmayı öğretir. Yine hislendirme, düşündürme ve harekete ge­çirme, bu üçünü bir zeminde bir araya getirmenin imkânını da ondan öğrene­biliyoruz.

Nihayetinde Âkif, bir şahsiyet hikâyesini yazıyor ve emanet ediyor. O hikâyede sanatıyla arşa yükselen, her demde Allah’ı arayan bir şahsiyetin kıyama duruşu kendisini en kâmil şekilde tebellür ettiriyor. Kemalâtın, ferdî olanı içtimai olana, içtimai olanı ise ilahi olana ulamadan mümkün olmadığı anlaşılırsa, Âkif’in ferdî ve cüz’î olandan ilahi ve külli olana doğru yazdığı, dahası yaşadığı hikâye çok daha iyi anlaşılabilir.

Onun bizzat yaşamı sanattır, sanat ise aşmayı ister. Sonsuzluk ilahi olanda temsil edilir, ilahi olanın bulaş- madığı sanat fanileşir, fani olana ise fena bulaşmış demektir. Âkif, zikredildiği üzere ilim ve irfanı hikmette şuur dili olan şiiriyetle buluşturmuş, hikemî nef- haları bedenin ve ruhun neşidelerini birlikte terennüm eder hâle getirmiştir.

Mehmed Âkif’in yaşamı yazdığı, yazdığı ise yaşamıyla beslenir. Bu açı­dan şahsiyeti, eseri, eseri ise şahsiyetidir. Karşımızda, hem bir şahsiyet abi­desi (Okay, 2019:216) hem de içerdiği terennümlerde içtimai dertleri, çilele­ri, gönülden hissedip onlara karşı tedavi usullerini sanatkârane şekilde ifade edildiğini görebileceğimiz, insana, mekâna ve zamana dair her dem taze kala­cak fikirlerle işlenmiş birbirine açılan yedi kapıdan müteşekkil Safahat adıyla devasa bir eser durmaktadır.

Safahat ‘ta özellikle çok canlı tasvirlerle mekâna ilişkin şuuru uyandırmanın yanında istibdat, cehalet ve tembellik gibi eleştiri­len reziletler, hassaten mezarlık, meyhane ve kahvehane tasvirleri merkezinde zemmedilir. Süleymaniye Kürsüsünde halktan, tarihten ve kökünden her dem daha da kopan aydın grubuna ve cehalete meftun hurafelere gömülen halka ciddi uyarılarda bulunulur.

Hakkın Sesleri ve Fatih Kürsüsünde eserleri Balkan Harbi’nin yakıcı ve trajik yükü bol olan havasına denk düşmüştür. Eserlerde Balkan Harbi’ne ilişkin keder dolu birçok manzara hem tasavvura hem de ta­hayyüllere sunulur. Yönetimsizlik, ordu içinde birbirini dışlayan ve merhem olamayan tefrika hareketleri, yanlış tevekkül inancı, ırkçılık ve tembellik be­laları tel’in edilerek neden olduğu tahribatlar göz önüne serilir.

Burada ilmin ve çalışmanın farziyetinin unutulup, hüsranın ve mağlubiyetlerin pençesine düşmemizin nelere sebebiyet verdiği, çok canlı ve vurucu mısralar maharetiy­le anlatılır. Hatıralar adlı eserde geriliğin ve reziletlerin sebepleri ilmî olarak soruşturulur, arka planda yatan sebepler irdelenir.

Doğu, bir coğrafya olmakla beraber bir zihniyet olarak da tahlile tabi tutulur. Doğu ve Batı mukayesesini sıkça gördüğümüz mısralar, beden ve ruh, madde ve mana, fert ve cemiyet, dünya ve ahiret dengesini güçlü şekilde kurmayı, fitne ve nifak tohumlarına karşı teyakkuzu elden bırakmamayı salık verir.

Kuşkusuz bu eserin yazılma­sında Mehmed Âkif’in Berlin hatırlarının da yeri büyüktür. Her şeyin başının eğitim ve gençlik olduğunu anlayan Şair, Âsım ‘da bu hususu ilmek ilmek, iki âlim ve şahsiyeti güçlü bir genç kahramanıyla işler. Bu eserde İslam ahlakının bir şahsiyette nasıl bir çağlayan kıvamında akarak ideal oluşturduğunu, aydın ve genç kahramanların nezdinde anlatıldığına şahit oluruz.

  1. Yine bu eserde, sertliğin şefkatle, maddenin manayla, uçların itidalle, gücün nizamla, dünya­nın ahiretle nasıl telif edebileceğine ilişkin güçlü imalarla karşılaşırız.
  2. Bu eser iman-ilim-amel çizgisinin bir şahsiyet abidesini nasıl meydana getirebileceğini anlatan, Süleyman Nazif’in ifadesiyle şiir mucizesidir.

Safahat’ın son eseri olan Gölgeler ise Âkif’in sanatında Sanatkâr’ı aradığı, kendi benini yeniden inşa et­tiği, bir bakıma kemâlâtını zirveye doğru taşıdığı eseridir. Buradaki kemâlât- tan hem şahsiyet hem de sanat olarak varılan zirveyi anlamak gerekir.

Bu esere Âkif bir de “sükût” adlı uzun bir şiirini sığdırmıştır. Bu şiir satırlarda yazmaz ancak sadırlarda okunur, o şiiri Nurettin Topçu, İsyan Ahlâk’ı adıyla okuya­caktır. Âsım’ın kanıysa Sezai Karakoç’un Taha’sının damarlarında akacak ve dirilişi muştulayacaktır (Okay, 2008:442-444). Hiç kuşku yok ki, Âkif gibi Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç da solmakta ve kaybolmakta olan devasa medeniyetin kederini derunlarında hissetmişler ve bu kayboluş karşısında büyük bir direniş göstermişlerdir.

Bu acı ve ortaklık onları Âkif’in mirasının ilmi ve ameli çerçevede varisleri kılmaktadır. Etüdü­müzde Mehmed Âkif’in izi Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un bazı eserlerin­de sürülmeye çalışılacaktır. Bu çerçevede Âkif’in ferdi şahsiyetin iç inşasının (insistenz) bir Âsım olarak karşımıza çıkan Topçu’nun hayat ilişkisine ilişkin ayrıntılarda, içtimai şahsiyetin tezahürünün (existenz) ise Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesine özel bir atıfta bulunan Taha düşüncesinde açığa çıktığı ileri sürülecektir.

  1. Yani Âkif’in beklediği Âsım’ın teorik ve pratik veçheleriyle Topçu ve Karakoç’ta izhar olunduğu çalışmada vurgulanacaktır.
  2. Mehmed Âkif ve İlim Ayak sesleri sonsuzlukta ilahi bir terennüm oluşturan eserler büyük eser­dir.
  3. Âkif’in şiirleri, şuuru ilahi olana taşımak suretiyle orada sonsuzluk ne- şidelerini terennüm edebildiği için büyüktür.
See also:  Fb Ma Ne Zaman?

Dahası bu şiirler insana vecd verip, insanların duygularını harekete geçirdiği için de güçlü bir sanata işaret eder. Sanatını davasına adaması Âkif’in sanatının değerini zayıflatmaz bilakis onun sanatının, sanat değeri yanında bir ufka bakan boyutu da taşıdığı için aslında pratik değerini de ziyadeleştirdiği ifade olunabilir.

  • Büyük şiirlerin yer aldığı Safahat adlı eseri, farklı safhaların bir araya geldiği bir bütün olarak da anlamak mümkün görünür.
  • Tespit, teşhis, tetkik ve tedavi safhalarını muhte­vi kılan Safahat, bir zaman dizgesi anlamında bir bütünü sunar bize.
  • Ancak bununla birlikte Safahat ‘ta tabiî, ferdî, içtimai ve ilahi bir takip nizamının da inşa edildiğini söylemek kabildir.

Yine aynı dizgeyi ilim-irfan-hikmet eksenin­de anlamak da mümkün görünür. Safahat ‘ın bütünlüğünden hareket ederek, onda imanın, ilmî olanla, ilmî olanın irfanî olanla, nihayetinde topyekûn tüm safhaların hikemî olanla taçlandığını ifade etmek mümkündür.

Bu çerçevede ilmî safha, olanı olduğu gibi gördüğü, olguya hâkim olmaya çalıştığı safhaya tekabül ederken, irfanî safha, algıya hâkim olduğu, toplumun algısını değiştir­meye ve yönetmeye niyet ettiği safhadır. Nihayetinde hikemî safha, kalbine ve kendine hâkim olmaya çalıştığı, dünyadan geçip ama vazgeçmeden ahiret yur­duna duyduğu özlemi işlediği iman-ilim-amel bütünlüğünü birlikte terennüm edebildiği bir varoluş düzlemine işaret eder.

Âkif, her şeyden önce medreseli olmanın yanında pozitif bir ilmin mü­tehassısıdır. Bu veçhile o, ilmî usulü bilmekle birlikte, ilmin fert ve toplum için ne demek olduğunu çok iyi kavramıştır. Pozitivizmin yükselişe geçtiği, politikaları ve inançları derinden etkilediği bir evrede ilmî anlamda pozitif bir tavrı benimsese de Âkif, pozitivist olmamıştır.

Pozitivizmin gönlündeki iman korunu söndürmesi bir yana ilimle o, közü daha da korlandırmayı başarmıştır. Mesela bu yaklaşımın bir izi olarak kâinat nizamına çokça vurguda bulunulur. Kâinatta küçücük bir parçanın vazifesini yapmamasının tüm âlemin işleyişini inkıtaa uğratması gibi bir âlem modeli olan toplumda da küçük birimlerin kendilerinden beklenen vazifeleri yapmamalarının toplum nizamını yıkılışa ve çöküşe sevk edeceği açıkça vurgulanır (Düzdağ, 2020:58).

O hâlde Âkif’in ‘adetullah’ ve ‘sünnetullah’a dair denge ve kıvamın ilmî usullerle idrak edilebi­leceği ve bu minvalde gerçeği daha iyi anlayabileceğimize ilişkin imaları önem taşır. Burada ayrıca Âkif’in âlem tasavvuruna ilişkin ilmî yaklaşımın derin bir analojiye imkân tanıdığını da görebiliriz.

  • Millette, dinde, ahlakta, hukukta, siyasette, ekonomide hülasa tüm sosyal hareketler sahasında cevval olmanın dayandığı kurucu temellerin ilimle mu­hafaza edilmesi gerektiğine inanır Âkif (Topçu, 2018:48).
  • Yine ilim, tarihi ve inancı yok sayıp köksüzleşmeyi talep eden bir inkılapçılıkla, cansız şekle bağla­nıp ruhu ıskalayan, bununla hurafelere gömülen kör muhafazakârlık anlayışını sadra şifa olucu şekilde deşifre edebilir.

İlim, her ikisinin ölümcüllükte el ele verdiğini, kurtuluşun mukallitlikte değil, kurucu özümüzü muhafaza etmekte olduğunu, kurucu ve koruyucu ilkelerden koruyucu olanı araç; kurucu olanı ise amaç olarak görmek gerektiğini gösterir. Nihayetinde ilim, asıl olanın haki­kat, adalet ve hikmetle el ele verip yürüyebilecek bir nizam olduğunu hatırlatır.

Âkif’in anlayışında ne sanat, sanat içindir, ne de ilim, ilim içindir. İlim ve sanat, insan fıtratını muhafaza etmek, doğruya, iyiye ve güzele birlikte va­rabilmek için önemli araçtır. Sezai Karakoç’tan ilham alarak ifade edilebilir, Âkif, realist ve yer yer natüralisttir ama o bunları araç ve yükselmek istediği hedefe varmak için merhaleler olarak telakki eder.

Hedef, idealde gördüğü ve bizi sonsuzlukla tanıştıracağı ilahi sahadır (Karakoç, 2018:39). İlmî cephesinin ferde, topluma ve ilahi olana bakan veçheleri söz konusudur, dahası bunlar Âkif’te el eledir. İlmî müktesebatının da etkisiyle Âkif, olgulara çok hâkimdir ve bu hâkimiyet onun, ferde, topluma, tarihe ve mekâna ait ayrıntıları etkile­yici ve canlı bir manzara bütününde tasvir etmesine vesile olur.

Bu bakımdan şiirlerinde ciddi bir sosyolojik gözlem gücüne istinaden çizilmiş manzaralar görürüz. Buralarda Âkif’in ustalıkla içtimai dertleri hassasiyetle teşrih ettiğini, tespit ve teşhisten, tedavi çıkarabildiğini görebiliriz. Bununla birlikte kıssaları ve tarihî olayları ilmî titizlikten sapmadan vuruculukla ve ustalıkla nazmına konu edindiğini, mimari yapıları ayrıntılarıyla ustalıkla şiirleştirdiğini fark edebiliriz.

Eşref Edip, Fatih Camii, Süleymaniye Kürsüsü ve Fatih Kürsüsünü hassaten belirterek, Âkif’in eserlerinde ilmin ve fennin en mudil ve en ince bahislerini şiir ve sanatta mahirane işlediğini vurgulamıştır (Çantay, 2020:88). Âkif, ilmi hem kullanarak konuşturur hem de insanları ilme davet eder.

  • Bu cehalet yürümez; asra bakın: Asr-ı ulûm!
  • Başlasın terbiyeniz, ailelerden oğlum.
  • Sâde hürriyyeti i’lân ile bir şey çıkmaz;
  • Fikr-i hürriyyeti hazm ettiriniz halka biraz.
  • Bu şiirin manasını ilme ve ilmin yol göstericiliğinde irfana hürmet kabi­linden Süleymaniye Kürsüsünde devam ettirir:
  • Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün?
  • Çünkü, efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün;
  • Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde, fünûn,
  • Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn,
  • Asr-ı hâzırda geçen fenlere sâhip denecek,
  • Bir adam var mı yetişmiş içinizden, bir tek?
  • Mütefennin tanınan üç kişinin kıymeti de,
  • Münhasır anlamadan, dinlemeden taklîde.
  • Kim mesaîsini bir gâyeye vardırdı, hani?
  • Gösterin pâye-i tahkîke teâlî edeni?
  • Nazariyyâta boğulmakla geçen ömre yazık;
  • Amelî kıymetidir kıymeti ilmin artık.
  • Âsım’da ise çizdiği ufku Doğu-Batı ekseninde devam ettirir;
  • Sâde Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.
  • O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;
  • Giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin.
  • Fen diyârında sızan nâ-mütenâhî pınarı,
  • Hem için, hem getirin yurda o nâfi’ suları.

Âkif, bir toplumun ilimden uzaklaşmasını onu yok oluşa yaklaştıracağını çok etkileyici şekilde dile getirir. İlimden ve sa’ydan uzaklaşmak halkı cehalete, rehavete ve ye’se sürükler. Her faziletin karşısında ifrata ve tefrite bürünmüş olan rezilet, her reziletin karşısında ferdî ve içtimai dertlere şifa sunabilecek fazilet bulunur.

  • Cehalet, atalet, rehavet ve ye’s toplumu mahveden manevi has­talıklardır ve onların tedavisi topyekûn ilim, irfan, hikmet ve sa’ye sarılabil- mektir.
  • Halk faziletler dururken, halk reziletlerle tavsif olunursa orada çürüme ve yok olma tehlikesi kendisini var eder.
  • Reziletler noktainazardan halkın dört tabakaya ayrıldığına vurgu yapılır.

Hiçbir şeye aldırmayan avam, her şeyden ümidini kesmiş bedbinler, Batının rezaleti peşinden koşan züppeler ve haz ile eğlence meftunu sefihler toplumu çürütür. Bu çürümenin panzehrinin ise kökünden kopmamış, asrın idrakini çözmüş güçlü bir âlim ve aydın kadrosu olduğu vurgulanır.

  1. Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?
  2. En büyük fâzılınız: Bunların âsârından,
  3. Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma’nâ çıkaran.
  4. Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ,

İhtiyâcâtını kâbil mi telâfi? Aslâ. Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı. Mehmed Âkif ve İrfan Mehmed Âkif, içtimaiyatımızın ahlakiyatımızdan, ahlakiyatımızın ise di- niyatımızdan neşet ettiğini ifade ederek, din-ahlak-ilim-amel arasında tevhidî bir irtibat kurar.

İlmin imansız, imanın amelsiz olanını kerih gören Âkif, biri nazari diğeri amelî iki yüce kudretin şifasını umar; bunlar marifet ve fazilettir. Marifet ve faziletin milletin ikbali için de elzem olduğunu ifade eder. Marife­tin topluma saadet verecek bütün sebepleri içinde taşıdığını, ancak onun ikin­ciyle tamama ermesinin şart olduğunu vurgular.

Marifetin ışığında belirecek faziletle birlikte, söz konusu duran sebeplerin memleketin ve milletin yüksek menfaatine tahsis edilebileceğine değinir. Marifetsiz faziletin millet için avare bir çaresizliğe ve kudretsizliğe işaret ettiği gibi, faziletsiz marifetin ise memle­keti hudutsuz felaketlere yuvarladığını görmek gerektiğinden bahseder (Çan- tay, 2020:297-298).

O hâlde olması gereken, ilmin (marifet) onun pratik yönü olan irfanla (fazilet) buluşması ve bir olmasıdır. İlim, neyin iyi, doğru ve güzel olacağını idrak edebilmek, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek kudreti dolayı­sıyla marifete işaret ederken, irfan, faziletleri bilip onlarla mücehhez olmayı, reziletleri kavrayıp onlardan uzak durabilme becerisiyle birlikte ruhî kemali kazandırır insana.

Hayatı büyük zorluklar ve ayrılıklarla örülen Âkif, yaşamıyla büyük bir irfan abidesidir. Fedakârlık ve feragat, îsar erdemiyle birleşerek irfanın ve ahla­kın zirve noktasını oluşturur. Âkif’in itibarlı ve dolgun maaşlı işini ardında bı­rakarak büyük meşakkatlerin onu karşılayacağı Millî Mücade’leye oğlu Emin’i yanına alarak atılması büyük bir diğerkâmlık örneğidir.

  • Bu hususiyet, onun bi­len ve söyleyen olması yanında aynı zamanda söylediğini eyleyen ve eylediğini söyleyen yüce bir şahsiyet olduğunu ortaya koyar.
  • Safahat adlı eseri, bu açıdan bakıldığında onun yaşam hikâyesinin safhalarının da izleneceği bir eser olarak görülebilir.
  • Bu bakımdan kalpten kaleme, kalemden kâğıda, kâğıtlardan idrak ve vicdanlara nakşolunan derin ve hisli manalar manzumesidir Safahat.

Âkif’in Safahat ‘ı insanı hayata dair sayısız örnekliklerden haberdar eder. Onun sunduğu örneklikler nasıl olunması gerektiğine işaret ettiği gibi, nasıl olunmaması gerektiğini de resmeder. Kavrayış ve biliş özellikle pratik sahaya ilişkinse, dahası irade, kavranan ve bilinenin yani idrakin tezahürüyle tamam­lanınca güçlü bir mana meydana gelir.

  • Bu açıdan bakıldığında faziletlerin ve reziletlerin neliğini ortaya koymak, fert ve toplum için fayda ve zararlarını say­mak, dahası ferdin ve toplumun yeniden ihyası için pratik reçeteler sunmak oldukça değerli görünür.
  • Hele bunları yaşamını büyük bir ahlak ve şahsiyet abidesi olarak devam ettiren ve nihayete erdiren Âkif terennüm etmişse.

Âkif her şeyden önce faziletlerin dostu, reziletlerin düşmanıdır. Ferdî ve içtimai ruhu heder eden reziletler olarak taassup, istibdat, cehalet, hurafe, re­havet, riyakârlık, hilekârlık, yalancılık, kanaatkârsızlığı görür ve hepsiyle mü­cadele eder. Ona göre halktaki cehalet ve taassup, idarecilerdeki gayri-ahlakilik ve aydınlardaki ihanet toplumu mahvoluşa sürükler.

  1. Ferdî ve içtimai reziletle- rin panzehiri ise onların yerine ikame edilecek faziletlerdir.
  2. İrfan boyutunun, fazilet ve reziletleri bilmek kadar, gereğini yerine getirme cesaretini de içerdiği vurgulanmalıdır.
  3. Zira ahlak, bilerek eylemenin karşılığıdır.
  4. Âkif, Hatıralar ‘da ahlakın varoluş kökünü Allah korkusundan aldığını, vicdanın, Vacibu’l Vü- cud’un (Allah’ın) sesini duyduğumuz yetimiz olduğunu, bu sesin bizi faziletler ekseninde işe koşmaya vesile olması gerektiğini, bunun ferdî ve içtimai zaruri bir vazife olduğunu anlatır.

Meğer kalbinde Mevlâ’dan tehâşî hissi yer tutsun.

  • O yer tutmazsa hiç ma’nâsı yoktur kayd-ı nâmûsun.
  • Hem efrâdın, hem akvâmın bu histir, varsa, vicdânı;
  • Onun ta’tîli: İnsâniyyetin tevkî’-i hüsrânı!
  • Budur hilkatte cârî en büyük kânûnu Hallâk’ın:
  • O yüzden başlar izmihlâli milletlerde ahlâkın.
  • Fakat, ahlâkın izmihlâli en müthiş bir izmihlâl;
  • Ne millet kurtulur, zîrâ ne millîyyet, ne istiklâl.
  • Oyuncak sanmayın! Ahlâk-i millî, rûh-i millîdir;
  • Onun iflâsı en korkunç ölümdür: Mevt-i küllîdir.
  • Olur cem’iyyet artık çâresiz pâmâl-i istîlâ;
  • Meğer kaldırmış olsun, rûh-i sânî indirip, Mevlâ.

Evet bir ba’sü ba’del-mevte imkân vardır elbette.

  1. Bunun te’mîni, lâkin, bir yığın edvâra vâbeste!
  2. Âkif, Hatıralar ‘da devam eder, faziletleri ve reziletleri bilip, hangisine ya­kın durup, hangisinden uzak duracağımızı bize gösteren irfanın eksikliğinin nelere sebep olacağından bahseder;
  3. “Tevekkelnâ” deyip yattık da kaldık böyle en âciz!

O îman, farz-ı kat’îdir diyor tahsîli irfânın. Ne câhil kavmiyiz biz müslümanlar, şimdi dünyânın! O îman hüsn-i hulkun en büyük hâmisi olmuşken. Nemiz vardır fezâilden, nemiz eksik rezâilden? Âkif, Âsım ‘da marifetle (ilim) birlikte onun uygulama sahası olan fazilet­ten (irfan) uzak düşmemizin nelere mal olduğunu oldukça etkileyici şekilde anlattıktan sonra tarihimizde marifetin ve faziletin bizi seçkin bir millet kıldı­ğını, bu kökü unutmamamız ve gereğini yapmamız gerektiğini terennüm eder;,Şimdi, Âsım, bana müfrit de, ne istersen de.

  • Ma’rifetten de cüdâ Şark, fazîletten de.
  • Lâkin ister misin, oğlum, mütesellî olmak:
  • İctimâî bütün âmillere, kudretlere bak.
  • Bunların herbirinin kuvveti, mâzîye inen,
  • Kökü mikdârı olur; çünkü bu âmillerden,
  • En derin köklüsü, en sağlamı, en hâkimidir.
  • Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,
  • Göreceksin ki: Bu millette fazîlet en uzun,
  • En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
  • Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz: Dîn-i Mübîn.

Hâdisât etmesin oğlum, seni asla bedbîn. İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden. Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden, Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş, ne zarar?

  1. O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,
  2. Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;
  3. Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza.

Son olarak Âkif’in toplum olarak felakete sürüklenmenin sebeplerinden birisini tefrika olarak gördüğünü ifade edelim. Tefrika, toplumu içten içe çü­rüten içtimai bir rezilettir, mezhepçilik, particlik ve en çok da kavmiyetçilikte çöreklenir. Hakkın Sesleri’ nde şunları dile getirir; Hani, millîyyetin İslâm idi.

  • Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.
  • En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;
  • Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!
  • Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
  • Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

O hâlde Âkif’in kavmiyetin düşmanı, milliyetin dostu olduğunu söyle­yebiliriz. Zira kavmiyet özünü kanda, milliyet özünü canda ve manada bulur. Can ise ferini ve sürurunu İslam’dan alır. Mehmed Âkif ve Hikmet Mehmed Âkif dertlilerin eviydi, o evde dertlere derman bulunur, hasta gönüller şifâyab olurdu.

O, sanatıyla cemiyetin içinde bulunduğu buhrana kar­şı çözüm yolları bulmayı denemiştir. Bu yolda imanı, ilmi ve irfanı ona refik olmuş, iman ettiği gibi olma cesaretini, hikmet ile taçlandırmıştır. Onun bu yoldaki en büyük şahidi hayatıyla birlikte sanatıdır. Hikemî olan, tevhidî olandır. Tevhidî olan, bir itikat manzumesi sundu­ğu kadar, hayatı ve âlemleri bir bütün olarak idrak edebilme imkânıdır.

Bu çerçevede, yaşam ve ölüm, dünya ve ahiret, madde ve mana, fert ve toplum, beden ve ruh birbirinin rakibi değil refiki olarak birbirini tamama erdirirler. İnsan, hayatında bu bütünü, imandan ilme, ilimden irfana ve oradan nihaye­tinde hikmete yükselerek idrak edebilir.

Âkif’in Safahat ‘ında bizi böylesi bir urûç karşılar. Safahat kuşkusuz kökünü ve ilhamını yüce Kur’an’dan almıştır, şifasının da kökeninde ilahi kelam ve nebevi sünnet vardır. Kur’an’ın şifa verici hasleti, önce Âkif’in ruhunda tezahür etmiş, onun ruhundaysa tüm milletin ruhuna deva hazırlanmıştır. Büyük idrak ve irade sahipleri benlikleri dışında yola revan olurlar, yolculuk onları benliklerine geri getirir ve onların benliklerinde başka benlere yer açılabilir.

Âkif’in beninden başka benlere, nihayetinde tüm toplumun hatta ümmetin benine, oradan ise sonsuzluğa giden imkânlar silsilesini görebilmek kabil olur. Âkif, dış dünya­dan hareket eder, iç dünyasına varır, orada başka benlerin sızısını, acısını ve ıstırabını duyup yeni bir hamlenin meşalesini yakar.

  • En son İlahi Ben’e olan aşkı ve iştiyakı onu, ilahi âlemin gölgesinde serinletir.
  • Nurettin Topçu bu izleği ferdî hayattan içtimai hayata, oradan ise mistik hayata doğru yürüyen bir sa­natkâr benliğinin tarihçesi olarak okur (Topçu, 2018:29).
  • Âkif, aşkınlaşma tecrübesini sanatıyla ete kemiğe büründürmeye çalışır.

Dünya hayatının gerekli ama yeterli olmadığı bilinci bu isteğe onu yönlendir­miş görünür. Evvela aşma ve yücelmeyi kaçarak gerçekleştirmek ister. Top- çu’nun ifade ettiği gibi ondaki yaşama arzusu dünyaya bel bağlama, onunla iktifa etme değil, bilakis onun güzelliklerinden istifade edip hareket ederek Cemal’in sahibine giden yolu keşfetme arayışıdır.

  1. Bütün dünyâ serilmiş sunduğun vahdet şarâbından;
  2. Benim mest olmayan meczûbun, Allâh’ım, benim meydan!
  3. Bırak, hâsir kalan seyrinde mi’râcım devâm etsin;
  4. Rükû’um yerde titrerken, huşû’um Arş’ı titretsin!

İlâhî! Serserî bir damlanım, yetmez mi hüsrânım? Bırak, taşsın da coştursun şu vahdet-zârı îmânım. Bırak, hilkatte hiç ses yok, bırak, meczûbunun feryâd. Bırak, tehlîlim artık dalgalansın herçi-bâd-âbâd! Âkif’in sanat idealinin önüne cemiyeti koyduğunu, koymak zorunda kal­dığını ifade etmek mümkündür.

  1. Bu bakımdan onun sanatı ferdî olandan içti­mai olana, oradan ilahi olana doğru bir seyr hâlinde tamama giden serüveni canlandırır.
  2. Bu izlekte aynı zamanda sanattaki gayeden, gayedeki sanata doğru geçişin izleri de görülür.
  3. Öncelikle cemiyetin faydası için araç kılınan sanatla, sosyal yaraların iyileştirilmesi hedeflenir.

Bundan sonra ise ikinci safha başla­yacak ve sanatının yukarılara taşınmasına imkân bulunacaktır. Ama buna tam anlamıyla izin verilmemiştir! Âkif’in Mısır’a hicret etmek zorunda kalması, orada yaşadığı sıkıntılar ve dönüşündeki terk edilmişlik bu hususu daha da belirgin kılar.

Daha fazla bilgi için Âkif’e ilişkin hatıraların yer aldığı eserlere bakmak kâfidir. Hicret, zamanı ve mekânı yeniler, dahası hicret bir kozadır ve insan ora­dan yeni bir zamana ve mekâna kanat çırpar. Âkif için Mısır hicreti de böyle olmuştur. Orada kendisini yeniden inşa etmiş, arşın gölgesinde yeni bir ruh cephesi oluşturmuştur.

Yalnızlığı kalabalıklara tercih ederek bu yalnızlıkta ahi- retini kuracağı, hasret ve hicrana yatırdığı fikirler demlendirmiştir. Hasret ve hicran ile vatana olan özlemini derince solumuştur Mehmed Âkif. Dahası asli vatan özlemi onda bir kor olup tutuşmuştur.

  • Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Ma’bûd,
  • Gel ey bir tânecik gâib, gel ey bir tânecik mevcûd!
  • Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicran,
  • Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmînan.
  • Hayır, îmanla, itmînanla dinmez ruhumun ye’si:
  • Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi

Senin Mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leylâ. Hikmet, metafizik üzerinden sonsuzluğa açılıştır. Ebediliğe iştiyakla tu­tunma, sonsuzla (sonsuzun da sahibiyle) hemhâl olarak ve zamanı bir bütünü (geçmiş-şimdi-gelecek) meydana getiren anı idrak ederek gerçekleştirilebilir.

Hikmet merkezli varoluş hamlesi içinde sonsuzluğa varacak olan atılımı giz­lediği için, insana gerçek hürriyeti bahşetme imkânını da sunmuş olur. Zira insanı gerçekten hür kılan husus aşkın hürriyetidir (Topçu, 2020:81). Ona sa­hip olanlar kimseye ve hiçbir şeye göre iradelerini yönlendirmezler, iradelerini pür-hür olarak tezahür ettirebilirler.

İradenin kişiye ve şeye göre hareket etme­si iradenin mukayyet olmasına işaret ederken, iradeyi sonsuzluğun sahibinin iradesine raptedebilmek, iradenin gerçek manada hürriyeti tanımasına imkân sağlar. Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlâk’ı adlı eserinde işaret ettiği husus da aslına bakılırsa tam budur (Topçu, 2014).

  1. San’atkâr’da bunu şu şekilde terennüm eder;
  2. Hudâ bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sîne,
  3. O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.
  4. Hayır! Yakar beni derdimle âşinâ çıkman,
  5. Bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan.
  6. Belâ mı kaldı ki dünyâ evinde görmediğim?
  7. Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görmeden gideyim!

Nihayetinde Mehmed Âkif, önce maddeyi ve bedeni tanımış, sonra nefsi idrak edip aşinalığı manaya taşınmış, sonunda ruha aşina olup ışka yükselmiş­tir. Bu yükseliş aslına bakılırsa manaların da ötesine vasıl olup manalara mana katanı tanıyabilmeyi ona kolay kılmıştır.

Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’ta Mehmed Âkif’in İzini Aramak Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç, Mehmed Âkif’e dair önemli eserlerin müellifidir. Her iki düşünürün kendilerine mahsus Âkif tasavvurları söz ko­nusudur. Kuşkusuz bu tasavvurları tüm boyutlarıyla ele alıp teşrih etmek bu çalışmamızın kapsamını aşacaktır.

Bununla birlikte bu tasavvurdan beslenen tesirler ise Topçu ve Karakoç’un hem yaşamına hem de düşüncelerine sira­yet etmiş görünür. Dahası bu etkinin çok boyutlu olduğu da ifade edilebilir. Bunların hepsini bu çalışmanın sınırlarına sığdırmak pek mümkün değildir.

Bunu ve her iki mütefekkirin eserlerinde içerilen Âkif tasavvurlarını daha ge­niş olarak başka bir çalışmamızda ele alacağız. Ancak burada Âkif’in tahayyül ettiği Âsım’ın ameli çerçevede Topçu ile nazari çerçevede Karakoç ile temsil edildiğine işaret edebiliriz. Mehmed Âkif’in Âsım ‘daki dizelerinin hakkını veren kişidir Nurettin Topçu.

İyi bir eğitim almanın, mücadele ahlakıyla teçhiz olmanın, muvaffa- kıyet bilincinin, Batı dünyasının ilminden ve fenninden istifade edip onun yaşam biçiminden kendisini muhafaza edebilmenin, dahası garpta elde ettiği tüm entelektüel birikimini vatanın ve milletin selameti için kullanabilmenin ete kemiğe bürünmüş hâli olarak karşımıza çıkar Nurettin Topçu.

  • Siz ki yıllarca neler çekmediniz, hem gülerek!
  • Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;
  • Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz!
  • Şark’ın âgûşu açıktır o zaman işte size;
  • O zaman varmanın imkânı olur gâyenize;

O zaman dinlerim artık seni, Âsım, bol bol.

  • Yarın akşam gideriz.
  • Öyle mi? Berhurdâr ol.

Osmanlı eğitim sisteminin mekteplerinde ilk eğitimine başlayan Nurettin Topçu, İstanbul Erkek Lisesini bitirdikten sonra kendi çabalarıyla yurt dışı eği­tim imtihanını kazanır ve felsefe tahsili için Fransa’ya gider. Fransa’da birçok ilim mahfiline girip çıkar, birçok aydın ve akademisyenle tanışıp onlardan isti­fade eder.

Lisans eğitimi devam ederken doktora çalışmalarını da yürütür. İlim iştiyakı çok güçlü olan Topçu, lisans eğitiminden aşağı yukarı sekiz ay sonra doktorasını üstün başarıyla tamamlar. Fransa’daki hayatının büyük ölçüde ev, kütüphane ve okul arasında geçmesi, boş zamanlarında farklı coğrafya ve kül­türleri tanımak için seyahate ayırması bu durumu bize açıklar.

Topçu, bu arada Sorbon’da üstün başarı ile doktorasını tamamlarken, o üniversitede felsefe ala­nında doktorasını veren ilk Türk öğrenci, Avrupa’ya gidenler arasında da ahlak felsefesi çalışan ilk kişi olarak tarihe geçer. Tezini başarıyla nihayetlendirdikten sonra Paris’te kalma konusunda ısrarlı teklifleri kabul etmeyerek o yıl için­de yurda döner.

  1. Döner dönmez Galatasaray Lisesinde felsefe muallimi olarak vazifeye başlar.
  2. Irk yıl süren öğretmenlik hayatında çoğu zaman hakkında soruşturmalar açılır, sürgünlere uğrar ama hakkın yanında haksızlığın karşı­sında bir çelik gibi durmayı başarır (Kara, 2017:26).
  3. Hayat serencamı onun hesabi değil hep hasbi olduğunu bize gösterir.

Din adamlığı yapacak talebelere verilecek derslerden ücret alınmaz diyerek hak ettiği ücreti fakir talebelere da­ğıtması bunun güzel bir örneğidir (Kara, 2017:26). Hasbidir ve vatanına karşı vefakârdır zira felsefe doçentliğini aldıktan sonra üniversitelerde kendisine yer açmasalar da o vatan, millet ve din için çalışmayı hiç bırakmaz.

  • Bu anlamda Mehmed Âkif’in Âsım ‘da anlattığı faziletlerin çoğunun bir insanda ete kemi­ğe bürünmesinin örneklerindendir Topçu.
  • Mehmed Âkif, Gölgeler ine bir de “Sükût” adlı uzun bir şiir sığdırmıştır.
  • O şiir satırlarda yazılmamış ama sadır­larda okunmuştur.
  • O şiiri hayat fazileti ve İsyan Ahlâkı (2014) adıyla Nurettin Topçu okumuştur.

Nurettin Topçu, Âkif’in bir umut çiçeği ve bahar muştusu olarak haber verdiği bir Âsım’dır aslında. O, Âkif’in hareket, isyan ve eylem tarafının en önemli temsilcilerinden ve devam ettiricilerindendir. Topçu, hareket gelene­ğini kurmuş, İsyan Ahlakı anlayışıyla güçlü bir ahlak nazariyesinin imkânına işaret etmiştir.

  • Topçu’nun fikrinin bedeni Anadolu, zemini Selçuklu-Osmanlı kültürü, ruhu İslam, üslubu tasavvuf ve metodu ise isyandır.
  • Topçu, hareket üzerinden bir felsefi sistem inşa ederken, varoluşçu filozofu olarak da karşı­mıza çıkar.
  • Önemli kavramları, Âkif’in şiirlerinde terennüm ettiği, insanı bir gelenek içinde yeniden ihya edecek ve ona hayat dinamizmi yükleyecek kav­ramlardır.

Bu kavramlarla düşünce dünyasını bir koza gibi örer ve içinde Ya­rınki Türkiye’yi kuracak fikriyatı saklar. Sezai Karakoç, Mehmed Âkif’in Âsım’da ortaya koymaya çalıştığı naza­riyatı daha da derinleştirmeye gayret eder. Âsım’a duyulan hürmet Karakoç’ta diriliş nesliyle temsil edilir.

“İnsan kendi barikatlarının mahkumu ve kendi zincirlerinin tutsağı olmuştur. Ama bu kıyamete kadar sürüp gidecek değildir. Diriliş nesli, bu mahkumluğa, bu tutsaklığa başkaldırmanın cesaretini göstere­cek ve bu başkaldırmayı yeni uyuma dönüştürmenin yöntemini kestirecektir” (Karakoç, 2003:12). Sezai Karakoç tavrını, usulünü ve üslubunu bulmuş bir mütefekkirdir.

Usulünün ve üslubunun Safahat’tan ilham alarak inşa olunduğu ifade edilebi­lir.1967 yılında İslam’ın Dirilişi ‘ni, 1974’te Ruhun Dirilişi ‘ni, 1976’da ise İnsan­lığın Dirilişi ‘ni peşi sıra ama safhalar/safahata işaret edecek şekilde yayımlar. Bu bize belki de şunu hatırlatır; kuşkusuz İslam değişmez, İslam’da rönesans ve reform hareketleri yapmak mümkün değildir, fakat İslam’a bakan nazar ve ma- nazır değişir, değişmelidir.

İlk kitabında bunun yapılması gerektiğini vurgular. Bunu yaparsak önce ruh dirilecektir, ruh ile beraber ise tüm insanlık yeniden kıyama durabilecektir. Bunu yapmanın yoluna ise 1966-67’de yazdığı Taha’nın Kitabı ‘nda işaret etmeye çalışır. Sezai Karakoç’un Taha’sında Mehmed Âkif’in hem tahayyülünde hem tasavvurunda büyüttüğü Âsım’ın kalbi atar.

Şöyle ifa­de eder o kitapta;

  1. Cadde sokak ve bütün kent uygun kurulmamışsa
  2. Samanyollarına
  3. Mutluluk ne mümkün o kentin insanlarına

Kuşkusuz kenti, şehri ilk vadede yerleşim yeri olarak anlayabiliriz. An­cak şehir, mananın ve anlamın tüm boyutlarının inşa edildiği rahimdir. Par­çalarıyla bütünüyle tüm nazariyatıyla insanın yaşam dünyasının inşa olundu­ğu rahimdir. Bu rahim, gökyüzüne, ilahi olana muvafık, insani olana uygun ayarlamadığını takdirde mutlu olmak mümkün değildir.

O hâlde bu ufuk bir yolculuğa davet ediyorsa, yolcuların tanıtılmasına da ihtiyaç duyulur. Bu ufku keşfedip, bu ufka doğru yol alacak, kendisiyle birlikte tüm insanlığın yol al­masına vesile olabilecekler kimlerdir? Sezai Karakoç ben, sen ve o zamirlerini, edebiyat sahasına bırakıp, “biz şuuru”nu inşa etmeye çalışır.

Bunu yaparken ilk durağı “kendilik bilinci”dir. Çünkü kendi olmayana, kendi kalamayana hiç­bir şey anlatılamaz. Kendisinin farkına varamayan, kendisini bilemeyen, ken­disini bulamayan, nihayetinde kendisi olamayanın bu ufku keşfetmesinin ve yolculuğa çıkmasının imkânı yoktur.

  • Taha’nın kitabında şöyle ifade eder bunu:
  • Bugüne dek
  • Beni hiçbir yay ve hiçbir ok değiştirmedi
  • Yüreğimle karşılaşınca
  • Bütün kılıçlar kırıldı

İnsanın, onu o insan kılan, tüm medeniyetinin asli cevherini orada tem­sil edebileceği, ona umut, aşk ve istikbal gayesi sağlayabilen, can evinde diğer canlara yer açabilmesini mümkün kılacak olan engin gönlünü yeniden keşfet­mesi çok önemlidir. Âkif’in Âsım’da, Karakoç’un Taha’da aradığı işte bu gönül ve bu gönlü yeniden inşa etmenin imkanıdır.

  1. Son olarak, İstiklâl Marşı’nın ilk mısralarında ortaya konan duruma ve bu durumun Karakoç’taki aksine işaret edebiliriz
  2. Korkma! sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
  3. Sönmez yurdumun üstünde tüten en son ocak!

İstiklâl Marşı’mız, Korkma! İle başlar. Korkmamamız ise vatanımızda tü­ten ocağa yani aileye bağlanır. O hâlde istiklâl ve istikbalimiz, yurdumuzda tutan ailelerle kaim ve daim olabilecektir. Ailelerimiz var oldukça korkudan da emin olacağız. Mehmed Âkif, aileyi çok önemser.

  1. Aileye ilişkin güçlü bir şiir terennüm eder Safahat ‘ında.
  2. O şiiri yeniçağın ufkuyla ise Taha’nın Kitabı ‘nda Sezai Karakoç devam ettirir.
  3. İki büyük şiirden aldığımız ilgili mısralarla yara­tıcı yorumu okuyucuya bırakabiliriz: Biz ki her mevcûdu yıktık gayesiz bir fikr ile, Yıkmadık bir şey bıraktık, sâde bir şey: Âile.

Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslah eyledik? İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik! Bunların tâmîri kabil olsa ciddiyyet, sebât, Lâkin, Allâh etmesin, bir düşse şâyet âilât.

  • En kavî kollarla hattâ kalkamaz, imkânı yok!
  • Kim ki; “Kalkar” der, onun hayvan kadar iz’ânı yok!
  • Taha’nın kitabında bunu Sezai Karakoç şöyle terennüm eder:
  • Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi
  • Kilerler boşaltıldı farelerce
  • Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
  • Anne gitti ve sular buruştu testilerde
  • Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
  • Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
  • Bir vakitler anne açarken kapıyı
  • Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı
  • Anne gitti ve açıklandı ki
  • Yarasalar da incir buğusu gibi bir şeydi

Aynı damardan, aynı rahimden beslenen, aynı medeniyet göğsünden süt emen, aynı ufkun insanları olarak Mehmed Âkif’i, Nurettin Topçu’yu ve Se­zai Karakoç’u aynı damarda buluşturmasını bilen bir düşünce geleneğimiz söz konusudur. Bu düşünce geleneği dertle mayalanan, sadece kendimiz için de­ğil tüm âlemler ve tüm insanlık için dertlenen, yüreklerde ilim, irfan ve hik­met küresinde inşa edilen bir gelenektir.

  • Uşkusuz bu düşünce geleneğimizle aramıza doğal ve yapay engellerin girdiği ifade edilebilir.
  • Ancak kurtuluş bu damarla yeniden buluşmak, bu damara yeniden ünsiyet beslemek, dahası bu damardaki birikimi yeniden temessül etmekle mümkün görünür.
  • Hilal’in bağ­rına bir yıldız gibi gömülen İstiklâl ve dahi Kur’an şairimize rahmet olsun.

KAYNAKÇA Çantay, H.B. (2020). Âkifnâme, Yay. Haz. Necmettin Turinay. Erguvan Yayınları. İstanbul. Düzdağ, E. (2020). İstiklâl Şâiri Mehmed Âkif. Med Kitap. İstanbul. Ersoy, M.Â. (2008). Safahat, Hece Yayınları. Ankara. Kara, İ. (2017). Nurettin Topçu Hayatı ve Bibliyografyası,

  • Dergâh. İstanbul.
  • Arakoç, S. (2003).
  • Diriliş Muştusu,
  • Diriliş Yayınları. İstanbul.
  • Arakoç, S. (2018).
  • Mehmed Âkif.
  • Diriliş Yayınları. İstanbul.
  • Arakoç, S. (2004).
  • Taha’nın Kitabı” Gün Doğmadan,
  • Diriliş Yayınları. İstanbul.
  • Okay, O.M. (2019).
  • Mehmed Âkif Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam, Dergâh. İstanbul.
  • Okay, O.M. (2008).

“Safahat”. TDV İslam Ansiklopedisi,35. Cilt. Topçu, N. (2014). İsyan Ahlakı, Çev. Mustafa Kök-Musa Doğan. Dergâh. İstanbul. Topçu, N. (2018). Mehmed Âkif, Dergâh. İstanbul.100. Yılında İstiklâl Marşı Büyük Bilgi Şöleni 12 Mart 2021 – TBMM Irfan Ne Demek Bu haber toplam 804 defa okunmuştur : Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: İlim-İrfan-Hikmet Ekseninde Mehmet Âkif’in Çağrısı ve Çağrının Topçu ve Karakoç’a İzdüşümü

İrfan nasıl elde edilir?

İRFAN GELENEĞİ / Köşe Yazısı – İsmet TANRIVERDİ İRFAN GELENEĞİ İslam medeniyeti bir ilim,irfan ve kitap medeniyetidir.Medeniyetimizin değerlerinden olan irfan geleneği medeniyet tarihimizde uzun bir geçmişe sahiptir. İrfan, kelime anlamı olarak bilme, anlama, sezme anlamlarına gelir.

Istılahı anlamı ise bilginin sindirilmiş, yaşanılan hal ve hareketlerin tümü olarak ifade edilir. Başka bir tanımla irfan kalpten anladığımız, sindirdiğimiz ve kişinin sorumluluğunu artıran anlayışa denir. Yine irfan, ruhi bir hissediş ve basiretle kazanılan bir davranış halidir. Tasavvuf ehli ise irfanı, “gönlün ve kalbin bilgisi” olarak kabul etmişlerdir.

(1) Aynı zamanda irfanı, ilmin en yüksek noktası anlayışından hareketle dini tecrübe ve imani derinleşme, ince anlayış ve teslimiyet olarak görülmüştür. İrfani bilgi daha çok sezgi, keşf ve ilhamla elde edilen bilgidir. Görerek, yaşarak, tadarak veya tecrübeler yoluyla elde edilir.

  • İrfan geleneği kendisiniKur’an’a ve sünnete dayandırmıştır.
  • Daha çok hadis kültürü ve sahabelerin söz ve davranışlarından etkilenerekbeslenmiştir.
  • Resulü Ekrem (s.a.s)’in hayatı, sünneti, sözleri, yaşadığı haller, ilahi coşku ve heyecanını da irfani işaretler olarak görülmüştür.
  • Peygamberimiz, peygamberlik görevini aldıktan sonra topluma yönelik, gönderildikleri toplumların kalplerini mamur hale getirmekle görevli tüm peygamberler gibi Allah’tan aldığı hakikatleri insanlara iletmişlerdir.

İbadet anlayışlarını “Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmek. Her ne kadar sen onu görmüyorsanda o seni görüyor ” (Buhari,İman: 37) hadisi ışığında ihsanı tanımlayan,irfan geleneğimizin temel referanslarının kaynağını oluşturur. İslam’ın irfanı, Müslümanların ayetleri okuduğu, üzerinde tefekkür ederek gereklerini yerine getirdiği Kur’an’ ı kerimde ve en güzel örnek olarak model aldıkları Hz.Peygamber (s.a)den kaynaklanıp neşvünema buldukları irfandır.” (2) “İslam irfanı, maddeden manaya, kabuktan öze, zahirden batına, hükümden hikmete ulaştırmayı hedeflemektedir.Bilgilerimizin içselleştirilmesi,derinlik ve mana kazanması,hazmedilmesi, pratiğe aktarılması,kısaca ilmin irfana dönüşerek gönüllerin kemale ermesi irfanın önemini ortaya koyar.İnsan, ilim ve amel arasında kuracağı bağlarla irfanın en yüce mertebesi olan marifetullah’ a adım atar.

İrfana talip olan arif,insanın hakikati ruh,varlık ve âlem hakkındaki tasavvur ve tefekkürüyle de bu yüce gayeye ulaşmayı arzular”. (3) İrfani gelenek, kalbin eğitilmesi,hikmetle donatılması ve nefsin arındırılması,nefsanî arzuların dizginlenmesi,ruhun yüceltilmesinin,imar ve mamur edilmesine çalışılmaktadır.

Gazali, irfan hakkında ” ilim ateşi görmeye;irfan ise o ateşle ısınmaya benzer”şeklinde ifade etmiştir. “İrfanı gelenek İslami düşüncenin daha özel ve daha rafinebir halidir. İrfani geleneğin İslam düşünce içerisindeki konumu, sütun içine dağılmış yağ gibidir.Nasıl ki süt olmadan yağ elde edilemezse,İslam’ın ölçü ve kurallarına uymadan,irfanı geleneğin önerdiği yaşama biçimine ulaşmak da mümkün değildir.

İrfani gelenek, basiret ve feraset üzere hareket etmeyi, hikmetin derinliğine ermeyi, eşyanın künhüne ermeyi perdelemekten kurtulmayı gerektirmektedir.İrfani geleneğin asıl amacı ne keşf ve ne keramet sahibi olmak ne de halk içinde şan ve şöhrete sahip olmaktır.” (4) “İrfan sahipleri arı duru imanları, salih amelleri ve nezaket, zarafet, vakar gibi erdem ve ahlak ilkeleriyle ince ruhlu gönül insanlarıdır.

İrfan ehli edebi, yaşantısı, tefekkür derinliği, düşünce ufku ve kalp safiyetiyle gönül zenginliğine erişmiş kalbi rikkat(naziklik, incelik) ve şefkat dolu kâmil müminlerdir. İrfana ermek ise tevhidin hakikatini idrak etmek, hakkı bilmek ve nebevi hikmeti kuşanmakla mümkün olabilir,” (5) İrfana ilim,iman, akıl ve gönül birlikteliği ile varılabilir.

Tevhidin sırrı ile aydınlanan kâmil insanlar için irfan, aşk ateşinin olgunluğunu simgeler. İrfan erbabı Rahmanın sözlerinin kendilerine verdiği feyzde inşatlarını sürdürürler. Kur’an, ariflerin kalbinde ilim ve irfan kemalata ulaşmasına rehberlik eder.Arifler; raiyeti(devlet başkanı)İslam;Mülkü ihsan; fermanı iman;tahtı marifet olan yere otururlar ve Allaha dua ederler.” (6) “İrfan, ruhi bir vakayı dile getirmektedir.Bir bakıma insanın bildiklerinden hareket ederek bilmedikleri hususunda da belli bir kavrayış düzeyine ulaşmasını sağlayan ruhi bir olgudur.Arif, dış maddi şartlardan maddi malumat unsurlarından çok içsel sezgilerine dayanır.” (7) İrfan Bir Mektep Midir? İrfan bir mektep midir?Sorusu sorulduğundaevet cevabını alabiliriz.

Çünkü bu yolda birçok gönül eri kalpleri ve zihinleri inşa etmek için çalışmışlardır.Âlimler,arifler ve veliler diye adlandırdığımız kişiler bu geleneği sürdürerek daha çok dinimizin metafizik tarafıyla ilgilenmişlerdir. “İrfan yolculuğunun büyükleri insanın yaratılışındaki birinci gayenin mutlak anlamda Allah’a kulluk yani ubudiyet, kulluktan maksadın ise kullukta bulunulan hakkın bilinmesi(marifet,irfan)olduğunu vurgulamışlardır.İrfana ermek ve eşyanın hakikatine dair bilgi sahibi olmak oldukça çileli bir yolculuktur.Yolculuğun başlangıcında yolcu öncelikle manevi farkındalık ve uyanış halindedir.

  • 8) İrfan mektebi içe dönük manevi bir arayıştır.
  • Albi formatlamaktır.Çeşitli virüsleri vücuttan ve gönülden temizlemektir.”Bunlar iman edenler ve gönülleri Allahın zikriyle sükûneteerenlerdir.
  • Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur,”(Rad: 28) Böylece irfan, iç huzur ve gönül muhabbetinin temel referansı olarak alınmıştır.Aşkı arayan irfan ve hikmeti kendisine yol arkadaşı edinir.

Evliya ve enbiya,ilim ve irfanın hikmeti ile gıdalanır ve ondan haz alır. Dervişliğin en önemli vasfı irfan ve hikmetle hareket etmek ve eyleme geçmektir.

  • İrfan mektebinin gönül inşacıları kalemi ve kelamıyla imar ve ihya eder. Şairin dediği gibi:
  • “Dil ne söylerdi Hüda’nın nutku olma aceb,
  • Aşk odının gör kemalin adı irfandır yanar,
  • Dervişliğin vasfının dimeğe irfan gerek,
  • Marifet yemişin yemeğe insan gerek
  • Gönlüme yapan hemişe ilm ü irfandır benim,
  • Söylediği bu dilimin sırrı Kur’an’dır benim” (9)
  • Sözleri bizlere ilahi aşkın,ilahi kelamın sırrına irfana sarılarak ulaşılabileceğini dile getirir.
  • İlim mi İrfan mı?

İslam medeniyeti ilim, irfan medeniyetidir. İlimsiz bir irfan, irfansız bir ilim tek başına yetersizdir. Birbirlerinden ayrı ve bağımsız düşünülemez. İlim bilgidir, bilmektir; irfan ise anlamaktır. Âlim bilir; arif olanlar bilgiyi derinlemesine anlar. Her ilim irfan olmaz.

  1. Ama her irfan ilim olur.
  2. İrfan, kalpten anladığımız, sindirdiğimizbilgidir ve ilave sorumluluk getirir.
  3. Yani irfanı, âlimler ilimle inşa ederek, bilgilerihayatına; pratiğine geçirerek eyleme dönüştürür ve irfanı meydana getirir.
  4. Âlim olmak için diplomalı olmak şart değildir.Diploma, insanı âlim ve irfan sahibi yapmaz Bu nedenle peygamberimiz “Allah’ım faydasız ilimden sana sığınırım”diyerek ilmin önemine ve hayatımızdaki pratik karşılığına dikkat çekmiştir.Aynı şekilde Yunus Emre de ” ilim,ilim bilmektir,ilim kendini bilmektir.Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır”diyerek ilmin insanın kendisini tanımasında tekâmülleşmesinde önemli olduğunu vurgulamıştır.

“İlim genel bilgileri, irfan ise özel ve ayrıntılı bilgileri ifade eder.İlim karşıtı cehl;marifet ve irfanın karşıtı ise inkârıdır.Bu sebeple ilim kelimesi,irfanın yerini tutamaz.Marifet bilgidir;ancak yaşanılan his ve duygu ile sezilen irfani bilgi ve tanımayı ifade eder.İlim, daha geniş bir alanı,nazar ve istidlal yoluyla öğrenilerek elde edilen her türlü bilgiyi kapsar.

  • Marifet ve irfanın başlangıcı ilimdir.
  • Nitekim arifler: “İlimsiz marifet muhal, marifetsiz ilim vebaldir”demişlerdir.
  • İrfan ehline göre marifet kalp gözüyle ilahi gerçekleri görmek ve gönlü hakka vermektir.Marifet,Allah’ın insan ve âlemle ilgili kapsamlı bilgi demektir.
  • Ancak irfan geleneğinde esas olan marifettullah denen özel bilgidir.

Marifet ve irfan,dille anlatılan ve öğretilen bir şey olmaktan çok sükût ile anlaşılan ve öğrenilen bir husustur.Önemli olan sadece dilin değil, nefesin ve zihnin de susmasıdır.Haktan başkasıyla meşgul olmamasıdır.Sükût,tefekkürü temin ettiği ölçüde marifet tahsil etmenin aracıdır.

Dilin söylediği sözleri kulak anlar,ama gönülden çıkan marifet sözlerini ancak aklı aşmış; gönülsermestliğine ulaşmış aşk ve coşkusu yüksek ehli olan irfan anlar.” (10) Akıl mı İrfan mı? Akıl mı irfan mı sorusuna gelince Kur’an’ı Kerim aklın önemini onlarca ayetle açıklamıştır.Ama tek başına aklı ölçüt almamıştır.

Aklın yanında ilmi,basireti ve irfanın önemini de vurgulamıştır.Aklı hakir gören zihniyete karşı çıkılmıştır.Aklın vahiyle uyumlu, imanı tamamlayan bir değer olduğuna dikkat çekmiştir.İnsanı, diğer yaratıklardan üstün kılan tarafı olarak aklı göstermiştir.Takva bilginin, aklın zemininde oluşur.

  • Akıl takvayı kontrol eder.
  • İnsan hakkı ve hakikati akıl ile kavrar.Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.Aklı yok sayan iman sorunlu olup,akıl iman için bir zorunluluktur.
  • Yani ne akıl iman için,ne de iman akıl için feda edilebilir, birbirini tamamlamaktadır.Bilgi ve akıl doğru kullanıldığında imanı ve irfanı artırır.Çünkü ” Allah’tan en çok korkanların âlimler olduğu ” vurgusu yapılmıştır.Peygamberimiz, âlimlerin,peygamberlerin varisleri olduğunu açıklamıştır.Kur’an’da da ” Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurmu?”(Zümer:9) “Allah’ın kulları içerisinde ondan en çok korkanlar ancak alimlerdir”(Fatır :28) diye buyrulmuştur.”Akıl göz gibidir,aklı olmayan âmâya benzer, vahiysiz akıl ışıksız göz gibidir, olsa da işe yaramaz.

Marifet imanın bir boyutudur.Eğer iman amelsiz, tasdiksiz ve ikrarsız yalnız bilgiyle mümkün olabilseydi, Kur’an yüklenmiş tüm bilgisayarlar mü’min olurdu. İman hem marifet, hem tasdik, hem ikrar ve hem de ameldir. Bu uyum akılda itmi’nan, izan ve irfan; kalpte ihsan, muhabbet ve iken; dilde emn ve selam; amelde ihlâsı ortaya çıkarır.

  1. Vahiy, Peygamber(a.s)de hiçbir kayba uğramadan duyguya, düşünceye, imana, bilgiye ve eyleme dönüşmüştür.” (11) “Oku”(Alak: 1) nidası, fikir ve tefekkür insanın yol haritasını belirlemek için emredilmiştir.
  2. Adeta insanın hayat iksiri anlamında şifrelenmiştir.
  3. Bu nedenle Kur’an daha çok akla, bilgiye değer vermiştir.İrfan,akıl ve bilgiyle donandıktan sonra ortaya çıkar.

“Akıl aya, marifetgüneşe, ilim de yıldıza benzer. Dünyada güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır,başkası uyanmaz.” (12) Âlim mi? Arif mi? Hikmet sahibi herkes ilim sahibi olur ama arif değildir. Âlim bilendir, arif hem bilen hem de anlayandır.

  1. Alp gözü kalp kulağıyla algılayabildiğimiz fizik ötesi sezgiler irfan olarak açıklanır.
  2. Hacı Bektaş Veli düşüncesinde arifler suya benzetilmiştir.
  3. Zira su temizdir; temiz su herhangi bir kaba girerse o kap suyu döner ve sonunda su gibi arı bir hale dönüşür.
  4. Bununla birlikte su içinde ve bulunduğu kapta başka bir şey kalmaz ve birikmez; rengi hemen belli olur;pisliği dışarıda bırakır,arıtır ve arındırır.İlim, hikmet ve irfan bir araya gelince; kalp, akıl ve beden cisim halas olur, kurtulur ve özgürlüğüne kavuşur.” (13) İnsan Karakteri İnşasında İrfani Geleneğin Rolü İrfan geleneği çok çeşitli coğrafyalarda bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.

İrfan, bilgiden çok hal ve hareketleri ifade eder. Daha çok insanın ulviliği, ahlaki kişiliği ve karakterini inşa eder.Bu mekteplerde ortaya çıkan gönül erleri, bilgeler, arifler, yetiştirdiği kitleleri arkalarında sürükleyerek devam ettirmişlerdir. Bugün Anadolu’da birçok isim; Hoca Ahmet Yasevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli ve daha birçoğuinsanların gönüllerini, zihinlerini inşa etmişlerdir.

İslam dirilmeyi, aksiyoner olmayı, hayata ve topluma sarılmayı,toplumun derdiyle dertlenmeyi istemiştir. Kabuğuna çekilmek, miskin yaşamayı ve tembellik etmeyiyasaklamıştır. Toplumsal hareketlere ve değişmelere gözünü kapatmak İslam düşüncesiyle bağdaşmamaktadır. Müslüman hem kendi geleceğini hem de toplumun geleceğini düşünmek zorundadır.Erdemli toplum ancak böyle inşa olur.”Molla, şeyh olmak kolaydır,insan olmak ne kadar zordur” sözüyerinde söylenmiş bir sözdür.

Önemli olan kişilik ve kişiler yetiştirmektir. Bu nedenle kalplerin, zihinlerin,bedenlerin eğitilmesi,inşası büyük önem taşımaktadır. “İnsan bir beşer olarak doğar, büyür.Büyüdükçe bünyesinde bulunan insanlık cevherini geliştirir.O oranda insanlaşır,hayvani boyut olan beden büyütülürken,insani boyut olan ruh geliştirilemezse,insanın insani yönü hayvani yönü yanında çok güdük kalır.Ruh gibi akılda insanı insan eden unsurlardan biridir.

  1. Hayvanların aklı yoktur.Onun için onlardan iman etmeleride beklenemez.Hayvanların iradeleri yoktur,onun için ahlaklı olmaları da beklenemez.Bilgi doğru kullanılamazsa sarhoşun elindeki atom bombasına dönüşür.
  2. Batı uygarlığı imanı devre dışı bırakarak ilmi sayesinde insanlığı felakete sürüklemiştir.” (14) İrfan geleneği toplumu bir yandan eğitirken diğer yandan bireylerin davranışlarını da eğitip kontrol etmektedir.Bilgimiz irfana dönüşerek gönüllerimizin tekâmülleşmesi sağlanmaktadır.Ancak bu eğitim süreci devamlılık ister.

Çünkü insan daima hata yapar. Tekâmülleşmede son diye bir şey olamaz. ” Ey iman edenler iman ediniz”ilkesi bunun açık uyarıcı kuralıdır. İrfan Geleneğinin Gayesi İrfan geleneğinin gayesi marifetullaha ulaşmaktır. Bu gayeye ulaşmak için çok ibadet ve tefekkür ederek bu yolcuğa çıkılmaktadır.

  1. Maddeden manaya, kabuktan öze ve hikmete ulaşmak hedeflenmiştir.
  2. Yüce gayeye ulaşmak için her türlü arınmadan geçerek ilk önce nefsini sonra bedenini sonra zihnini kirlerden temizleyerek manevi bir farkındalık ve uyanış sürecini yaşaması gerekir.
  3. Mutlak anlamda Allah’a kul olmanın sorumluluğubilinciyle hareketedilerek Allah’a yakınlaşır.
See also:  TeveccH Ne Demek?

Bu nedenle İrfan noktasına yükselebilmek için bazı engelleri aşmak gerekir.Bunun için; 1-Dünya engelini aşmak, yani dünyanın geçici olduğunu bilmek ve aldanmamak. Dünyanın güzellikleri ve cazibesi benliğini satın almadan mesafeli durmak.

  1. 2-Allaha samimi kul olmak, ibadetlerini bir bütün olarak aksamadan Allah görüyormuşçasına kulluk etmek, ibadet etmektir.
  2. 3-Riya, gösterişten uzaklaşarak Allah’a ihlâsla yaklaşarak muhlis kul olmak.
  3. 4- İrfan sahibi olmak,yani her türlü bilgi ve davranışlarla tutarlı olmak.
  4. 5- Kibir ve ben egosunu atmak,tevazu göstermek hal ve hareketlerle örnek olmak.
  5. 6- Davasında samimi, heyecanlı olmak,kendi kusurlarını görebilen ve bunun düzeltilmesinin çabasını göstermek.

7-Daha çok Allah’a yalnız olarak ibadet etmek. Allah’a karşı aşkla ibadet ve kulluk etmek.8-Nefsini öldürmek gibi birçok aşamalardan geçmek. Nefsin Arındırılması (Nefsini Bilen Rabbini Bilir mi ?) İrfan geleneğinin en önemli aşamalarından biri nefis tezkiyesidir.

Nefisle mücadeleyi büyük cihad olarak görmüşlerdir.Nefis mücadelesi yapanlar çeşitli aşamaları geçerek tekâmülleşir. Böylecetasavvuf geleneğinde bu aşamalardan geçenler vahdeti vücudaulaşır. İrfan geleneği nefis tezkiyesindearınma yolu olarak ilgili ayet ve hadisleri kaynak gösteren şuurla hareket etmişlerdir.

Nitekim Kur’an’ı Kerim’de: ” Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems: 9)”Ey huzur içinde olan nefis!Sen ondan razı o da senden razı olarak rabbine dön “(Fecir:27-28) Fermanıyla kurtuluş yolu olarak nefis tezkiyesi gösterilmiştir.Kur’an’ı Kerim’in birçok ayeti kalbi,ilahi nurun yansıdığı bir ayna olarak gören,nefsanîarzuları, dizginleyerek ruhu inkişaf ettirmeye çalışan irfan geleneği şekillendirmiştir.”İrfanla nefsini tanıyan insan, bir taraftan Allah’a,diğer taraftan insanlara yaklaşır.” (15) “Sufiler için nefis,insanın “Allah ile birleştiği yer,gönül ve düşünce gücü “olarak kabul edilir.

(16) ” Nefis öyle bir alandır ki,kişi onu kendi hâkimiyeti altında tuttuğu sürece iki âlemde de kurtuluşa erecektir. Onu kontrol altına almak ancak reddetmek ve başkaldırmakla başlar. Nefsin sınır tanımayan arzu ve ihtirasları yerine getirildiği zaman insani kimlik ve erdemler insandan uzaklaşır. Ancak ölçülü ve dengeli bir şekilde nefsin muhasebesi ve murakabesi yapıldığı sürece de erdemler ve faziletler insanda tecessüm eder ve onun özü olur ” (17) “Nefsini bilen rabbini bilir” sözü irfan geleneğinin çokça başvurduğu bir reçete olarak görülür.

Nefsini bilen,yani kendisini acz ile noksanlıkla, bilgisizlikle,yoklukla bilen rabbini bilir; yani Rabbini kudretiyle yüceliği ve kemaliyle,bilgisiyle,varlığıyla bilir.” (18) Tarikat, Hakikat, Marifet, Şeriat Sufi geleneği, tarikat-hakikat-marifet ve şeriat ilmin tekâmülleşmesine giden aşamalar olarak kabul etmişlerdir.

  • Ehli irfanın dindarlık aşamaları olarak kabul edilen tarikat-hakikat ve marifet, şeriatın alternatifi olarak düşünülmemiştir.
  • Âlimler, arifler ve veliler bu kavramlardan hareketle yeni yorumlar ve ictihadlar ortaya koymuşlardır.
  • Ancak bu yorumların Kur’an ve sünnetle çelişmemesine özen gösterilmiştir.

Fakat süreç içinde çeşitli bozulmalar yaşanmıştır.Bu kavramların içine zaman içinde yeni yorumlar katılmıştır. Bu bilgilerin bir kısmı yalan yanlış bilgilerdir.Bazen öyle aşırıya gidilerek şeriatın alternatifi gibi düşünülmüştür. Oysa asıl niyet şudur: “İnsan, şeriatı bilmekle,tarikatı bulmakla, hakikate ulaşmakla ve marifeti tutmakla kemalata ulaşabilir.Tevhidin sırlarına nail olmakla istikametini kaybetmez ve hakiki imanın zirvesine varır.” (19) Beyan – Burhan -İrfan İrfan, burhan ve beyan birbirinitamamlayan bilgi türleridir.Bilgiler vahiy süzgecinden geçirilerek doğru bilgiye ulaşır.

Tek başına sezgi, keşf, rüya, ilim veya akıl yeterli ve objektif bilgi kaynakları değildir. ” İrfan olmadığı zaman burhan katı bir bilimciliğe ve baskı aracına dönüşürken, beyan başkasına hayat hakkı tanımayan bağımsızlığa dönüşmektedir.Buna karşılık burhan olmadan irfan,hurafeler yığınına dönüşerek insanın ayağını gerçeklikten koparmaktadır.İslam medeniyetindeki beyan yönetimine sıcaklığı ve samimiyeti veren irfandır.

Mayasında ülfet ve muhabbet olan irfan,beyandan ayrıldığında beyanın taşlaşmış kalpleri eriten sıcaklığı kaybolur.Peygamberimizin dili ile söyleyecek olursak; “Müslüman ya alim(ilmi bilen ve öğreten)ya alimi dinleyen(öğrenen)yada bunları seven durumundadır”.Bu anlamda beyan,burhan ve irfan birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kuşatmış durumdadır.Bu üç unsur birbirinden ayrıldığı dönemlerde,insan kalitesinde ciddi bir sorun oluşmuş,menfaat kavgaları Müslümanların samimiyetini tüketirken toplumsal bölünmeler, ülfet ve muhabbeti bitirmiştir” (20) “Beyan bilgi sistemi, İslam düşünce havzasının ürettiği orijinal bir bilgi sistemidir.

Yani Kur’an’a dayanmakta olup ayetlerle açıklanmıştır. İrfan bilgi sistemi ise marifete dayanır,aracı keşftir. İrfan, beyandan gelen bilgileri zahir, burhandan gelen bilgileri ise kuru akıl olarak görmektedir.İrfanın bilgi kaynağı beyandır. Burhan bilgi sistemi akla dayanır,aracı mantıktır.Burhan, öncüller ve onlardan zorunlu olarak çıkarılan akıl yürütmedir.

Burhan, İslam kültürüne tercüme yoluyla ve özellikle Aristo kitaplarının tercümesi ile giren ilim ve felsefe evrenidir. Bilgi üretirken daha çok vahiy,akıl, vacib mümkün çiftleri kullanılmıştır.Gazali,Muhasibi(ö.857)ile belirginleşen ve Kuşeyri (ö.1072)ile bir disiplin haline gelen irfan alanında sufileştirmiş,yani irfanı tarikat söylemine eylemine indirgemiştir” (21) İrfansız Eğitim Olur mu? İslam’ın temelinde “oku” emri vardır.Bu okuma serüveni hayat boyu devam eder.”Kalem ve kitaba” and içilen bir inanç sistemi olarak İslam; okumaya,okuyana,okutulana değer vermiştir.

  • Bir düşünürümüzün ifadesiyle ” Bu din, ilmi iman, imanı ilim olan bir dindir.
  • Ur’an’ın dörtte biri ilimden,bilimden sözetmektedir ” şeklinde belirtmiştir.
  • Peygamberimiz de “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden daha değerlidir”diyerek bilginin nekadar önemli olduğunu vurgulamak için söylemiştir.
  • İrfansız bir eğitim sadece bilgi yüklü bir teknoloji aleti yapmaktan öteye geçmez.

Peygamberimizin ” Allah’ım faydasız ilimden sana sığınırım” nidası ilimin bizim hayatımızı kuşattığı bizi inşa etmesi gerektiği, Allah’a yakınlaştırdığı gerçeğinin dikkate alınması için söylenmiştir. İlim sadece zihnimizi değil gönlümüzü de eğitmelidir.

  • Albin ferahlığı, ülfeti, muhabbeti, şefkati ilimle irfanla tamamlanır.
  • İlimsiz irfan,irfansız ilim olamaz.
  • İkisi birbirini tamamlayan unsurlardır.
  • İlim imana; iman, irfana ve takvaya götürür.
  • İmana,irfana götürmeyen bilgi zararlıdır.”Bilgilerimiz bizi ahlaklı,imanlı,itidalli, ilmiyle amilli,irfanıyla kâmilli,aklıyla şamil yapmalıdır,

İlim bizi hayatın dışına değil merkezine koyarak aksiyon, misyon sahibi yapmalıdır. Okullarda ya da diğer eğitim yuvalarında sadece teknik bilgiler vererek insan yetiştiremeyiz. Bu nedenle çocuklarımıza pozitif bilimlerinin yanında onları besleyen,büyüten,içselleştiren,derinleştiren, manalaştıran, tekâmülleştiren manevi eğitimde verilmelidir.Bugünkü birçok sorunun temelinde bu manevi eğitimin verilmemesi yatmaktadır.Çocuklar için ilim bir besin kaynağıdır.

Onu sindirmek ve pratik hale getirmek ise irfan olmaktadır. Kısacası irfansız ilim olmaz. İlim meyveside irfandır,erdemdir.Yani ilim,hikmet, irfan yolculuğuna götürür. Marifetin ve irfanın başlangıç noktası ve motor gücü ilimdir. Sonuç İslam medeniyeti bir ilim, irfan ve kitap medeniyeti olduğuna göre bu kadim medeniyeti yaşatacak olan yine kelamdır, kalemdir, ilimdir ve irfandır.

Tüm bu dinamikleri yeniden harekete geçirmeliyiz. İlk emri “oku” olan bu dinin mensupları okumadan, araştırmadan, yazmadan, çizmeden tembellik yaptı. İslam’ın vazgeçilmez kaynakları olan kitap ve sünnete kimisi sırtını döndü, kimisi yanlış anladı ve yorumladı.

  1. Imisi kültürünü, geleneklerini içine katarak din diye millete yutturmaya, pazarlamaya çalıştı.
  2. Imisi miskinlik aracı, “posta bürünme dosta düşmana görünme” yaptı.
  3. Imisi hiçbir değer tanımadan dünya malına taptı, kimisi aklı aşağılayarak devre dışı bıraktı, kimisi aklı dışında hiçbir erdemi, irfanı tanımayarak egoizmin peşine takıldı.

Kimisi ise aklı ve kalbi değil sadece keşfi sezgiyi seçti. Kimilerikendilerini mehdi ilan etti. Kimileri kurancı, hadisçi, sünnetçi, cemaatçi, tarikatçı, tasavvufçu, İslamcı, radikal ve kimileri gelenekçi kesildi. Yani diyeceğim odur ki din elimizde dinciklere ve yamalı bohçaya dönerek paramparça bir inanç sistemi ile bir buhrana ve bulanıma sürüklendi.

“İslam medeniyeti, içinde bulunduğu kriz ve kırılmaları öncelikle ruh ve gönül âleminde tedavi edip onarmalıdır. Fert ve insanını çağın ve modernizmin açmazların ve cenderesinden kurtarmalıdır.Sonuç olarak İslam medeniyetinin geleceği, geleneğinden kopartılmadan hoşgörü,erdem,ilim ve irfan üzerine bina ve inşa edilmelidir.

Bu yapılmadan bilim ve teknolojideki gelişim ve dönüşüm mekanik ve maddi olmaktan öteye gitmeyecektir. Toplumun ve ferdin cisim ve ruhu, zihin ve kalbi, akıl ve inancı birbirleriyle uyumlu bir harmoni oluşturmalıdır. Böyle bir uyum ve harmoni oluşturmadan inşa edilen her istikbal, ruhunu yitirmiş, mekanik ve maddi bir gelişmeyle sınırlı kalacaktır.

  • Hoşgörü bilim,erdem ve irfan medeniyeti olan İslam medeniyeti, bu kadim maddi ve manevi-dinamikler şekillendirecek ve ihya edecektir.” (22) Bir düşünürümüzün ifadesiyle: ” Manevi hayat; içine iman, ibadet ve ahlak tohumunun ekildiği bir tarlaya benzer.
  • Bu tarlanın mutlaka ilimle, irfanla, hikmetle çapalanması, ibadet ve takva ile sulanması gerekir.” (23) Müslümanlar aklını kullanarak geleceği görme basiretini, akılla vahyi birleştirerek yolunu ve istikametini çizebilmelidir.

Çünkü vahiysiz akıl ışıksız ve ama olan göze benzer. Akıl tek başına kılavuzluk yapamadığı gibi akıl olmadan da iman ve irfan kâmil anlamda ortaya çıkmaz. İlmi, irfanı, hikmeti, kalp ve aklı bir araya getirerek özgün ve özgür bir medeniyeti yeniden meydanagetirebiliriz.

Bunlardan hangisini devre dışı bırakırsak amaca giden yolda tökezleriz ve güdük kalırız. Bu saydıklarımızın hiçbirini diğerine feda edemeyiz ve hepsi bizim için hayati ve imani önem taşır. Bizim yapmamız gereken manevi alanı yeniden inşa etmektir. Adı ne olursa olsun bu dine inanan ve bu dini yaşayan kim varsa tek olma düşüncesinden, kibirli olmaktan ve ümmete giden yolda engel olmaktan çıkmalıdır.

Yine kim olursa olsun adı sanı ne olursa olsun, Kur’an’a ve sünnete bağlı kalarak birlikte Allah’a ve geleceğe yürümeliyiz. Bizim referansımız Kur’an’dır, Peygamberimizin risaletidir ve kurucu ümmet tecrübesidir. Bu yolda giden tüm gönül mimarları başımızın tacıdır.

  • Dipnot:
  • 1-Mehmet GÖRMEZ, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı:272 sayfa: 1-2
  • 2-B.Ali ÇETİNKAYA, İslam Medeniyetin Dinamikleri, Sayfa:220,247

3- Mehmet GÖRMEZ, a.g.e. sayfa: 1,2 4-Prof. Dr. Mahmut EROL, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı:272 sayfa: 28 5-Dr. Yüksel SALMAN, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı:272 sayfa: 3 6-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e. Sayfa:220,247 7-Rasim ÖZDENÖREN, Kafa Karıştıran Kelimeler, sayfa:9 8-Doç.

Dr. Semih CEYLAN, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı: 272 sayfa: 9 9-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e. sayfa:272 10-Prof. Dr.H.Kamil YILMAZ, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2013, sayı: 272 sayfa: 8 11-M. İSLAMOĞLU, İman, sayfa:275,276,283,285.12-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e. sayfa:219,272 13-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e. sayfa:219,272 14- M.

İSLAMOĞLU, İman, sayfa:275, 276.15- Mehmet GÖRMEZ, a.g.e. sayfa: 2 16-Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, 2.baskı, Ankara,1997,sayfa:498.17-El-Muhasibi, Er Riaye, Çev: Ş.FİLİZ, H. KÜÇÜK,İstanbul 1998 sayfa:406 18-CEBECİOĞLU, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, sayfa: 546 19-B.Ali ÇETİNKAYA, a.g.e.

İlim ve irfan kime aittir?

SOHBETİN ADI: İLİM VE İRFAN TARİH: 28.04.2005 El Fâtiha meassalâvât. Esselâmu aleykum ve rahmetullah ve berekâtuhu. Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili izleyenler, dinleyenler ve sevgili öğrenciler, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde Yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı.

Konumuz: İlim ve İrfan. İrfan; ilmin, fiziğin ötesine ulaşan uzantısıdır. İrfan; Allah’ın özel bir eğitim sonunda öğrettiği semavî ilmin adıdır, İlâhi ilmin adıdır. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 104. âyet-i kerimesinde diyor ki sahâbeye: 3/ÂLİ İMRÂN-104 : Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir. “Aranızdan irfanla emredecek olan ve münkerden nehyedecek olan bir toplum, bir topluluk oluşsun.” Aynı surenin 110.

Âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ’nın şöyle bir ifadesini görüyoruz: 3/ÂLİ İMRÂN-110 : Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).

Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah’a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü’mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.

  • Artık sizler (sahâbeden bahsediyor Allahû Tealâ), münkerden nehyeden ve ma’rufla emreden bir topluluk oldunuz.” diyor. Olmuşlar.
  • İrfanın sahibi, normal bir insan değildir, onun ötesidir.
  • Başka insanlardan farkı nedir? Başka insanlardan farkı, bu kişinin Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan bir başlangıç devresinden itibaren, mürşidine ulaşan, ruhunu Allah’a ulaştıran, fizik vücudunu Allah’a teslim eden ve nefsini de Allah’a teslim eden bir, bu onun kronolojik hayatıdır.

Ama manevî hayatının temel faktörleri, bu kişide ilmin ve ilmin ötesinde irfanın sahibi olmasıdır. Öyleyse irfan müessesesinin özellikleri nedir? İrfan müessesesinde ilmin ötesi vardır. Kur’ân-ı Kerim âyetleri bir disipline edici, insanlara Allah’ın koyduğu bütün kaidelere uymayı emreden bu kaidelerin, dünya üzerindeki davranış biçimlerimizi tayin eden kaidelerin bütünü, onları öğrenen kişi için ilimdir.

  1. İslâm’ın şartları, ibadetler.
  2. Bir insanın dînini yaşayabilmesi için temel kavramlar ve dünya üzerindeki hayatını devam ettirirken bütün muamelatta nasıl ve ne yapması lâzım geldiği.
  3. Bunların hepsi ilim sıfatındadır.
  4. Allah’a göre ilim ve irfan diye ayrı iki faktör söz konusu değildir.
  5. Allah; irfanın da ilmin de ezelî sahibidir.

Onun için Allahû Tealâ Kendisi için ilim sıfatını kullanıyor. Ve âlim olan, ilmin tamamını muhtevasına almış olan, sadece Allah’tır. Allah’ın ilmi, biz insanların ilmini de irfanını da bütünüyle kapladıktan sonra onun daha ötesini de içerir. Allah’ın ilmi, sonsuzdur.

O ilimdir ki; Allahû Tealâ’ya Kur’ân’ı indirtiyor. O ilimdir ki; Allah’a daha evvelki mukaddes kitapları indirtiyor. O ilimdir ki; Allah onunla 3 asıl, 3 karşıt; 6 tane âlem yaratıyor. O ilim öyle bir ilimdir ki; ilmiyle ve de ona ilâveten rahmetiyle bütün yarattığı âlemlerin hepsini kaplıyor. İşte Allah’ın yarattığı bu âlemlerin genel görüntüsü, bir insan vücudu hüviyetindedir.

Zahirî âlem de gayb âlemi de onların karşıtları olan ikisine ait, her birine ait berzah âlemleri de emr âlemi de onun zıddı olan zulmanî âlem de ya da gökler âlemi de yerler âlemi de hepsi yaratıktır. Ve bu 7 âlemin, 6 âlemin 6’sı da, 7. âlem yoktur, 6 âlem vardır sadece.

Yaratılmış olsaydı ne olacaktı? Allahû Tealâ’nın: “Biz her şeyi zıddıyla kaim kılıp çift yarattık.” demesi cihetiyle bir karşıtı olacaktı, 7 âlem olması mümkün değildi, 8 âlem olacaktı.51/ZÂRİYÂT-49 : Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne). Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık.

Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz. Ama Allah’ın yaratığı âlemlerin sayısına baktığımız zaman; 3 asıl, 3 de onu karşıtı olarak 6 âlem görüyoruz. İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Allah bize ilmi de irfanı da öğretti.

  • Öyleyse irfan müessesesinin başlangıç noktası neresidir diye bir sual gelecektir akla.
  • Orası, daimî zikrin tahakkuk ettiği noktadır.
  • Imdir daimî zikrin sahipleri? Daimî zikrin sahipleri, ulûl’elbab hüviyetinde olanlardır.
  • Ulûl; sahipleri demek, elbab da lübbler.
  • Lübb ise (çift b ile yazılır) bir insanın normal algılama alanının, idrak alanının ötesinde kalan, normal standartlarda bir insanın ulaşamayacağı ilmin ötesidir.

İşte zahirî âlemi görmek için bu âlemde yaratılan bizlere Allahû Tealâ bu gözleri veriyor. Gayb âleminde yaşamakta olan cinlere de gene gözler veriyor, onlar da kendi âlemlerini görüyorlar. Ama biz iç içe olmamıza rağmen, yani şu anda burada da sizin bulunduğunuz yerde de cinlere ait olan bir âlem de var olmasına rağmen böyle bir dizaynda normal standartlarda biz cinleri göremiyoruz, cinler de bizi görmüyorlar.

Ama aynı zamanda bu âlem emr âleminin de bir parçası, onun zıddı olan alt âlemlerin de bir parçası. Yerlerin melekûtu, göklerin melekûtu; yerlerin ve göklerin sırları anlamına geliyor. Bir insan, normal ilmin sahibi olduğu zaman, bunlar hakkında sadece bilgisi vardır. Kendisine bu bilgi Allahû Tealâ tarafından Kur’ân-ı Kerim’le, ondan evvel Tevrat’la, ondan evvel İncil’le ulaştırılmıştır.

Oradaki bilgiler, başka bir muhtevayı gerektirmeden, insanlara, onların anlayacağı standartlarda anlatılmıştır. İnsanlar bunları öğrenmişlerdir. Bunlar ilimdir. Ama bir de ilmin ötesi var; irfan. İşte bu ilmin ötesi, baş gözüyle değil, kalp gözüyle görülebilen, normal kulaklarla değil, kalp kulağıyla işitilebilen bir başka dizaynı içeriyor.

İrfana giriş, ulûl’elbab makamında gerçekleşir. Bir insan, ondan evvel kalp gözü açılabilir. O ariftir ama sadece görme konusunda veya sadece işitme konusunda veya ikisinde de. Ama daimî zikre ulaşmadığı için hikmet sahibi değildir. Öyleyse irfanın, örfle emredebilmenin, irfanla emredebilmenin bir vasfı, hikmettir.

İrfanın temeli, hikmettir. Âlim kimdir? Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, mürşidine ulaştığı noktadan itibaren ilmi ondan almaya başlar ve ruhunu Allah’a ulaştırdığı zaman bir hayli ilim sahibi olmuştur. Sonra fizik vücudunu Allah’a teslim edecektir. İlim sahibi olması devam edecektir.

  1. Bu kişi fizik vücudunu Allah’a teslim ettiği zaman âlim olmuştur.
  2. Ama arif olup olmadığı, onun kalp gözünün veya kalp kulağının açılmasına bağlıdır.
  3. Dikkat edin ki; arif olan kişi irfanla emredemez.
  4. Emredebilmesi için başka vasıfları da kazanması lâzımdır.
  5. Öyleyse irfanla emretmek, emr-i bil ma’ruf yapmak ve nehy-i anil münker yapmak, münkerden nehyetmek; bunlar sadece arif olan kişinin işi değildir.

Bunlar üst seviye bir ilim gerektirir. Arifin Allahû Tealâ, kalp gözünü açar, etrafından fizik ötesi bir şeyler gösterir ona. Kalp kulağını açar, fizik ötesi bir şeyler öğretir. Fakat bu, o kişinin 7 kat gökleri, 7 kat yerleri görmesini imkân dâhiline sokmaz.

Öyleyse irfanla emreden kişinin özelliği var mı? Evet var. Bu kişi 7 kat yerlerin melekûtuna sahip olacaktır, 7 kat göklerin melekûtuna sahip olacaktır. Mürşidine ulaştıktan sonraki günahları da örtülecektir, sevaba çevrilecektir ve bu kişinin başının üzerine Allah salâh nurunu verecektir. Salâh nuru verilen bir kişi arif oldu mu? Hayır, henüz bir eksikliği var.

Ne zaman Allahû Tealâ onun iradesini teslim alırsa, iradesini teslim ettiği noktadan itibaren bu kişi Allah’ın emrettiği istikamette ma’rufla emreden ve münkerden nehyeden bir hüviyet kazanır. Öyleyse hikmetin 3 makamı var: *Ulûl’elbab makamı, *İhlâs makamı veya irşad olma makamı, *Üçüncüsü de; salâh makamı.

  • Ama münkerden nehyetmek ve ma’rufla emretmek yetkisi, bu muhtevada 28.
  • Basamağın ancak 5.
  • Kademesinde olgunlaşan bir meyvedir.
  • Derece derece, ayrı ayrı sahalarda kişinin elde ettikleri bir bütün oluşturmadıkça o kişi ma’rufla emreden, münkerden nehyeden birisi olamaz.
  • Öyleyse nelere sahiptir bu insan? Gelin, bakalım.

Daha mürşidine ulaşmadan önce onun fizik dünyadaki mürşidini tanıyabilmesi, onu değerlendirebilmesi, sözlerini idrak edebilmesi için o kişinin Allahû Tealâ: *Kulaklarındaki vakrayı almıştır, işitme hassasının mührünü açmıştır. *Gözlerindeki hicabı mestureyi almıştır, görme hassasının üzerindeki gışavet adlı perdeyi almıştır.

  1. O kişinin kalbindeki, kalbinin mührünü açmıştır, kalbindeki ekinneti almıştır (idraki önleyen müesseseyi), kalbine ekinnetin yerine ihbat koymuştur.
  2. Böylece bu kişi her şeyin en güzelini dizayn etmiştir.
  3. Allahû Tealâ, buradaki en güzelden muradının sadece zahirî âleme, fizik vücudumuzun âlemine açık bir idrak sahası oluşturduğunu ifade ediyor.

Fizik âlemdeki, fizik standartlardaki mürşidini gören, onu mürşid olarak kabul eden, verdiği ilmi zevkle öğrenmeye başlayan bir insan var. Bundan evvel mürşid onun için hiçbir kıymet ifade etmiyordu. Burada Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği olay, dünyaya açılan bir penceredir.

  1. Bu pencereden görüş, bu pencereden işitme, bu pencereden idrak oluşur, fizik algılamalara paralel bir dizaynda.
  2. Bir ikinci açılma taa ulûl’elbab makamında gerçekleşir.
  3. Fizik vücudun tesliminden sonra kişi nefsindeki bütün afetleri yok edebilmeye bütün gücüyle çalışır ve bir gün bu kişinin daimî zikre ulaştığını görürüz.

Kim daimî zikre ulaştıysa, o kişi için yeni bir ufuk açılmıştır. Daimî zikre ulaşan kişinin, daimî zikre ulaştığı andan itibaren nefsinin kalbi %100 fazıllarla ve rahmetle dolar. Rahmetin oranı %2’dir, fazılların oranı %98’dir. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bu noktada hepimiz için bir işaret vardır.

  • Nedir o işaret? Bu kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamıştır.
  • Afet sıfırlanmıştır.
  • Yani o kişiyi Allah’ın emirlerinden caydıracak olan bir, Allah’ın yasak ettiği fiilleri işletecek olan bir uyarıcı, bu hedeflere yöneltici bir varlık artık o kişinin iç dünyasında mevcut değildir.
  • O kişi bu noktada; ulûl’elbab olduğu noktada birtakım vasıfların sahibidir.

Evvelâ şu irfanın başlangıç temsilcisi olan ulûl’elbabı yakından inceleyelim. Ulûl’elbab olmak farz mıdır? Farzdır. Ulûl’elbabın vasıfları nelerdir? Allahû Tealâ tarif ediyor: 3/ÂLİ İMRÂN-190 : İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.3/ÂLİ İMRÂN-191 : Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın.

Sen Subhan’sın, artık bizi ateşin azabından koru. ” li ulîl elbâb, ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab var ya, onlar, ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrederler.” diyor. Demek ki bir insan 3 halde bulunabilir; ya ayaktadır ya oturuyordur ya da yan üstü yatıyordur.

Nasıl yatarsa yatsın ama Allahû Tealâ yan üstü yatmamızı istiyor. Neden? Daimî zikre ulaşmanın yolunu bize göstermek için. Kıbleyi sağa alarak yattığımızı düşünün. Allahû Tealâ sağa dönerek uyumamızı istiyor. Yani sağ kulağımızın yastığın üzerine gelmesini istiyor.

  1. Gelince ne olur? Kişi sağ kulağını biraz yastığın üzerinde sağa sola oynattığında, kulağında kalbinin atışlarını basınç sebebiyle hissedebileceği bir nokta yakalar.
  2. Herkes bunu çok rahat bir şekilde hemen tespit edebilir.
  3. Öyle uyumalıdır.
  4. Yani uyurken kulağındaki kalbinin atışlarını hissedebilmelidir.
  5. Alp, çift heceli olarak atar: “Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah.” diye Allah terennümüyle Allah kelimesini tekerrür ederek, tekrar ederek, tekerrür ettirerek, Allah kelimesine dayalı, mihverinde, merkezinde Allah kelimesi olan bir dizaynı içerir olay.

Sevgili kardeşlerim, işte ulûl’elbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur. Bu, ulûl’elbabın tarifi. Ulûl’elbab, lübblerin sahipleridir, fizik ötesinin sahipleridir. Bu sahibiyette ulûl’elbab için söz konusu olan şey, ulûl’elbabın bir takım vasıflar kazanmış olmasıdır.

  1. Fonksiyonel bir tarif; ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmesidir kişinin.
  2. Bu, sebep.
  3. Bunun sonucu, o kişinin kalp gözünün ve kalp kulağının açılmasıdır.
  4. Öyleyse ulûl’elbabın 1.
  5. Işareti: Daimî zikre sahip olmasıdır.2.
  6. Işareti: Buna dayalı olarak; daimî zikre dayalı olarak o kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamasıdır.

Çünkü daimî zikirde olduğu için, nefsinin kalbine devamlı Allah’ın katından rahmetle fazl, rahmetle salâvât geliyor. Ve bunlar devamlı olarak zulmanî kapıyı kapatmış olan mührün üzerine baskı yapacağı için zulmanî kapı asla açılamıyor. Açılamadığı için karanlıklar o kişinin kalbine asla giremiyor.

Girmediği için bu kişi sonsuz bir mutluluğu yaşar. Kesintisiz bir mutluluk söz konusudur. Kalp asla kararmayacaktır o kişi ölene kadar ve kalp aynası pırıl pırıl aydınlık olacaktır. Peki, kişinin 3. vasfı? *Mutlaka kalp gözünü Allah açmıştır. *4. vasfı: Mutlaka kalp kulağını Allah açmıştır. Öyleyse kalp gözü ve kalp kulağı açık olan bir insan, daimî zikrin sahibi olan bir insan.

Burada 4 tane vasıf gördük. Hikmet sahibi insanın 4 vasfı: *Daimî zikrin sahibi, *Daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinin kalbinde hiç afet kalmaması, *Buna dayalı olarak kalp gözünün açılması, *Buna dayalı olarak kalp kulağının açılması. Bunlar, temel olgular.

Bu kişinin Allah’tan aldığı, o kişinin idrakiyle alâkalı, ilim sahibi olmasını sağlayacak olan unsurlar; kalp gözü ve kalp kulağı. Allahû Tealâ o kişinin kalp gözüne dilediği şeyi gösterir ve o kişinin kalp kulağına o gösterdiği şey hakkında Kur’ân’dan veya Kur’ân’ın dışından, kendi ilminden bilgi aktarır.

Kişi, öyleyse gördüğü her şey hakkında Allah’tan, kalp kulağı açık olduğu için devamlı ilim alabilecektir. İşte buradan kalp kulağıyla aldığı bu ilim, artık irfan hüviyetine girmiştir. Çünkü bu kişi bu 4 tane temel vasfın ötesinde 3 tane daha özelliğin sahibi olur: 1.’si: Her an Allah ile konuşmak imkânının sahibi olduğu için ehl-i tezekkürdür.

Allah ile her konuyu müzakere etmek, karşılıklı konuşmak imkânının sahibidir. Müzakere etmek, tezekkür etmek aynı kökten gelen, çok yaklaşık iki mânâsı olan iki kelimedir. Bir konuyu detaylı olarak görüşmek, karşılıklı fikir teatisinde bulunmak ve burada taraflardan biri Allah olduğu için, Allah’ın o konudaki ilmini kuluna vermesi.

Allahû Tealâ, irfan konusunda Âli İmrân Suresinin 7. âyet-i kerimesinde diyor ki: 3/ÂLİ İMRÂN-7 : Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

  • Itab’ı sana indiren O’dur.
  • Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab’ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir).
  • Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar.
  • Ondan fitne çıkarmak için, onun te’vilini (yorumunu) yapmak isterler.

Ve onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O’na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl’elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir). “O Allah ki; sana Kur’ân’ı indirdi.

  1. O Kur’ân’da muhkem âyetler de var, müteşabih âyetler de var.
  2. Muhkem âyetler, ümmülkitabın esasını teşkil eder.
  3. Müteşabih âyetlere gelince, onların gerçek anlamlarının ne olduğunu kimse bilmez, sadece Allah bilir.
  4. Alplerinde zeyg olanlar, o müteşabih âyetlerden faydalanarak insanların arasına fitne sokmak isterler.

İlimde kökleşmiş olan rasihun ise derler ki: Ya Rabbi! Biz inandık, emin olduk ki; bütün bu ilim, Kur’ân-ı Kerim’in muhkem âyetleri de ve müteşabih âyetleri de Senin katındandır.” Allahû Tealâ açıklamaya devam ediyor: “Ama bunlar da bu rüsuh sahipleri de rasihun da tezekkür edemezle.” diyor Allahû Tealâ, ” illâ ulûl’elbab: Sadece ulûl’elbab tezekkür edebilir.” diyor Allahû Tealâ.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, müteşabih âyetleri tezekkür edebilecek olanlar, Allah’ın dostlarıdır. Onlar ömürleri boyunca Allah ile hep konuşmak imkânının, yetkisinin sahibi olacaklardır. Bu seviyeye yükselen birisi, daimî zikre ulaştıktan sonra oradan düşmesi, yuvarlanması artık mümkün değildir.

O kişi hep daimî zikrin sahibi olarak kalacaktır. Hep ehl-i tezekkür olacaktır. Her an her konuyu Allah’a ulaştırabilecek, Allah’tan mutlaka bunun cevabını alabilecektir. İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın bu dizaynında iki tane daha faktör var.

  1. Birisi, o kişinin ehl-i hikmet oluşu veya aynı kökten gelen ehl-i hüküm sahibi oluşu.
  2. Ehl-i hikmet de ehl-i hüküm de hikmetin ve hükmün sahibi olmak demek.
  3. Ehil, “sahibi” mânâsına gelir.
  4. Bir başka özelliği de daimî zikre ulaşanların, ehl-i hayır olmalarıdır.
  5. Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Hiç kimse daimî zikre ulaşmadan ehl-i hikmet olamaz.

Kim daimî zikre ulaşırsa, o kişi ehl-i hayır olur. Neden? Nedir hayır? Hayır, derecat kazandıran bütün olayların adıdır. Yaptığımız hangi işlem veya uğradığımız hangi olay bize derecat kazandırıyorsa, o hayırdır. Buradaki Allahû Tealâ’nın verdiği o müstesna, muhteşem misale dikkatle bakın, Bakara Suresinin 216.

  • Âyet-i kerimesinde.
  • Allahû Tealâ buyuruyor ki: 2/BAKARA-216 : Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
  • Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı.

Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz. “Olaylar vardır; sizi üzer ama o olaylar sizin için hayırdır. Olaylar vardır; sizleri sevindirir ama o olaylar sizin için şerrdir.

  • Siz bilmezsiniz.” diyor, “Rabbiniz bilir.” diyor.
  • İşte basit bir misal; hırsız, birinin malını çalmış, neşeleniyor, seviniyor.
  • Oysaki bu olay, onu sevindiren olay bir şerrdir.
  • Neden şerrdir? Çünkü bu olay sebebiyle hırsız derecat kaybetmiştir.
  • Derecat kaybettiğimiz her olay bizim için şerri oluşturur.
  • Peki, malı çalınan? Malı çalınan da malı çalındığı için üzülüyor.

Ama aslında üzülmesi değil, belki de sevinmesi gerekir. Neden? Çünkü hırsız onun malını çalmıştır. Hırsız ne kadar derecat kaybetmişse hırsızın kaybettiği bütün derecat, malı çalınanın hesabına kaydedilmiştir. Birisi derecat kaybetmiştir, diğeri derecatı kazanmıştır.

Yani olay vücuda geldiği anda terazi sıfıra sıfır elde var sıfır noktasına ulaşmıştır. Adalet teessüs etmiştir. Olayın karşılığında derecat kazanılmıştır, olayın karşılığında derecat kaybedilmiştir. Çalan hırsız, çaldığı için derecat kaybediyor. Hırsızlık suçuyla kaybettiği dereceler birbirine eşit ve denge, sıfıra sıfır elde var sıfır.

Malı çalınan, malını kaybediyor, terazinin bir tarafında bu var, öbür tarafında da kazandığı dereceler var. Dünyada mal kaybetmenin oluşturduğu hüzün, o kişinin kazandığı derecatla Allahû Tealâ tarafından telâfi ediliyor. Tabiî kişi hüzünden ayrılır mı, mutlu olur mu, bu onun hissiyatına bağlı.

  1. Ama Allah’ın katında hesap sıfırlanmıştır; olaya karşı derecat.
  2. Böyle bir dizaynda hayrı tarif ettiğimiz zaman, bize derecat kaybettiren bütün olaylar şerrdir, bize derecat kazandıran bütün olaylar, hayırdır.
  3. Öyleyse ulûl’elbab kimdir? Daimî zikrin sahibidir.
  4. Zikir, derecat kazandıran bir olay olduğuna göre daimî zikrin sahipleri, kesintisiz olarak her saniye Allahû Tealâ’dan gelen en az 700 derecelik bir kazancın sahipleridir.

Her an 700 derecelik bir hayır o kişilere ulaşıyor. Her saniye bu kadar dereceyi bu insanlar devamlı olarak kazanıyorlar. Öyleyse bir insanın bir hayır işlediği zaman kazanacağı en asgari derece, 1 derecedir. Her saniye bu kişi bir derece mutlaka kazanır, hayır işliyorsa.

Ama bunun 700 katını Allahû Tealâ verecek ona. Daha ruhunu Allah’a ulaştırdığı noktadan itibaren bu kişi 1’e 700’e hak kazanmıştır. İşte ulûl’elbab, hayrın da sahibidir. Ve sevgili kardeşlerim, 3. faktörü, ulûl’elbab olan bir kişinin başlangıçtaki 4 vasıf unsurundan sonra sahip olduğu 3 sonuçtan 3.’sü, hikmet sahibi olmaktır, hüküm sahibi olmaktır.

Bu kişi hakem veya hâkim olarak hangi konuya girerse, hakem olarak da hâkim olarak da vereceği kararlar mutlaka hakikati yansıtır. O Allah’tan sorarak kararını vereceği için karar mutlak olarak adalete tam uygun tecelli eder. Bu, o kişinin ehl-i hüküm tarafıdır.

  • İster birileri onu hakemliğe tayin etsinler, orada hükmünü versin, ister hâkim standartlarında birisi olsun, orada hükmünü versin, netice değişmez, mutlaka doğru hüküm ona ulaştırılır Allahû Tealâ tarafından, o da o hükmü diğerlerine ulaştırır.
  • Peki, bu kişinin bu hükümden, aynı kökten gelen hikmet ve hüküm kelimesinin kökünden gelen ikinci muhtevası; ehl-i hikmet oluşudur.

Bildiğiniz gibi Kur’ân-ı Kerim 28 basamaklık bir gelişim dizaynını kapsar. Herhangi bir âyet eğer bu basamaklarla alâkalıysa, o âyetin 28 basamaktan hangisine ait olduğunu o kişi derhâl anlar. Bunların her biri ayrı bir hüküm ifade eder sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

Öyleyse ulûl’elbab olan bir kişinin demek ki özellikleri; kalp gözü açık, kalp kulağı açık, daimî zikrin sahibi, nefsinde hiç afet kalmamış olan birisi. Hiç kimseye karşı kin duymaz, hiç kimseden nefret etmez. Herkesi sever. Az sevdiğinden çok sevdiğine doğru bir dizi insan vardır. Ama nefret etmez ve kin tutmaz.

Böyle bir dizaynda bu insanın hüviyeti, bize açık bir husus gösteriyor. Bu kişi 7 tane özellik sahibidir. İşte ulûl’elbab noktasına ulaşan bir insana Allahû Tealâ mutlaka yerlerin melekûtunu gösterir. Bu kişiye 7 kattaki 7 cehennem ayrı ayrı gösterilir.

Her birinde tüyleri ürperir. İnsanların kıyâmetten sonra nasıl bir işkenceye tâbî tutulacağını görmek, onu derinden yaralar. İnsanların Allah’a ulaşmayı dilememeleri halinde gideceği yerlerin ne kadar korkunç olduğunu Allahû Tealâ ona gösterir. İlk defa gördüğünde tüyleri ürperir: “Acaba Allahû Tealâ bunu bana benim de gideceğim yer orası olduğu için mi gösteriyor?” diye bir endişe duyar.

Allahû Tealâ derhâl o endişesini izale eder. “Hayır, seninle alâkalı bir konu değil ama sen bu kademede, ulûl’elbab kademesinde bunların hepsini görmekle mükellefsin. Onun için sana 7 kat cehennemi, 7 yer katını, bir başka ifadeyle yerlerin melekûtunu gösteriyoruz.” buyurur Allahû Tealâ.

Bu, yerlerin melekûtu, 7. cehennemden, en alt cehennemden yukarıya doğru 6., 5., 4., 2., 1. kat cehennem, yani (-1), (-2) diye aşağı doğru gider, (-3), (-4), (-5), (-6) ve sonra da (-7). Bu 7 kat cehennem gösterildikten sonra ulûl’elbab’a, ulûl’elbabla ihlâs makamı arasındaki bir geçit noktası olan zemin kattaki devrin imamının dergâhı gösterilir.

Oradaki altın paralardan oluşan bir küme, insanların 10’arlık sıralar halinde bulunuşu, her bir sıranın önünde mutlaka bir rahleler dizisi mevcuttur. Herkesin önünde ayrı bir rahle, hepsinde de Kur’ân-ı Kerim’ler açık. Ve 1. sıranın sağ tarafında sağ kanat velîsi, sol tarafında sol kanat velîsi, onlar da bu rahlelilerle birlikte otururlar.

  • Onların önünde rahle yoktur.
  • Ve erkeklerin sırasının bittiği yerde hanımların sırası başlar.
  • Hanım sultan sağ tarafındadır 1. sıranın.
  • Bunların karşılarında bir duvar devam eder sol taraf doğru.
  • Solda bir altın kapı göreceklerdir; üzeri baklava dilimli bir altın kapı.
  • Yüksekliği yaklaşık 4 metre, genişliği 1,5 metre ile 2 metre arasında.

Üzerinde kapı eli, kapı tokmağı mevcut olmayan bir kapı. İşte bu, altın kapıdır. Bu kapı, 7 tane gök katını birbirine bağlayan Tarîki Mustakîm’in giriş kapısıdır.7. katta bunun zıddı olan, aynı kapıyı göreceksiniz.7 tane beyaz mermerin, basamakların üzerinde, iki tarafı tırabzanlı olan bir sistem; aynı kapı var.

Ama burada bu kapının altında 7 tane merdivenden oluşan, beyaz mermer merdivenden oluşan bir ilâve var. Sahanlığın üstündeki eşikten itibaren altın kapı başlar. Kapıların büyüklüğü ikisinde de aynıdır. Altın kapıdan içeri giren, 7. gök katının 1. âlemine ulaşır. Burası kader hücreleridir. İşte sevgili kardeşlerim, ulûl’elbab olan bir kişi, zemin katta mutlaka devrin imamının dergâhını görür, bu söylediğimiz standartlar içinde.

Nereden mi biliyoruz? E sevgili kardeşlerim, bizim dergâhımız. Biz bilmeyelim de kim bilsin? Hepiniz gelirsiniz, görürsünüz. Ama gördüğünüz şey, bu dünya üzerindeki maddî hüviyetteki camidir, dergâhtır. Ama derûnu, o söylediğimiz standartlardadır. İşte ulûl’elbab makamındaki kişi, bu vasıfların sahibidir.

  1. Burası hikmetin 1.
  2. Makamıdır.
  3. Sonra bu kişi muhlis olur.
  4. Ne zaman olur? Ne zaman o kişiye, (yerlerin melekûtu tamamlandıktan sonra, anadergâh gösterildikten sonra zemin kat da tamamlanmış olur), ne zaman 1.
  5. Gök katı gösterilirse, orada yapılan açıkta secde gösterilirse orası, o zaman o kişi ulûl’elbab makamını mutlaka bitirmiştir, ihlâs makamına adım atmıştır.

Bu kişi irşad olmaya doğru gidiyor, muhlis olmaya doğru gidiyor. *1. gök katında; ona açıktaki secde mahalli gösterilir. *2. gök katında; suvarılma havuzları gösterilir. *3. gök katında; 2 katlı mescid gösterilir. *4. gök katında; Beyt-ül Makdes’in aslı, *5.

Katında; Beyt-ül Haram’ın aslı, *6. katında; sıbgatullah olma, Allah’ın nurlarıyla nurlanma mahalli, *7. katta da demin tarif ettiğimiz altın kapıdan girerek 7 tane âlem gösterilir. *1. âlem; Kader Hücreleridir. *2. âlem; Ümmülkitap. *3. âlem; Kudret Denizi. *4.’sü; Makam-ı Mahmud. *5.’si; Divan-ı Salihîn. *6.’sı; Zikir Hücreleri.

*7.’si; de; İndi İlâhi. Bunların hepsini Allahû Tealâ, ihlâs makamında kuluna gösterir. Bu 7., Sidretül Münteha’nın görülmesiyle ihlâs makamı tamamlanır ve kişi Tövbe-i Nasuh’a davet edilir Allahû Tealâ tarafından. Kim Tövbe-i Nasuh’a davet edilmişse, ihlâs makamı sona ermiştir.

İhlâs makamı hikmetin 2. kademesidir, yerlerin melekûtundan sonra göklerin melekûtuna kişiyi sahip kılan. *Bu Tövbe-i Nasuh, salâh makamının yani 3. hikmet makamının 1. kademesini oluşturur. *Bundan sonra o kişinin günahlarını Allahû Tealâ örter, mürşidine tâbî olduktan sonraki günahlarını. *Sonra o kişiye Allahû Tealâ salâh nurunu verir, başının üzerine.

*Sonra o kişinin günahlarını sevaba çevirir.4 faktör, 4 kademe. Bu 4. kademenin sonunda o kişinin iradesini Allahû Tealâ teslim alır. Bu noktada kişi yerlerin ve göklerin melekûtuna sahip olduktan sonra, bu vasıfların sahibi olunca o Allah’ın irşad makamına tayin için gerekli olan şartların hepsini kazanmıştır.

Nefsinin kalbi, ulûl’elbab makamında 7 mertebe, ihlâs makamında irşad olduğu zamana kadar 2. defa 7 mertebe; 14 mertebe, salâh makamının 4 kademesinde 4 mertebe, bir de Allah onun iradesini teslim aldığı zaman 1 mertebe daha; 5 mertebe.14, 5 daha; 19 eder, nefsinin kalbi 19 mertebe müzeyyen olur. Bu nokta o kişinin irşad makamına tayin olduğu yerdir.

İşte bir insanın “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılındığı, hem memur; Allah’tan aldığı emirleri tebliğ ederek irşad edecek, hem de mezun; bu konuda kendisine Allahû Tealâ tarafından izin verilmiş.

Öyleyse: *Memur; amiri olan Allah’ın verdiği emirleri mutlak olarak yerine getirerek görevini yapacak. *Mezun; buna Allahû Tealâ tarafından izinli kılınmış. Şimdi bütün sahâbe bu vasfa sahip miydi diye bakalım. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi de bunu söylüyor. Baştan söylediğimiz Âli İmrân Suresinin 110.

âyet-i kerimesinin yanı başında Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi de aynı şeyi söylüyor.9/TEVBE-100 : Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah’a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı.

(Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

  1. O sabikûn-el evvelîn var ya,” diyor Allahû Tealâ, “onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı da muhacirîndendi.” (Yani Medine’deki ev sahipleri, Mekke’den Medine’ye göç eden, muhaceret eden muhacirler).
  2. Bir de” diyor Allahû Tealâ, “ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.
  3. Allah onlara cennetler hazırlamıştır.

Onların gidecekleri yer cennettir.” Diyor Allahû Tealâ, “altlarından ırmaklar akan cennettir.” diyor. “Onlar, fevz-ül azîmin sahipleridir.” diyor. *İrşad makamının 1. işareti; fevz-ül azîm. *Sonra ecr-ul azîm, *Hazz-ul azîm ve *Fazl-ul azîm olmak üzere 4 tane azîm müessese var.

En üst nokta, bu 4 ayrı cepheden oluşur. Bunların hepsi, kim irşad makamının sahibi olmuşsa onun Allahû Tealâ tarafından sahip kılındığı hususlardır. İşte bu noktaya gelen kişi, Allahû Tealâ tarafından kendisine yetki verilmiş olan, münkerden nehyedecek olan ve irfanla emredecek olan kişidir. Ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmiştir.

Allah’tan: “İrşada memur ve mezun kılındın.” diye açık bir şekilde emir almıştır. Bir nev’i sözle verilen diploma. Ve de görevi, irşad etmektir. Sadece irşad makamına ait olan iki müessese var: Münkerden nehyetmek ve ma’rufla emretmek, irfanla emretmek, urf.

  1. İşte sevgili kardeşlerim, ilmin ötesi, irfandır.
  2. İrfansa bu hüviyeti mutlak olarak gerektirir.
  3. İrfan sahibi olan kişi, Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılınan, hakka tukatihi takvanın, Hakk’ul yakîn takvasının, irade teslimi takvasının sahibi olan kişidir.
  4. Bu söylediklerim hakkında, bizim zamanımızın âlimleri hiçbir şey bilmezler.

Bilmek mecburiyetinde de değillerdir. Bunlar Allah’ın Kur’ân âyetleriyle bizlere anlattığı, Allah’ın büyük hakikatleri. Bilmenizde fayda var sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir sırlar dizisini daha huzurunuzda Allahû Tealâ açmayı, hikmetin arkasında nelerin mevcut olduğunu sizlere anlatmamızı nasip kıldı.

  1. Bu, bizim için her zaman bir büyük zevktir sevgili kardeşlerim.
  2. Allah’ın bize öğrettiği, sizlere öğretmek üzere öğrettiği Kur’ân hakikatleri, Allah’ın lütuf ve keremiyle sizlere bizim vasıtamızla sunduğu Kur’ân’ın incileri.
  3. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

El Fâtiha meassalâvât. Esselâmu aleykum ve rahmetullah ve berekâtuhu. İmam İskender Ali M İ H R