Sabor De Minas

Dicas | Recomendações | Comentários

Tezkiye Ne Demek?

Tezkiye tasavvuf ne demek?

Nefis, kalp ve ruhun mânevî kirlerden temizlenmesi anlamında tasavvuf terimi. Nefsi kötülük ve günah kirinden temizlemek anlamında tasavvuf terimi.

Tezkiye ne demek sorularla islamiyet?

A- Bir kimsenin durumunu bilenlerden sorup araştırmak. Tezkiye bu manada, mahkemede şahitlik yapacakların durumlarının bilinmesi için yapılan soruşturma karşılığında kullanılır (Merğınanî, el-Hidâye, III, 118). b- Ölülerin, peşlerinden iyilikleriyle anılması. Buna ölüyü tezkiye denilir.

Tezkiye nedir hukuk?

Öz – Davada dinlenecek şahitlerin adil ve güvenilir olup olmadıklarının araştırılması faaliyetine tezkiye denir. Tezkiye faaliyeti kural olarak davaya bakan hâkim tarafından yapılır. Bu çalışmada İslam hukukunda ve Osmanlı’da uygulanmış olan tezkiye kurumunun Tanzimat dönemindeki yansıması incelenecektir.

Tezkiye ve Tezhip nedir?

Vikipedi, özgür ansiklopedi Işıklı el yazmalarından çeşitli sayfa örnekleri Tezhip ( Osmanlıca : Tezhib) kelimesi, Arapça zeheb (altın) kökünden türemiş olup, ‘altınlamak’ anlamına gelir. Çoğulu olan “tezhibat” “altınlama süslemeler” demektir. Tezhip günümüzde daha çok İslam kökenli kitap bezeme sanatlarına verilen addır.

  • Tezhip sanatını icra eden erkeklere müzehhip kadınlara müzehhibe adı verilir.
  • Tezhip ile Minyatürü karıştırmamak gerekir.
  • Minyatür daha çok tasvire dayanır.
  • Bitki, hayvan, insan ve/veya mekân tasvirleri içerir.
  • Minyatürler yapıldıkları dönemin sanat anlayışı ile koşut olarak, genellikle iki boyutlu ve perspektifsiz olarak yapılmış tasvirlerdir.

Tezhip sanatı ise öncelikle hat sanatının etrafının bezenmesi amaçlı kullanılmış, günümüzde tek başına pano olarak da kullanılmaktadır. Basit bir anlatımla çoğunlukla stilize edilmiş bitki formları ya da desenlerden oluşan kimi zaman simetrik tasarımlardır.

Günümüz Türkiye’sinde tezhipte oldukça tutucu, “klasik yaklaşım” denilen bir akım vardır. Klasik yaklaşım, tarih boyunca oluşturulmuş ve kullanılmış formlar ve desenleri yinelemek, form ve desenlerin ana yapılarını bozmadan değişik kompozisyonlarda kullanmaktır. Buna karşın, bazı tezhip sanatçıları ise klasik form ve desenleri kendi görüş ve algılarına göre değiştirerek degişik kompozisyon ve malzemelerle daha özgür bir yaklaşım tarzı kullanmaktadırlar.

Zaman içinde unutulmuşluğa terk edilmiş bu zarif ve zor sanat, son 10 yıl içinde bu sanata gönül veren çeşitli grup ve kişilerce canlandırılmıştır. Günümüzde Türkiye’deki pek çok üniversitede “tezhip bölümleri” yetenekli sanatçılar yetiştirmektedir. Eski sanatçılara birkaç örnek vermek gerekirse, ilk akla gelen isimler Rikkat Kunt ve Ülker Tansı olacaktır.

  • Hat ve cilt sanatlarında altınla yapılan tezhibe halkari denir.
  • Rumî ve Hatayî üsluplarında, kitapların zahriye, hatime, başlık, serlevha, mihrabiye kısımları tezhiple süslenir.
  • Üçük yıldız ve çiçeklere nokta, geometrik olanlara mücevher, altıgenlere şeşhane, beşgenlere seberk denir.
  • Ur’an ‘da secde ayetlerine denk gelen yerlerde vakıf gülü, hizip gülü, cüz gülü bulunur.

Varakçı ve cetvelkeş denilen ustalar vardır. Kalemfırça, zermühre, boyalar müzehhiplerce sıkça kullanılan aletlerdendir.

Hz Peygamberin tezkiye görevi nedir?

Tezkiye: Arınma Altınoluk Dergisi, 1993 – Ocak, Sayı: 083, Sayfa: 023 Tezkiye, kalplerin Allah’a, cisimlerin ruha, nefslerin ibadete, toplumun ahlaka, alimlerin rabbanîliğe karşı zayıflayan bağlarım güçlendirir; sahiplerini dünya zinetine, mal ve evlad fitnesine ve şehvet ihtirasına karşı korur.

Böyle bir arınmanın yolu ittiba’dan ve muhabbetten geçer. Tezkiye, Kur’an ve sünnet kaynaklı bir tasavvuf kavramı. Sözlükte temizlemek, temizlenmek, arınmak, nemalanmak, artıp bereketlenmek anlamına. Zekat kelimesi de aynı kökten. Zekatta hem malı şüphelilerden arıtıp temizleme, hem de sahibini pintilik ve hasislik gibi kötü huylardan arıtma, şefkat ve merhametle geliştirip nemalandırma ve hem de malı bereketlendirme hususiyeti bulunduğundan bu adı almıştır.

Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamberin görevlerini sayarken tezkiyeyi de onlar arasında zikrediyor; “Allah’tır, ümmîlere kendi îçlerinden, onlara Allah’ın ayetlerim okuyan, anları tezyike eden onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen.” (l) Kur’an’dan başka ayetlerde de peygamberimizin ve diğer peygamberlerin “tezkiye” görevine işaret edilmiş, tezkiyenin kitabı öğretmekle, yani bilgilenmekle ilgisine dikkat çekilmiştir, (bk.

  1. El-Bakara, 2/129.151; Alü İmran, 3/77, 164) Bu ayetlerde geçen tezkiyeden murad, manevi arınmadır.
  2. Însanları kötü huy ve alışkanlıklardan arıtmak, iyilik ve güzelliklerle, sevgi ve yüceliklerle bezemektir.
  3. 2) Cenab-ı Peygamber ‘e bir risalet görevi olarak yüklenen toplumsal tezkiye, ferdî olarak bütün inananların vazifesidir.

Nitekim bir ayet-i kerimede: “Andolsun nefse ve onu yaratana. O nefse kötülüklerin! göstererek ondan kaçınmayı ilham etmiştir. Nefsin! tezkiye eden, arıtıp kötü huy ve sıfatlardan korunan kişi kurtulmuş, onu kirleten ise hüsrana uğramıştır.” (3) İnsan ruhu, Kur’an’ın beyanına göre, ilahî bir nefha ve rabbanî bir latifedir.

(4) Tasavvuf erbabından bazılarına göre, ruh ile nefs aynı şeydir. Ancak nefs, ruhun süfli tarafı, masivaya bulaşmış, tene mahkum olmuş yanıdır. Nefs, tezkiye edilmek suretiyle aslî hüviyetine döndürülerek itmi’nan derecesine erince ruh özelliği avdet eder ve böyle arınmış bir nefs. ilahi çağrıya layık hale gelir.

Nitekim Kur’an’da: “Ey itmi’nana ermiş nefs, sen O’ndan, O senden razı olarak don Rabbına!” (5) buyurulmaktadır. Diğer bazı mutasavvıflara göre ise ruh ile nefs aynı aynı şeylerdir. Ruh insandaki rabbanî ve melek! tarafı, nefs ise şeytanî ve hayvani tarafı temsil eder Nefs ile kalb komşudur.

  • Bu komşuluk sebebiyle nefs, kalbi kolaylıkla etkileyebilmekte ve onu kötülüğe şartlandırabilmektedir.
  • Bu yüzden ya nefs ıslah edilip kalbi kötü etkisi altına almaşı önlenmeli, ya da kalp tasfiye edilerek nefsin cazibesine kapılmayacak irade gücüne kavuşturulmalıdır.
  • Nefs tezkiyesi denilen şey, nefsin riyazat ve mücahede yoluyla kötü sıfatlarının ortadan kaldırılmasıdır.

“Senin en büyük düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir” hadis-i şerifi gereği, nefs engelinin aşılmasıdır. Riyazat nefsin ve tenin arzularını terkederek, ya da en aza indirerek ibadetle meşgul etmektir. Mücahede nefsanî ve şeytani güçlerle döğüşmek, nefse zor ve ağır gelen şeylerle nefsi ıslah ve terbiye etmektir.

Tasavvufta nefsi arındırmak için yapılan riyazat ve mücahedenin en önemli unsurları. az yemek, az uyumak, az konuşmak, halktan belli bir süre uzaklaşmak ve Hakk ile başbaşa olmak (zikir)dır. Tasavvuf, tezkiye ve arınmadır. Fakat her tezkiye tasavvuf değildir. Bu yüzden tasavvufun emrettiği tezkiye, şeriatın hükümlerine uygun olan tezkiyedir.

O da ittiba ve imtisal ile olur. ittiba sevgi ve muhabbet işidir. Nitekim Allah Teala: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki, Allah da sizi şevsin, günahlarınızı bağışlasın.” (6) Tasavvuftaki tezkiye, her türlü yabancı etkiden ve felsefe şaibesinden uzak.

Nebevi bir tezkiyedir. Böyle bir tezkiye. kalplerin Allah’a, cisimlerin ruha, nefslerin ibadete, toplumun ahlaka, alimlerin rabbanîliğe karşı zayıflayan bağlarım güçlendirir; sahiplerim dünya zinetine, mal ve evlad fitnesine ve şehvet ihtirasına karşı korur. Böyle bir arınmanın yolu yukardaki ayette ifade buyurulduğu gibi ittiba dan ve muhabbetten geçer.

Tezkiye’nin bir de sözle olanı vardır ki, bu insanın kendisini övmesi, nefsine pay çıkarmasıdır. Bu anlamda bir tezkiye hoş görülmemiştir. Nitekim “Nefisleriniz! tezkiye edip temize çıkarmayın” (7) ayet-i kerimesi bunu menetmektedir. Bu yüzden fiille olan tezkiye güzel ve makbul, sözle olan tezkiye ise çirkindir.

Tezkiye nasıl yapılır?

Ölen kimsenin, iyi bir mümin olduğuna Müslümanların şahitlik etmelerine tezkiye denir. Her Müslüman, öldüğünde hakkında güzel şehadette bulunulacak bir hayat yaşamaya çalışmalıdır. Bununla birlikte ölünün, tanıyanlarının güzel şahitliklerinden yararlanacağı umulur.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman öldüğünde yakın komşularından dört hane halkı kendisi için ‘Bu adam hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz’ diye şehadet ettiklerinde, Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ey müminler! Sizin bildiğinizi, bu ölü haklındaki şehadetinizi kabul ettim, sizin bilmediğiniz kusurlarını da ben affettim.” (Ahmed b.

Hanbel, el-Müsned, 3/242 ). Tezkiye için cenaze namazından önce veya sonra, “Bu kişiyi nasıl bilirsiniz?” şeklindeki soruya, iyi olarak bilinen kişiler için “iyi biliriz” diye şahitlik etmek, kötü olarak bilinen kişiler için susmak, tanınmayan kimseler için ise “Allah rahmet eylesin” demek uygun olur.

Tezkiye ne demek örnek?

Sözlükte “temizlemek, arıtmak, temize çıkarmak” anlamındaki tezkiye, fıkıh terimi olarak şahidin adalet vasfını taşıyıp taşımadığının hâkim tarafından soruşturulmasını ifade eder. Güvenilir kimselerin şahit hakkında olumlu görüş bildirmelerine “ta‘dîl”, olumsuz görüş bildirmelerine “cerh” denir.

Olumlu bildirim durumunda şahidin adalet vasfının onaylanması (temize çıkarılması) dolayısıyla soruşturma işlemine tezkiye adının verildiği anlaşılmaktadır. Tezkiyeyi yapan kişi müzekkî/muaddil diye adlandırılır. Tezkiye uygulamasının ilk örneklerine sahâbe döneminde rastlanır. Bu çerçevede Hz. Ömer’in alenî tezkiyeyi uyguladığına dair örneklerin yanı sıra Kādî Şüreyh’in de ilk defa gizli tezkiye usulünü başlattığı nakledilir.

Abbâsîler devrinde Mısır’da 168 (784) yılından itibaren aynı zamanda şahitleri soruşturmakla görevli “ashâbü’l-mesâil” denilen özel görevlilerin tayin edildiği, daha sonra Irak’ta da benzeri bir uygulamanın yapıldığı, zamanla mahkemelerde âdil şahitlerin kayıt altına alınması ve şahitlerin adaletini soruşturma, bu konuda görüş bildirme, müzekkîlere yazı gönderme gibi işleri de bulunan dâimî görevliler olarak ashâbü’l-mesâilin tayiniyle birlikte tezkiyenin kurumsallaştığı anlaşılmaktadır.

Bunun yanı sıra, belli bir dönemden itibaren adalet şartlarını taşıyan şahit bulma zorluğunun hakların zayi olmasına yol açması sebebiyle bir kısım davalarda fâsıkın şahitliğinin kabul edildiği veya Mağrib Mâlikîliği’nde görüldüğü üzere lefîf şehâdeti (adalet şartı taşımayan çok sayıda kişiden oluşan bir cemaatin şahitliği) gibi uygulamaların ortaya çıktığı ve bunların tezkiye müessesesini olumsuz yönde etkilediği kaydedilmektedir.

Bununla birlikte İslâm tarihinde yargı teşkilâtı ve ilgili terimlerin gelişimine yönelik yeterli düzeyde araştırma yapılmadığından tezkiye kurumunun tarihî gelişimi hakkında henüz doyurucu bilgi bulunmamaktadır. Osmanlılar’dan sonra kurulan ve Batı ülkelerinin muhakeme hukukunu iktibas eden devletlerde tezkiye müessesesi ilga edilmiştir.

  1. Fıkıhta kişi kural olarak aksi ispatlanıncaya kadar âdil ve dürüst sayılır. Hz.
  2. Ömer’in Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’ye yazdığı meşhur mektubunda bu hususa işaret edilmektedir.
  3. Ancak şahitte adalet vasfına vurgu yapan ilgili nasları (el-Bakara 2/282; el-Mâide 5/106; et-Talâk 65/2) ve sosyal şartları dikkate alan fakihlerin çoğunluğu, şahit hakkında aksine bir delil olmadığı sürece adalet karinesiyle yetinilemeyeceği ve aleyhine şahitlik edilen taraf talep etmese bile tezkiye işleminin gerektiği görüşündedir.

Öyle anlaşılıyor ki toplumun ahlâkî seviyesinde görülen düşüş ve yalancı şahitliğin artışı bu fakihleri kazâî hükümlerin sağlıklı verilebilmesi yönünde yeni tedbirler almaya sevketmiş, bunun için de şahitte adalet vasfının ayrıca tesbiti şart koşulmuştur.

Öte yandan şahidin adalet veya fısk vasfıyla şöhret bulan biri olması yahut hâkimin onu yakından tanıması durumunda tezkiye işlemine gerek görülmemektedir. Tezkiye, müzekkîlerin beyanının yanı sıra aleyhine şahitlik yapılan tarafın beyanı ve hâkimin çeşitli kaynaklardan kendi soruşturması neticesinde elde ettiği bilgiye dayanabilir.

Had ve kısas gerektiren ceza davalarında tezkiye işleminin gerekliliği hakkında fakihler arasında görüş birliği vardır. Diğer davalarda ise hâkim önce aleyhine şahitlik yapılan tarafa şahitlerin şahitliğini reddedip etmediğini sorar; eğer reddetmiyorsa Ebû Hanîfe’ye göre şahidin zâhirî adaletine itibar edilerek şahitliği kabul edilir.

  1. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise bu durumda da tezkiye gerekir.
  2. Bu görüş farklılığı toplumun ahlâk seviyesinde ve dönemin şartlarında görülen olumsuzluklarla ve literatürdeki ifadesiyle zamanın değişmesinin ictihadı da (hükmü) değiştirmesiyle açıklanır.
  3. Davada aleyhine şahitlik yapılan taraf şahidi suçlamadan sadece davayla ilgili şahitliğini reddederse yine tezkiye işlemine başvurulur; adalet vasfını zedeleyici bir husus ileri sürerek şahidin şahitliğini cerheder ve bunu ispatlarsa hâkim söz konusu şahitliği reddeder; ispatlayamaması halinde ise tezkiyeye başvurur.

Genel kabule göre tezkiye işlemi, şahidin şahitliğini eda etmesinden sonra ve hâkimin hüküm vermesinden önce yapılır. Çünkü şahitlerde aranan diğer vasıflarda eksiklik bulunursa veya şahitliğin edası sırasında şahitlerin ifadelerinde çelişki ortaya çıkarsa şahitlik reddedileceğinden ayrıca tezkiyeye gerek kalmayacaktır.

  1. Tezkiye gizli ya da açık olarak yapılabilir.
  2. Fakihler, genellikle gizli tezkiyenin yeterliliği görüşünü benimsemekle birlikte yanlış anlamaları ve suistimalleri önlemek amacıyla önce gizli, ardından alenî şekilde tezkiye yapılmasının daha uygun olacağını ifade ederler.
  3. Alenî tezkiyeyi asıl, gizli tezkiyeyi mendup kabul eden fakihler de vardır (Muhammed b.

Abdullah el-Haraşî, VII, 182). Gizli tezkiyede hâkim müzekkîlere birer yazı (mestûre) gönderir ve onların birbirinden etkilenmemesi için gerekli tedbirleri alır. Müzekkîlerin şahidin âdil ve şahitliğinin makbul olduğunu bildirmesi durumunda şahidin şahitliğini kabul eder.

“Âdil değil, halini bilmeyiz, hali bilinmemekte, durumunu Allah bilir” gibi açıkça veya dolaylı biçimde cerhi ifade eden bir sözle cevap vermeleri yahut hiçbir şey yazmadan mestûreyi geri göndermeleri halinde hâkim şahidin şahitliğini kabul etmez; ancak davacıya getirdiği şahidin cerhedildiğini bildiremez, varsa başka şahit getirmesini ister.

Bu durumda davacı şahidin adaletini ispat edebileceğini söylerse kendisine ispat imkânı verilir. Alenî tezkiyede ise müzekkîler mahkemeye çağrılarak tarafların ve hâkimin huzurunda şahitlerin durumu kendilerine sorulur yahut bunun yerine bir mahkeme görevlisi taraflar ve şahitlerle birlikte müzekkîlerin bulunduğu yere gönderilir.

Hanefîler’e ve Mâlikîler’de bir görüşe göre gizli tezkiye bir tür haber olup bir müzekkî yeterlidir; bununla birlikte en az iki kişinin tezkiyesine başvurulması ihtiyata daha uygundur. Şâfiîler, Hanbelîler, Hanefîler’den İmam Muhammed ile Mâlikîler’de bir görüşe göre ise gizli tezkiye bir tür şahitlik sayıldığından en az iki kişinin tezkiyesi gereklidir.

Öte yandan alenî tezkiyenin bir çeşit şahitlik olduğu ve şahitlikte aranan sayı ve şartların burada da aranacağı konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Ancak Hanefîler’de müzekkîlerin şahitlik lafzını söylemeleri zorunlu görülmezken diğer mezheplerde tercih edilen görüşe göre şahitlik lafzını kullanmaları gerekir.

  • Tezkiye işlemi mücmel, genel ya da gerekçeli ve ayrıntılı ifadelerle yapılabilir.
  • Hâkim tezkiyede bildirilen görüşün bir gerekçeye dayandırılmasını isteyebilir.
  • Şahidin adalet vasfı onun dürüst ve güvenilir olduğuna dair mücmel ifadelerle de, adalet vasfını gösteren davranışlarının anlatımına dayalı gerekçeli bilgilerle de ortaya konabilir.

Ancak fakihler sadece, “Âdildir, salih bir kimsedir, onun bir kötülüğünü görmedik” gibi genel sözleri yeterli görmemiş, “Şahitliği makbuldür” gibi açık ve tekit ifade eden lafızları şart koşmuştur. Aleyhine şahitlik edilen taraf şahidin adalet vasfından mahrum, hâfıza gücü zayıf ve dikkatsiz bir kişi olduğu, davada bir menfaatinin bulunduğu, baskı altında şahitlik yaptığı, daha önce de kendi hakkını ikrar ettiği, şahitle taraflardan biri arasında yakın akrabalık veya husumet gibi bir ilişkinin varlığı gibi gerekçeler ileri sürerek bu şahitliği reddedebilir.

  • Genelde bunların hepsine cerh veya ta‘n denildiği gibi sadece fısk şeklindeki ithama cerh, diğerlerine ta‘n denilmesi yolunda bir ayırım da söz konusudur (Ali Haydar, IV, 518-521).
  • Fısk ithamı anlamında cerh iki kısımda ele alınır.
  • Şahidin günahkâr, yalancı, kötü, fâsık biri olduğu, içki, kumar ve faizcilik gibi kötü alışkanlıklarının bulunduğu şeklindeki genel ifadeler kullanılmışsa buna mücerret veya mücmel cerh denilir.

Mücerret cerh, kul hakkı yahut Allah hakkı dolayısıyla muayyen bir ceza veya tazmin gerektirmeyen fısk isnadından meydana gelir. Cerh ayrıntılı biçimde yapılır ve şahidin cinayet, zina, hırsızlık, rüşvet gibi belirli bir suçu işlediği iddiasını içerirse buna mürekkep, gayri mücerret veya müfesser cerh adı verilir.

  • Mürekkep cerhte şahit aleyhine bir ceza veya tazmin gerektirici bir iddia söz konusudur.
  • Hanefîler’e ve Mâlikîler’de bir görüşe göre mücerret cerh şahitliğin reddini gerektirir.
  • Şâfiî ve Hanbelîler’de tercih edilen görüşe göre tâdil mücmel olabilirken cerhin mutlaka gerekçeli olması gerekir (Nevevî, VIII, 156; Buhûtî, VI, 351).

Aleyhine şahitlik yapılan taraf mücerret cerhi gizlice yapar ve ispatlarsa bu ispat tezkiye işlemi sonrasında bile olsa şahidin ifadesi reddedilir ve fısk gerektiren husustan dolayı şahide ta‘zîr cezası uygulanabilir. Mücerret cerh açıktan açığa ispat edilmek istenirse bir görüşe göre tezkiyeden önce ispatlanırsa geçerlidir; bir diğer görüşe göre gerek tezkiyeden önce gerek sonra kabul edilmez.

  • Amuya veya kişilere ait hakları zedeleyici her türlü mâsiyet mürekkep cerhe gerekçe teşkil edebilir.
  • Meselâ şahidin şahitlik yapmak için rüşvet aldığı iddia edilir ve ispatlanırsa şahit cerhedilmiş olur.
  • Eğer ispatlanamazsa bu iddia kul hakkını ilgilendirdiğinden şahide yemin teklif edilir ve yemin etmesi halinde tezkiye işleminden sonra şahitliği kabul edilir.
See also:  Mature Ne Demek?

Mürekkep cerhin şahitlerin tezkiyesinden önce ileri sürülüp ispatlanması gerekir. Tezkiye işleminin tamamlanmasının ardından ileri sürülen cerh iddiaları dinlenilmez. Çünkü hâkim tarafından tezkiye için gerekli her türlü girişim yapıldıktan ve şahidin güvenilirliği ortaya çıktıktan sonra davalının cerh iddiası inandırıcı ve iyi niyetin ifadesi olarak görülmez.

  1. Zâhirîler’e göre ise hâkim hüküm verdikten sonra şahit cerhedilse de hüküm feshedilir.
  2. Çünkü hâkim için fâsıkın haberini reddedip âdilin şahitliğini infaz etmek ve tanımadığı kimselerin durumlarını araştırmak farzdır (İbn Hazm, IX, 429).
  3. Had ve kısas gerektiren ceza davaları dışındaki hususlarda şahidin şahitliği eda etmesinden sonra vefatı ile şahitliği düşmez; hâkim tezkiye işlemini yaparak şahitliğini kabul eder.

Tezkiye işleminde genellikle müzekkîlere ve mahkemece görevlendirilen soruşturma görevlilerine başvurulur. Müzekkîlerin komşular ve iş çevresi gibi şahidin durumunu en iyi bilebilecek kişilerden seçilmesi gerekir ( Mecelle, md.1717). Şahidin hal ve tavırlarıyla tanınmış biri olması dışında müzekkîlerin onun hakkında başkalarından duyarak değil bizzat bilgi sahibi olmaları gereklidir.

Hâkim tarafından talep edildiğinde müzekkînin şahitle ilgili bilgi vermesi dinen farzdır. Müzekkîlerin şahidi değerlendirebilecek şekilde gerekli bilgi ve olgunluğa sahip, soy, fırka taassubu yahut akîdevî tarafgirlik taassubundan uzak kişilerden seçilmesinin gerekliliği hususunda ittifak vardır. Bunun yanı sıra Hanefîler’de tercih edilen görüşe göre müzekkînin güvenilir ve âdil olması yeterliyken Hanefîler’den İmam Muhammed ile diğer üç mezhebe göre şahitlik şartlarını da taşıması gerekir.

Yine Hanefîler’e göre gayri müslimler arasındaki davalarda tezkiye için zimmîlere başvurulabilir. Çoğunluğa göre şahitlerin birbirine yönelik tezkiyeleri kabul edilmez, müzekkîler taraflar ve şahitler dışındaki kişilerden seçilmelidir. Hanefîler’de tercih edilen görüşe göre gizli tezkiyede şahitlik şartı aranmadığı için şahitlerle yakın akrabalık ilişkisi bulunması müzekkîye başvurulmasına engel değildir.

  1. Mahkemece müzekkîlerden bilgi almak ve şahit hakkında araştırma yapmakla görevlendirilenlerin rolüyle ilgili iki görüş bulunmaktadır.
  2. Tercih edilen görüşe göre bunlar bilgi aktarmada çoğunlukla elçi, bazı durumlarda ise fer‘î şahit durumundadır, dolayısıyla şahidi bizzat tanımaları gerekli değildir; ancak zorunlu hallerde hâkimin asıl bilgi kaynağı durumuna geçebilirler.

Bir diğer görüşe göre soruşturma görevlileri müzekkîlerle aynı durumdadır, onların soruşturma ve beyanı cerh ve tâdilde muteber kabul edilir (Mâverdî, II, 22-34). Bunların yanı sıra hâkim, şahit hakkında kanaat sahibi olmak üzere kamu yararına denetleme görevini yürüten hisbe görevlileri, şirketler hakkında araştırma yapan ticarî istihbarat uzmanları gibi bilirkişilerin görüşlerine de başvurabilir.

  • Hâkim mahkeme kayıtları ve müzekkîlerin beyanlarının yanı sıra diğer resmî kayıtları da kullanabilir, fakat resmî kayıtlar tezkiye için tek başına yeterli sayılmaz.
  • Hâkim, daha önce bir başka dava yahut vâkıa dolayısıyla kendi katında veya mahkeme kayıtlarında adaleti sabit olan yahut cerhedilen şahitler hakkında tezkiye işlemine başvurmayabilir.

Fakihler bu durumda belli bir sürenin konulması, söz konusu vâkıanın üzerinden altı ay veya bir yıl gibi bir süre geçmişse tezkiyenin yenilenmesi gerektiği görüşündedir. Tezkiye işleminde farklı kaynakların görüşleri çeliştiğinde izlenecek yollar özetle şöyledir: 1.

  • Müzekkîlerin beyanları birbiriyle çelişirse cerh yönü tercih edilir; fakat olumlu görüş bildiren müzekkînin şahidin cerh gerektiren halini ıslah ettiğini söyleyerek makbul bir açıklama getirmesi halinde onun görüşü alınır.2.
  • Müzekkîlerin beyanı hâkimin çeşitli kaynaklardan kendi soruşturması neticesinde ulaştığı kanaatiyle çelişirse, a) Müzekkîlerin şahidin âdil olduğunu beyan etmelerine mukabil hâkimin cerhi gerektiren bir sonuca ulaşması durumunda cerh takdim edilir; b) Müzekkîlerin şahidi cerhetmelerine karşılık hâkim olumlu bir kanaate ulaşırsa ya cerhi tercih eder veya tezkiye işlemini başka müzekkîlerle yeniler.3.

Müzekkîlerin beyanı ile aleyhine şahitlik yapılan (davalı) tarafın görüşü çelişirse, a) Müzekkîler cerheder, davalı şahitleri kabul ederse cerh tercih edilir; b) Müzekkîler tâdil eder, davalı cerhederse ve bu cerh tezkiye işleminden önce yapılırsa ispatlanması şartıyla kabul edilir; tezkiye işlemi bittikten sonra yapılırsa gizli yapılan mücerret cerh dışında dinlenilmez.

  1. Öte yandan hadis usulünde tezkiye “bir râvinin adâlet ve zabt niteliklerini taşıdığı, güvenilir biri olduğu” anlamında kullanılır (bk.
  2. MUADDİL ).
  3. BİBLİYOGRAFYA Mâverdî, Edebü’l-ḳāḍî (nşr.
  4. Muhyî Hilâl es-Serhân), Bağdad 1392/1972, II, 3-58.
  5. İbn Hazm, el-Muḥallâ, IX, 393-395, 418, 429.
  6. Serahsî, el-Mebsûṭ, XVI, 91-92.

Kâsânî, Bedâʾiʿ, VII, 10-11. Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî – Abdülfettâh M. el-Hulv), Riyad 1417/1997, XIV, 43-51, 147-170, 188-189, 342. Nevevî, Ravżatü’ṭ-ṭâlibîn (nşr. Ali M. Muavvaz – Âdil Ahmed Abdülmevcûd), Riyad 1423/2003, VIII, 151-158.

Şehâbeddin el-Karâfî, eẕ-Ẕaḫîre (nşr. Muhammed Bû Hubze), Beyrut 1994, X, 198-209, 215-239. Bedreddin el-Aynî, el-Binâye (nşr.M. Ömer), Beyrut 1411/1990, VIII, 134, 139-145, 172-187, 194-197. Şemseddin er-Remlî, Nihâyetü’l-muḥtâc, Beyrut 1404/1984, VIII, 258, 263-266, 302. Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, VI, 350-353.

Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, Şerḥu Muḫtaṣarı Ḫalîl, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), VI, 351; VII, 148-149, 158, 181-183. İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali M. Muavvaz), Beyrut 1415/1994, VIII, 179-184, 207-211. Mecelle, md.1716-1727. Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2012 yılında İstanbul’da basılan 41. cildinde, 77-79 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Tezkiye yetkisi nedir?

Bugünkü konumuz, sırası ile başlangıçtan bugüne firmalarımızın Kuruluş tarihleri, TIR Tezkiye numaraları. – Tezkiye Arapçadan gelen bir sözcüktür, anlami, temize çıkarma aklanmadır Bakanlık tarafından, TIR Sözleşmesi kapsamında uluslararası nakliyecilik yapacak kuruluşların yetkilendirilmesi.

TIR Tezkiye numaralarına göre firmalarımızın sıralanması, liste halinde şu şekilde. (Bilgilerde hata var ise affola, düzeltme gönderecek meslektaşlara peşinen teşekkürler.) Bilgiler, sektör duayenlerinden, KUGM ve firmaların web sitelerinden alınan ve hafızamda kalan bilgilerin birleşiminden oluşmaktadır.

—Bu arada YENI ANTALYA TRANSPORT AŞ ki kuruluşu 1968’dir, TIR Tezkiye numarası 745 olarak gözükmektedir, daha önceki kayıtlara ulaşamadım. UND’nin ilk Başkanı Sn Rahmetli Hayri Ekinci Bey YENI ANTALYA TRANSPORT AŞ’nin ortaklarından idi. Başlayalım tarihte dolaşmaya 1981 senesi istatistikî bilgilere göre, C2 yetki belgeli firma sayısı 100, Türkiye’nin araç filosu 2 bin 500 araç olarak kaydedilmiştir.

Bu bölümde de, TIR Tezkiye numarası 100’den yukarı olan,1981 senesinden itibaren Uluslararası Karayolu ile Eşya Taşımacılığına başlamış firmaları sıralayacağız Başlangıçtan bugüne dek Bakanlık tarafından, 2 bin 150 adet TIR Tezkiyesi verilmiş olup, bugün bin 500 şirket uluslararası karayolu ile eşya nakliyeciliğinde (C2 yetki belgeli, araç sahibi) faaliyet göstermektedir.

Filodaki araç sayısı da 50 bine yaklaşmış durumdadır. Sevgilerle, Nazmi Özcan

Nefsin tezkiyesi ne demek?

Nefsî tezkiye – Nefsî Tezkîye ya da Nefîs Terbiyesi/Temizliği İslam dini ve tasavvuf terimi. Nefsin temizlenip günâhlardan arındırılması, sâf, pâk, ve olgun hale getirilmesi sürecine verilen isim. Nefsi teskiye etmek demek nefsi temizlemek demektir. Bu temizlik yedi kademede gerçekleşir.

Tezkiye memuru nedir?

Davada dinlenecek şahitlerin adil ve güvenilir olup olmadıklarının araştırılması faaliyetine tezkiye denir. Tezkiye faaliyeti kural olarak davaya bakan hâkim tarafından yapılır.

Tezhip zor mu?

İsterseniz söze tezhible nasıl tanıştınız sorusuyla başlayalım,Fatma Özçay’ın tezhib serüveni nasıl başladı nasıl gelişti? Tezhible tanışmama sebep İstanbul oldu diyebilirim. İlk olarak 16 yaşında iken duydum tezhib kelimesini.Ağabeylerimin hat sanatı ile ilgilenmelerinden dolayı İstanbul’a geldik.1987-88, 1988-89 yılları arasında Kubbealtı Kültür Sanat Vakfı’nda Prof.Çiçek Derman’dan tezhib dersleri aldım.

İki sene ders aldınız peki sizce 2 sene yeterlimi bu sanatı layıkıyla icra edebilmek için? Hayır kesinlikle yeterli değil. Sadece 2 sene değil ömür boyu öğrenmeye devam edersiniz. Siz kendinizi nasıl geliştirdiniz? Elime geçen her türlü neşredilmiş örnekleri inceleyerek, müzeleri ziyaret ederek gözlemleyerek ve her detaya dikkat ederek gelişirdim.

Rikkat Kunt hocamızın örneklerinden birebir kontrol ederek halkar Çalışmaları yaptım.Sanatkâr bir aileye mensup olmamda elbette benim için büyük bir nimettir.Onların desteği ve teşviki sanatımda kısa sürede ilerlememe yardımcı oldu. Tezhib size neler kazandırdı, dersek cevabınız ne olur? Elbetteki olumlu katkıları oldu. Herşeyden önce yüce Allahımın yarattığı varlıkları sanat gözüyle değerlendirip kusursuz yaratılmış incelikleri ve detayları görmemi sağladı. Dünyaya açılan bir kapı oldu benim için. Ve farklı coğrafyalardan sanatseverlerle tanışıp onların kültürlerini öğrenmeme vesile oldu.

Peki zorlukları da var mı, nedir? Zorluğu şöyle diyebilirim; hanım olup aynı zamanda sanatkâr olmak zorlayıcı bir durum. Sanat, herkesten daha fazla ona zaman ayrılması gereken bir unsur. Bir hanım olarak sizden beklenen vazifeleriniz var ve sizde bunları tam olarak yerine getiremeyince sıkıntı oluyor,ama ailem tarafından bu konuda anlayışla karşılandım her zaman.

Talebelik yıllarınızda, ümitsizliğe düştüğünüz oluyormuydu? Zaman zaman oluyordu tabi,ama uzun sürmedi hiç bir zaman. Ben yaparım diyerek kendime güvendim. Ağabeylerimin sanatkâr olması ve zorlandığım zamanlardaki moral ve motivasyonları ile de müsbet yönde geliştirmeye Çalıştım kendimi.

Bir eseri hazırlarken en Çok zorlandığınız aşama hangi aşamadır veya şöyle soralım en önemli aşaması nedir? En önemli kısım, benimde ilk yıllarımda en Çok zorlandığım konu tasarımdır. Yani bir eserde öncelikle tasarım Çok güzel olmalı. Mesela bir hat eserini insan gibi farz edin, ona bir elbise hazırlıyorsunuz.O insanın ölçülerine ne kadar iyi oturursa o kişiyi bir o kadar güzel gösterir.Tezhib sanatıda tasarımı ve renkleri ile, hattı boğmadan ortaya Çıkarıp bütünlük arz ediyorsa onda güzellik ve başarı var demektir.

Bir eseri en Çok hazırlarken mi keyif alıyorsunuz, yoksa bitirdiğinizde mi? Bitirdiğimde içime sinerse Çok mutlu oluyorum. Peki, bugüne kadar ki ürettiğiniz eserleriniz içinde en beğendiğiniz en Çok içinize sinen eserleriniz var mı? Evet en Çok Abu Dabi Dışişleri bakanında bulunan hilye-i şerife ve dubaide bir hat koleksiyonunda yer alan Kamil Akdik imzalı Amme cüzünün tezhibleri diyebilirim. Sizin sanat anlayışınıza göre tezhibin altın Çağı hangisi? Tarzınızı oluştururken hangi dönem ve ekolleri takip ettiniz? Tezhipte klasikten yana mısınız, yeniliğe nasıl bakıyorsunuz? 16. yüzyıl,bu sanatın zirveye Çıktığı dönemdir kesinlikle. Klasik tezhipte yenilik daha zor, fakat halkarda daha mümkün.

  1. Ben klasikten yanayım fakat temel kuralları bozmadan kabul gören bir üslupla yeniliklerin de yapılabileceğini düşünüyorum.
  2. Ben yaptım oldu, fikrine karşıyım.
  3. Maksat sadece hattı süslemek değil yakışanı yapabilmektir.Bir eserde hat ve tezhibin bütünüyle uyumlu olması gerekir.
  4. Sadece tezhip düşünerek hat süslenmemeli.

Geçmiş dönemlere ait eserleri incelediğinizde bana ait olmasınız isterdim dediğiniz, sizi Çok etkileyen eserler var mı? Çok var. Özellikle 16. yüzyıl dönemindeki serlevhalar. Onları gördüğüm zaman,henüz yapamadığım pek Çok şeyin olduğunu düşünüyorum. Günde kaç saatinizi Çalışmaya ayırıyorsunuz? Şu anda 4-5 saat fakat önceden 8 saate kadar Çalışabiliyordum.

  1. Bu biraz da ruh haline bağlı.
  2. Eğer ruhen sakin ve huzurluysam etrafımda da bana engel olacak önemli şeyler yoksa,kendimi sanatıma daha iyi verebiliyorum.2008 yılından itibaren, profesyonel olarak ilk kez hocalık yapıyorsunuz.
  3. Ders vermek, bu sanatın meraklılarına birikiminizi aktarmak sizi nasıl etkiledi? Elbette olumlu yönde etkiledi.

Fakat hocalık ünvanı ağır ve sorumluluk gerektiren bir durum. Sadece sanat öğretmek yetmiyor, aynı zamanda şahsi davranışlarınızlada örnek olmanız gerekiyor. Bir olumsuz tarafı ise eser üretimim biraz yavaşladı. En âlâ eserlerin altına imza atmak ve bununla birlikte adınızı ileriye taşıyacak değ erli sanatkârlar yetiştirmek, bir sanatçı için Çok güzel olmalı.

  • Bunların arasında tercih yapmanız gerekirse hangisi ağır basar? Talebeleri tercih ederim.
  • Onların başarılı Çalışmalarını gördüğüm zaman Çok memnun oluyorum ve mutluluk duyuyorum.
  • Fakat günümüzde üzülerek söylüyorum hocanın beklentisine hakkıyla cevap verebilicek talebe Çok az.
  • Bu sanatta usta Çırak ilişkisine nasıl bakıyorsunuz veya nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Usta Çırak ilişkisi tezhip öğrenmede Çok önemli ve bunun birebir olması gerektiğine inanıyorum.

Ben ders vermeye başladıktan sonra hocamı Çok daha iyi anladım. Ve hocaya verilmesi gereken değeri, hocaya saygıyı anladım. Yeni öğrencileri gördüğümde kendi talebeliğimle karşılaştırıyorum ve bazı davranış eksikliklerimi görüyorum. Hocam, sanatkar kimdir? Yani doğuştan gelen bir yetenek midir yoksa Çok Çalışarak da sanatkar olunur mu? Sanatkarlık doğuştan gelen bir yetenektir. İnsanın ruhunda var olan bir durumdur.

Mesela bir kişi yeteneklidir ama sanatkar değildir,o ruha sahip değildir.Orta seviyede kabiliyete sahip birisi Çok isterse ve sebatta gösterirse sanatkar olur. El becerisi ikinci planda kalıyor burada, tabi ikisi bir arada olursa ne ala.Birde inanç Çok önemli diye düşünüyorum. Sanata inanmıyorsa ben yapamıyorum diyorsa insan bırakmalı zaten.23 yıllık sanat hayatımda hiç bir zaman ben bunu yapamam diye düşünmedim.

Tezhip, hat gibi klasik sanatlarımızın, şu anda modern sanatlar karşısındaki durumunu nasıl buluyorsunuz? Son dönemde tezhibi kimse bilmezdi şimdi toplumda bu kültür yeniden yerleşmeye başladı. Özellikle tezhip, hat, ebru iyi biliniyor. Bu alanda gerçekleştirilen sergi ve seminerlerinde klasik sanatlarımızın tanınması bakımından Çok etkili ve faydalı olduğuda bir gerçek.

Günümüzde tezhibe olan ilgi ve alaka sizce müspet bir gelişme midir? Yoksa bir yozlaşma var mı? Hayır, müspet bir gelişim var, fakat her alanda olduğu gibi bu sanattada sadece para kazanma maksadı ile uğraşan pek Çok zanaatkâr var. Böylelerine sanatkâr diyemeyiz. Yurt dışında bir Çok yerde bir Çok eserinizin olduğunu biliyoruz.

Eserlerinizi şu an bulundukları yerlerde, süsledikleri duvarlarda gidip gördünüz mü? Nasıl bir duygu eserinizi yerinde görmek? Dubai’de bir Çok önemli eserim var. Tarifi Çok zor ve o eseri yeni bitirmiş de karşınıza almış gibi hissettiriyor. Aradan zaman geçtikten sonra yerinde görünce mutluluk veriyor. Çalışırken halet-i ruhiyeniz nasıl oluyor? Çalışırken moralsiz, canım sıkkın olduğu zamanlar kendimi işime veremiyorum. Hissedemiyorum sanatımı, o yüzden zorlamıyorum. Ruh hali Çok huzurlu ve rahat olmalı. Para kazanmak amacıyla Çalışsaydım sayı olarak Çok daha fazla eser ortaya Çıkartırdım fakat işimi ticarete dökmedim.

  • Eğer öyle olsaydı eserlerin kalitesi daha farklı olurdu.
  • Fakat bunu hiç düşünmedim sanat olarak Çalışmayı tercih ettim.
  • Paraya göre iş yapmadım.
  • Eseri ortaya Çıkardım bedelini aldım.
  • Aliteden ödün vermedim.
  • Eğer yazı gerçekten iyi bir yazı değilse içime sinmiyorsa o eseri para kazanmak için asla yapmam.

Kullandığınız renklerin, son döneme göre farklılık arz ettiğini görüyoruz. En Çok hangi rengi kullanmayı seviyorsunuz? Renklerden ziyade altın ağırlıklı Çalışmayı seviyorum. Çünkü bana göre altını bol olan eserler daha asil ve görkemli duruyor. Gelecekle ilgili hayalleriniz, projeleriniz nelerdir? Pek Çok hayalim var elbette.Bunlardan en önemlisi; bu dünyadan göç etmeden önce,hattı abim Mehmet Özçay’a ait olucak olan orjinal bir Kur’ân-ı Kerim bezeyebilirsem ne mutlu bana.

  1. İnşaallah Rabbim bunu bize nasip eder.
  2. Tezhip haricinde kendinize en yakın bulduğunuz sanat dalı hangisidir? Cilt sanatına ilgi duyarım, bunun yanısıra eğer inancım müsade etseydi Türk mûsikîsi ile ilgilenebilirdim sanırım.
  3. Tezhibe yeni başlayan birine ilk sözünüz ne olurdu? Tezhip Çok zor bir sanat.
  4. Şöyle düşünmek lazım, tezhip aslında sonsuz bir okyanus gibidir.

İçine dalarsanız, dibi yoktur sonsuzdur sürekli dalar gidersiniz. Hep daha güzeli ararsınız. Onun lezzetini aldıktan sonra asla Çıkamazsınız. Hayatınızda sanatın dışında olan herşey daima ikinci planda kalıyor. Benim hayatımda ailem hariç sanatım hep birinci sırada yer aldı.Sanatıma engel teşkil edecek her şeyden uzak durdum.

Tezhip yapanlara ne denir?

Tezhip Türk süsleme sanatlarından biridir. Kelime anlamı “Altınla Süslemek” tir.18 ve 22 ayar ezilmiş altınla ve muhtelif renklerle kitap ve levha gibi yazma eserlerin süslenmesidir. Bu sanat; sevgi, sabır, zevk ve zarafetin ortaya koyduğu eserler bütünüdür.

Arapça tezhip; “altınlamak”, “yaldızlama”, “bezeme”, yazma kitapların sayfalarına, hat levhalarına, murakkalara, hatta tuğraların üst taraflarına altın tozu ve boya ile yapılan her türlü bezeme. Sözcük yalnız altınla yapılanın dışında, toprak boyalarla yapılan bezemeler için de kullanılır. Yalnız altınla yapılan tezhibe “halkari” denir.

Tezhip yapan sanatçıya “müzehhib” tezhiplenmiş esere de “müzehheb” adı verilir. Padişahlara, vezirlere, devlet büyüklerine, tanınmış kişilere sunulan ya da özel kitaplar için hazırlanan her çeşit yazma kitap, özellikle şiir kitaplarını tezhiplemek eski bir uygulamadır.

Ama tezhip en çok Kuran-ı Kerim’lerin ilk ve son sayfalarında, surelerin baş taraflarında kullanılmıştır. Bazen tezhiplenmiş başka kitaplarda satır aralarına, sayfa kenarlarıyla köşelerine, şiir kitaplarında mısra ya da beyit aralarına da tezhip yapılır. Kuran-ı Kerim’de ayetleri ayırmak için nokta yerine geçen küçük yıldız ve çiçek biçimindeki örgeler de tezhiple yapılır.

Bunların geometrik biçimli olanları mücevher nokta, altı köşelileri şeşhane nokta, beş yaprağı andıran beş köşelileri pençberg, üç köşelileri de seberg adıyla anılır. Kuran-ı Kerim okunurken durulacak ya da secde edilecek ayetleri belirtmek için, ayet hizalarına konan gül biçimli süs de tezhibin ana örgelerindendir.

See also:  Qual A Musica?

Bunun da vakıf, secde, hizib, aşir, sure ve cüz gülü gibi çeşitleri vardır. Tezhibin en önemli malzemesi boya ve altındır. Eskiden pastel rengin çoğunlukta olduğu toprak boyalar kullanılırdı. Bugün genellikle hazır boyalardan yararlanılmaktadır. Altın boya ise, altın varak su içinde ezilerek ve jelatinle karıştırılarak hazırlanır.

Uygulanacak desen tezhibin yapılacağı kağıdın üstüne silkme yoluyla aktarılır. Simetrik desenler, her kez dörtte biri olmak üzere dört defada kağıda geçirilip tezhip edilir. Serbest desenlerin ise tümü bir defada işlenir. Boyama ve altınla bezeme işlemi bittikten sonra altınla yerler istenirse zer mühreyle parlatılır.

Tezhip neden yapılır?

Tezhip Sanatı Nedir, Nasıl Yapılır? Tezhip Sanatının Tarihçesi Tezhip, Arapça kökenli bir kelime olup, altınlamak manasına gelmektedir. Günümüzde daha çok dini bir nitelik taşıyan tezhip, kitap bezeme sanatlarına verilen genel addır. Tezhip sanatıyla uğraşan erkeklere müzehhip, kadınlara ise müzehhibe adı verilmektedir.

Tezhip Sanatı Nedir, Nasıl Yapılır? Tezhip, sık sık minyatür ile karıştırılan bir sanat dalıdır. Ancak minyatür de bitki, hayvan vb. tasvirlere yer verilirken; tezhip daha çok hatların etrafının süslenilmesi için yapılmaktadır. Başta hat sanatlarının süsleyicisi olan tezhip, günümüzde pano şeklinde de kullanılmaktadır.

Tezhip çoğu zaman simetrik desenlerden oluşan bir tasarıma sahiptir.Bu sanat, özellikle Osmanlı döneminde el yazması kitapları ve Kuran-ı Kerim’in sayfalarını süslemek amacı ile yapılmaktaydı. Padişah tuğralarının etrafının süslenmesi de tezhip sanatçılarının görevleri arasındaydı.

Türkiye’de tezhip yapılırken genellikle klasik yaklaşıma uyum sağlanmaktadır. Bu yaklaşım, tezhip tarihi boyunca kullanılan desen formlarını bozmadan ama yenileyerek kullanılmasına dayanmaktadır. Ancak nadir de olsa klasik yaklaşımdan ayrı olarak çalışan ve değişik kompozisyonlarla kendilerine özgü tasarımlar yaratan tezhip sanatçıları da bulunmaktadır.

zaman içinde unutulmaya yüz tutmuş bir daldır, ancak yıllarda eski popülaritesini tekrar kazanmaya başlamıştır. Türkiye’de bulunan çok sayıda üniversitenin güzel sanatlar fakültesinde tezhip bölümü yer almaktadır. Burada yetenekli sanatçılar yetiştirilmektedir.

Tezhip Sanatının Tezhip sanatı, Türkler ‘in varoluşu ile birlikte ilk örneklerini vermiştir. Bu sanat dalı; Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devleti dönemlerinde de gelişerek yapılmaya devam etmiştir. Tezhip tarihindeki en büyük adım ise Çaldıran Savaşı’ndan sonra atılmıştır. Bu kapsamda Tebriz’den gelen bir tezhip ustası, sanatın Anadolu topraklarındaki gelişimine oldukça destek olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi de tezhip sanatında ilerleme kaydedilen zamanlar arasındadır. Bu dönemlerde; tezhipte zengin işçilikler kullanılmış, detaylarına yer verilmiş ve renk olarak da lacivert ön plana çıkarılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nin iz bırakan tezhip ustaları ise Şah Kulu ve Kara Memi’dir.Lale Devri’ne kadar kendi içerisinde gelişmeye çalışan tezhip, bu dönemde batılı motiflerin etkisi altında kalmıştır.

  1. Rokoko dönemi adı verilen bu devirde, tezhipte yeni desenler ve motifler işlenmeye başlamıştır.19.
  2. Yüzyılın sonu ve 20.
  3. Yüzyılın başı ise matbaanın gelişimiyle tezhip sanatını arka plana taşıyan bir dönem olarak kabul edilmektedir.
  4. Seri kitap basımları nedeniyle el yazması işlere olan talepler giderek azalmış ve tezhip sanatına ihtiyaç duyulmamaya başlamıştır.

Ancak günümüzde Prof. Dr. Süheyl Ünver sayesinde tezhip sanatı tekrar canlanmaya başlamıştır. : Tezhip Sanatı Nedir, Nasıl Yapılır? Tezhip Sanatının Tarihçesi

Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki kimdir?

Rasulullah şöyle buyurdu: ‘Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, Allah bize O’nun eliyle fethi nasip edecek.’2 Diğer gün sancağı Hz. Ali’ye verdi ve fetih Onun eliyle gerçekleşti.

Ben namazı nasıl Kılıyorsam sizde öyle kılın ne anlama gelir?

Page 15 – 12. Sınıf Peygamberimizin Hayatı 2. Ünite 48 Peygamberimiz ve Sahabe Peygamberimiz ve Sahabe 49 manların uymasında maddi ve manevi faydalar elde edeceği, terk ettiğinde ise zararlar göreceği; Peygamberimizin (s.a.v.) söz, fiil ve takrirleridir.

  1. Sünnete farz-ı nebevi de denir.
  2. Sünnetin Müslü- 30 manlar için önemli bir kaynak olduğu Kur’an-ı Kerim ayetlerinde şöyle dile getirilmiştir: “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.
  3. Im yüz çevirirse (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.” 31 “Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandır- dığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.

O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) haline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.” 32 Âl-i İmrân suresi 31.

Ayette sünnetin ikinci kaynak olduğu dile getirilmiştir. “De ki: ‘Eğer Al- lah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah çok bağış- layıcı, çok esirgeyicidir.” DÜŞÜNELİM-TARTIŞALIM Hz. Aişe (r.a.) validemiz anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim şu dine (İslama) uymayan bir şey uyduracak olursa, bu kabul edilmez” (Buhârî, İ’tisam, 5; Müslim, Akdiye, 18.) Yukarıda hadis-i şerife göre Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetine bağlılığın önemini arkadaşlarınızla tartışınız.

Peygamberimizden (s.a.v.) geliş şekline göre sünnet; kavli (sözlü), fiili (davranış) ve takriri (onaylayıcı) olmak üzere üçe ayrılır: • Kavlî Sünnet: Peygamberimizin (s.a.v.) çeşitli sebeplerle söylediği sözlerdir. Söz gelimi “Ameller ancak niyetlere göredir.

Herkese niyetinin karşılığı vardır” 33 • Fiilî Sünnet: Peygamberimizin (s.a.v.) davranışlarıdır. Onun namaz kılmasını, oruç tutması- nı, hacca gitmesini fiilî sünnete örnek verebiliriz. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın.” demesi ve kendi kıldığı gibi namaz kılınmasını istemesi fiilî 34 sünnete örnek gösterilebilir.

Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.v.) savaşlarda yapmış olduğu işler de fiilî sünnete girer. Sahabede Peygamberimizin (s.a.v.) kavlî ve fiilî sünnetlerini hayatlarına uygulayarak yaşamışlardır.30. bk. İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, s.25-26.31. Nisâ suresi, 80.

Talim ve tezkiye ne demek?

Tezkiye kavramı ise diğer mânaları yanında ‘nefsi arındırma’ anlamında Kur’ân-ı Kerîm’de (en-Nisâ 4/49; en-Necm 53/32; eş-Şems 91/9) ve hadislerde (Müsned, V, 48; Müslim, ‘Ẕikir’, 73) geçmektedir. Bütün bu kelimeler içinde özellikle öğretim ve eğitim karşılığı olarak yaygın biçimde kullanılanlar tâlim ve terbiyedir.

Tezkiye notu en az kaç olmalı?

Stajı Devam Eden Adayların Meslek Mensuplarından Almaları Gereken Staj Değerlendirme Notları Hakkında – Değerli stajyerimiz, 01 Ocak 2013 tarihinde ve sonraki dönemlerde staja başlamış ve başlayacak adayların 3 aydan fazla çalıştıkları işyerlerinden ayrılırken alacakları değerlendirme notlarının en az 80 puan ve üzeri not olması gerekmektedir.80 not altında puan alan adayların çalıştıkları süreleri staj süresinden sayılmayacaktır.

  1. Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Serbest Muhasebecilik Staj Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik hükümlerinin Madde-3/ d bendine göre ” Tezkiye olumlu değerlendirme ölçütü 100 üzerinden yapılacak değerlendirmede 80 ve üzeri notu ifade eder ” denilmektedir.
  2. Buna göre; işten çıkışlarınızda alacağınız değerlendirme notlarının 80 puan üzerinden alınarak Odamıza teslim edilmesi gerekmektedir.

Staj ve Sınav süreçlerinizin en iyi şekilde geçmesini ve başarılarınızın devamını dileriz. İSMMMO Staj Birimi

Tezkiye notu ne zaman verilir?

*Tezkiye, adaylar için 100 puan üzerinden not vermek suretiyle her yıl gizli olarak düzenlenir. Tezkiye aday meslek mensubunun dosyasına konulmak üzere ilgili Odaya gönderilir. Üç aydan az süren staj çalışmaları için tezkiye düzenlenmez.

Tezkiye formu nedir?

Aday meslek mensuplarının, stajda geçen her yılı (12 aylık dönem) için yanında, gözetim ve denetimde staj yapılan meslek mensupları tarafından 100 puan üzerinden Stajyer Değerlendirme Formu (Tezkiye) düzenlenir.

Tezkiye ve tasfiye ne demek?

Tasfiye kavramı Kur’an’da tathîr (temizlemek) ve tezkiye (arındırmak) kelimeleriyle de ifade edilmiştir (Âl-i İmrân 3/42; et-Tevbe 9/103; el-Ahzâb 33/33).

Tasavvufta nefs ne demek?

Vikipedi, özgür ansiklopedi Nefis ya da Nefs ( نفس ), Arapça kökenlidir, sözlükte ruh, bir şeyin kendisi, akıl, insan bedeni, ceset, kan, azamet, arzu ve kötü istekler gibi manalara gelmektedir. Tasavvufî olarak da, “kendisinde iradi hareket, his ve hayat kuvveti bulunan latif buharlı bir cevherdir.” şeklinde tanımlanır.

Nefis tezkiyesi ne demek?

Nefs Tezkiyesi Semerkand Dergisi’ne ABONE OL Tezkiye Ne Demek Dinimizin temizliğe, temizlenmeye verdiği önemi bilmeyenimiz yoktur. Böyle bir konu açıldığında, hemen hepimiz İslâm’ı “temizlik dini” olarak da tanımlarız. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de mealen, “Allah Tealâ çok temizlenenleri sever.” (Tevbe 108) buyurulur.

Hz. Peygamber s.a.v. de “Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, Taharet 1) hadis-i şerifiyle, temizliğin imanla irtibatına dikkat çekmiş; bu irtibat, “temizlik imandandır” kelam-ı kibarıyla büyükler tarafından bir kere daha dile getirilmiştir. Fakat pek çok müslüman, muhtemelen görünür olması sebebiyle temizliği maddî veya zahirî temizlikten ibaret zannediyor.

Yahut maddî temizlik için gösterdiği özeni manevî temizlik hususunda göstermeyebiliyor. Halbuki Allah Tealâ dışımızı da içimizi de temizlememizi ve hep temiz tutmamızı istiyor bizden. Bunu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde geçen ve dilimize “temizlik” diye aktarılan “taharet, nezafet” gibi kelimelerin hem maddî hem manevî temizlik anlamı taşımasından çıkarabiliriz.

  1. Hatta maddî temizliği karşılayan bütün kavramlar aynı zamanda manevî temizlik anlamına da gelirken “tezkiye” kavramıyla hususen manevî temizliğin ifade edilmesinden hareketle, içimizi temizlemenin daha önemli ve öncelikli olduğuna hükmedebiliriz.
  2. Aldı ki dışımızın temizliği içimizdeki temizliğin tezahürü olması halinde anlamlı ve kıymetlidir.

Kur’an-ı Kerim’de manevî arınmanın “felâh” yani kurtuluş (A’lâ 14, Şems 9) ve cennete erişme (Tâhâ 76) imkânı olduğu ifade buyurulmuştur. Efendimiz s.a.v. bize, “Allah Tealâ’nın suretlerimize değil, kalplerimize bakacağını” (Müslim, Birr 33) haber vermiştir.

Tezkiyenin iki anlamı Günahlar kirletir Arınmak iman etmekle başlar Sadaka, Namaz ve Zikirle Arınmak Tevbe ile Arınmak Kendimizi temize çıkarmak Tezkiye eden kim? Tasavvufta nefs tezkiyesi Yunus Böyle Diyorsa

Tezkiye, hem “arıtma, temizleme” hem de “feyizlendirip bereketlendirme” anlamlarına geliyor. Ancak bu anlamlar birbirinden kopuk değil. Zekât mükellefiyetinde görüldüğü üzere feyz ve bereket, temizlenmenin neticesi olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. Malum, zekât kelimesi tezkiye ile aynı kökten türemiştir ve aynı anlamı taşır.

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde de ifade buyurulduğu gibi zekât hem malı, hem de cimrilik gibi manevî bir kirden arındırmak suretiyle vereni temizliyor. Bu temizliğin semeresi olarak zekâtı verilen mal bereketleniyor, zekâtı veren de kazandığı sevapla ahiret hasadını çoğaltıyor. Tasadduk etmenin farz olan bu türüne bu yüzden “zekât” denmiş zaten.

Müminûn suresinin “(Kurtuluşa eren müminler) zekâtı ifâ ederler” mealindeki 4. ayetinde geçen “zekât” kelimesini “nefs tezkiyesi” diye anlayan müfessirler de vardır. Çünkü sure, zekât farz kılınmadan önce Mekke’de nazil olmuştur. Kur’anî bir kavram olarak “nefs tezkiyesi”, davranışlarımıza yön veren bâtınımızı yani kişiliğimizi, inancımızı, zihnimizi, duygu ve düşüncelerimizi her türlü kusur, hata, yanlış ve kötülükten arındırılıp ilahî ölçülere uygun hale getirme ameliyesidir.

  1. Arındırılacak unsurların nitelik ve yönelişini kalbimiz belirlediği için nefs tezkiyesi özünde kalbin tezkiyesidir.
  2. Rasul-i Ekrem s.a.v., “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur.
  3. Dikkat edin! O kalptir.” (Buhârî, Îmân 39) hadis-i şerifiyle, kalbin belirleyiciliği hususunda bizleri özellikle uyarır.

Öte yandan kalp merkezli de olsa bâtınî yahut manevî bir arınmadan söz ediyorsak bâtınî yahut manevî bir kirlenmeden de söz ediyoruz demektir. Çünkü insanın sadece dışı değil, içi de kirlenir. Dışımızın kirlenmesi nasıl kaçınılmazsa, içimizin kirlenmesi de çoğu zaman kaçınılmazdır.

Esas olan hiç kirlenmemek değil; mümkün mertebe kirlenmekten sakınmak, kirlendiğimizde hemen temizlenmek ve temiz kalmaya gayret etmektir. Manevî kir, günah kiridir. Kur’an-ı Kerim’de, “İçki, kumar, (tapınmaya mahsus) dikili taşlar ve fal okları, şeytan işi birer pisliktir” (Maide 90) buyurulur. Küfür ve nifak (Tevbe 125), şeytanın vesvesesi (Enfal 11) “rics”, yani iğrenilecek birer pisliktir.

Allah’a ortak koştukları için müşrikler “necis” (Tevbe 28), inanmadıkları halde inanmış görünen münafıklar “murdar” (Tevbe 95) olarak nitelenmiştir. Efendimiz s.a.v. de Mutaffifîn suresinin, “(Hesap gününü yalanlayanların) işleyip kazandıkları (günahlar) kalplerini paslandırıp (kirletmiştir).” mealindeki 14.

  • Ayetini tefsir sadedinde şöyle buyurmuştur: “Bir kul günah işlediği zaman kalbinde siyah bir leke meydana gelir.
  • Eğer o kul günahı terk edip bağışlanmayı dilerse bu leke kaybolur.
  • Şayet tevbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, o zaman bu siyah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar.” (Tirmizî, Tefsir 75) Bizleri her zamankinden daha çok ve çeşitli günahlara daha kolay sevk eden bir çağda yaşıyoruz.

Sıradan insanların kirlenmemesi neredeyse mümkün değil. Mevlâna k.s. hazretleri, “Eğer bütün günahlar içki içmek gibi sarhoş etseydi, ayık gezen birini göremezdik.” diyor. Günah deyince küfür, şirk ve benzeri büyük günahları anlıyorsak bu tespit bize biraz abartılı gibi gelebilir.

  • Halbuki küçük günahlar da var ve küçük görüldüğü için olmalı, bunların kiri pası pek dikkate alınmıyor.
  • Üçük küçük günahların birikerek büyük bir kirlilik oluşturduğu fark edilemiyor.
  • Irin, pasın, pisliğin iki özelliği var: Birisi kerih görülmesi yani tiksinti vermesidir ki, bu anlama geldiğine göre “mekruh”lar bile kirlenme sebeplerimiz arasındadır.

Diğeri; kirin, kirlettiği şeyin niteliğini bozarak vazifesini yapamaz hale getirmesidir. Bu aynı zamanda kirlenmenin de alametidir. Harama bakmak suretiyle kirlenen kalp gözü, hakikati görme niteliğini kaybetmektedir mesela. Yahut faydasız, yalan yanlış, çöp bilgiyle kirlenen kalbin aklı, hakikati idrak edememektedir.

  1. Böyle günahlara, yönelmediğimiz halde, bazen istemeden maruz kalmamız dahi kirlenmemize mani olmamaktadır.
  2. Nefs tezkiyesi tabirindeki “nefs”, topraktan yaratılan beşer yanımızın arzu, istek ve ihtiyaçlarından ibaret iç benliğidir.
  3. İmtihan gereğince bu arzu, istek ve ihtiyaçların karşılanmasında sınır ve ölçü tanımayacak bir tabiatta yaratılmıştır.

Terbiye ve tezkiye edilmemişse kötülüğe ve günaha yönelip kirlenmekten sakınmaz. Çünkü başına buyruktur ve nefs için bir şeyi istiyor olması önemlidir. O şeyin veya temin şeklinin günah olup olmamasına aldırmaz. İnsanın iradesini böyle bir nefsin isteklerine teslim etmesi, nefsine tâbi olmasıdır ve artık o bütünüyle nefsinden ibaret bir kişiliktir.

  • İlahî ölçülere uymayan bir görüşü, “ben böyle düşünüyorum” gerekçesiyle savunurken “ben” dediği nefsidir aslında.
  • Yahut dinimizin yasakladığı bir davranışa “canım böyle istiyor” küstahlığıyla tevessül ederken “can” dediği de nefsidir.
  • Allah muhafaza, insanı farkına varamadan putlaştırdığı nefsine kul olmaya kadar götürür de büsbütün necis yani kirli kılabilir.

Bu sebeple nefs tezkiyesinin ilk şartı nefse değil Allah’a kul olmak, her hususta nefse değil Allah’a ve Rasulü’ne ittiba eylemektir. Arınma iman etmekle başlar yani. Allah Tealâ, Musa a.s.’dan, ilahlık iddiasındaki Firavun’a iman teklifini “Arınmak istiyor musun?” (Naziat 18) sorusuyla iletmesini emir buyurur.

  1. Ur’an-ı Kerim’de dört farklı ayette (Bakara 129 ve 151, Âl-i İmran 164, Cum’a 2) peygamberlerin ve hususen de Efendimiz s.a.v.’in görevleri, “insanlara Allah Tealâ’nın ayetlerini okumak, onları tezkiye etmek ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretmek” diye sıralanır.
  2. Müfessirler bu sıralamaya özellikle dikkat çekmiş, tezkiyenin ayetleri tebliğden sonra zikredilmesini, arınmanın ancak muhatap olunan vahye uymakla gerçekleşebileceği hakikatine işaret saymışlardır.
See also:  Qual A Melhor Maquina De Lavar?

Vahyedilen ayetler, esas itibarıyla insanların günahlarla ve cehaletle kirlenen fıtratlarını, kalplerini, zihinlerini temizlemeye yöneliktir. Böylece insan, yaradılışındaki mükerrem mevkiinde ve en güzel kıvamda kalabilecek, ebedi saadete erişebilecektir.

İçki yasağı nazil olduğunda sahabe-i kiram efendilerimizin evlerindeki bütün içkileri hemen ve tereddütsüz döküp bir daha adını dahi anmamaları, ayetle tezkiyenin aynı zamanda görünür bir örneğidir. İslâm, şüphesiz, bütünüyle tezkiye imkânıdır. Bununla beraber tezkiye için yine dinin bütünlüğü içindeki bazı emir ve yasaklara riayetten özellikle bahsedilmiştir.

Mesela İbn Abbas r.a., ayet-i kerimelerde geçen, “kulun kendi nefsini günah kirlerinden arındırma çabası” anlamına “tezkiye” kavramını, “Kişinin ‘lâ ilahe illallah’ demesidir” şeklinde tefsir ederek, arınıp temizlenmeyi kelime-i tevhide bağlar. Lâ ilahe illallah’taki “lâ” çok kesin bir arınmayı gerektirir çünkü.

  • Lâ demek, putlaştırılmış nefs de dahil, Allah Tealâ’dan başka bütün ilahları, bütün batıl itikat veya ideolojileri, bizi günahlara yönlendirerek kirleten bütün heva ve hevesleri kalbimizden çıkarıp atmak suretiyle temizlenmektir.
  • Ancak bundan sonra illallah diyerek oraya yegâne ilahın Allah Tealâ olduğu inancını yerleştirmek mümkün olacaktır.

• Bazı ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde tasaddukta bulunmak, tezkiye edici bir sâlih amel olarak özellikle vurgulanır. Günah işleyen ama sonra tevbekâr olan bedevîlerden, onları temizlemek üzere mallarından sadaka alınabileceğini emir buyuran ayet-i kerime (Tevbe 103) ile Hz.

Peygamber s.a.v.’in, “Suyun ateşi söndürmesi gibi sadaka da (işlenen) günahları giderir.” (Tirmizi, İman 8) hadis-i şerifi bu minvaldedir. • “Fahşâ ve münkerden (hayâsızlık, azgınlık ve her türlü kötülükten) alıkoyduğu” için (Ankebût 45), kirlenmeyi önlemesi hasebiyle namaz da tezkiye vesilesidir. • “(Nefsini) temizleyen, Rabbini zikredip namaz kılan hiç şüphe yok ki kurtuluşa ermiştir.

Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz. (Oysa sizin için) hayırlı olan ebedî ahiret hayatıdır.” (A’lâ 14-17) mealindeki ayet-i kerimelerde tezkiye için yine namaz yanında zikrullaha da işaret buyurulmaktadır. • Ahireti unutturacak kadar dünyaya yönelmenin kirlenme; “zühd”ün, yani ahireti dünyaya öncelemenin ise tezkiye sebebi olduğu, aynı ayet-i kerimelerden hareketle müfessirlerce açıklanmıştır.

  • Nihayet pek çok ayet-i kerimede insanların yiyip içtiklerinden “helâl” olanlar, “temiz, güzel, hoş” anlamındaki “tayyib” kelimesiyle nitelendirilmiş ya da bazen helaller yerine doğrudan “tayyibât” denilmiştir.
  • Bu da insanın belki en ziyade haram lokma ile kirlendiğine delalet etmektedir.
  • Ur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde bir arınma vesilesi olarak en çok da tevbe üzerinde durulmuştur.

Rasul-i Ekrem s.a.v., “Günahlarından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd 31) hadis-i şerifiyle tevbenin nasıl etkili bir tezkiye imkânı olduğunu haber verir. Cenâb-ı Mevlâ, “Tevbe edip kâmil bir imanla sâlih amel işleyenlerin tevbelerini kabul etmekle kalmayıp, kötülüklerini iyiliklere çevireceğini” de müjdelemektedir.

  1. Furkan 70-71) Ancak tevbenin kabul edilmesi, tevbeden sonra hiç günah işlememiş gibi tertemiz olmak ve hatta işlediğimiz seyyiatın hasenata çevrilmesi bazı şartlara bağlıdır.
  2. Bir kısım ulema bu şartları, “samimi bir pişmanlık, tevbe ettiği andan itibaren günahları hemen terk ve daha sonra bir daha işlememek” olarak belirlemişlerdir.

Fakat insanın tevbesine rağmen yeniden günah işlemesi, bir kere arındıktan sonra yeniden kirlenmesi de her zaman ihtimal dahilindedir. Böyle hallerde Rabbimiz’in merhametinin genişliğine sığınarak, O’nun rahmetinden ümit kesmeden yeniden tevbeye yönelmek teşvik ve tavsiye edilmiştir.

  1. Hz. Peygamber s.a.v., “Allah Tealâ kulunun tevbesini, can boğaza gelinceye kadar kabul eder.” (Tirmizî, Deavât 98) buyurmaktadır.
  2. Yine de bütün bunlar, sonrasında aynı günahları işlemeyi sürdürdüğümüz bir tevbede arıza olduğu hakikatini görmemize engel değildir.
  3. Ya samimiyetimizde ya nedametimizde bir eksiklik vardır ve arınma tam olarak gerçekleşmemiştir.

Çünkü hangi vesile ile olursa olsun, kâmil manada bir tezkiyenin alameti, ilahî hakikatlere yakîn ile vukufiyet ve kâmil imandır. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin vazifelerinin “insanlara ayetleri tebliğ, onları tezkiye, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretmek” diye sıralandığını hatırlatmıştık.

  • Muhatap olunan ayetlerle amel etmenin tezkiye sebebi olduğunu söyleyen müfessirler, “Kitab’ı ve hikmeti öğrenebilme”nin de tezkiyenin sonucu yahut bereketi olduğunu söylemişlerdir.
  • Onlardan bazılarına göre “Kitap ve hikmeti öğrenmek”, şer’i şerifin zâhir ve bâtınındaki murad-ı ilahîye vâkıf olmaktır ki, kulu takva sahibi kılar.

Takva elbette kalplerdedir ve gerçekte kimin takva sahibi olduğunu ancak Rabbimiz bilir. Kişinin nasıl “ben takva sahibiyim” diyerek övünmesi takvaya aykırı ise, “ben nefsimi tezkiye ettim” deyip kendini temize çıkarması da en azından övünme, kendini beğenme yahut kibir kirinden arınamadığına alamettir.

Bu sebepledir ki Kur’an-ı Kerim’de nefslerimizi temize çıkarmaktan sakındırılırız. Ayet-i kerimede mealen şöyle buyurulur: “(Güzel davranışlar sergileyenler) ufak tefek kusurları dışında büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi topraktan yarattığında da analarınızın karnında ceninler iken de en iyi bilendir.

Öyleyse artık nefslerinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, müttaki olanları (da) en iyi bilendir.” (Necm 32) Kulun kendisini arındırmak için çaba göstermesi ile “arındım” iddiasında bulunması aynı şey değildir elbette. Birincisi imanın gerektirdiği bir zaruret, ikincisi ise bir yasaktır.

Müslüman günah kirlerinden temizlenip hep temiz kalmak için çok gayret edecek, fakat “temizlendim, kurtuluşa erenlerden oldum” iddiasına düşüncede de dilde de yer vermeyecektir. Nefsi temize çıkarma iddiası her zaman “ben nefsimi tezkiye ettim” diyerek dile getirilmez. Daha çok mükellefiyetlerini ihmal edenlerin sarıldığı “benim kalbim temiz” bahanesi de nefsi temize çıkarmaktır.

Yahut birinin düzeltmemiz için bir hata veya kusurumuzu söylemesi halinde kendimizi aklamaya çalışmamız dahi bir yönüyle yine nefsimizi temize çıkarma çabası olarak değerlendirilebilir. Nefsimizi temize çıkarmaktan sakındırılmamız, kirlenmemek için sürekli bir teyakkuz halinde bulunmamız gerektiğini hatırlatır.

  1. Ayrıca nefsimizin henüz farkına varamadığımız gizli kusurlarının olabileceği hususunda uyarır.
  2. Nefsi temize çıkarmaktansa sık sık hesaba çekerek gözümüzden kaçmış kirlerini temizlemeye koyulmak daha akıllıcadır.
  3. İbn Atâullah İskenderî k.s.
  4. Şöyle buyurur: “Gerçek keşif ve keramet nefsin ayıplarını keşfetmektir.

Çünkü nefsin gizli ayıp ve kusurlarını keşfetmek, gayb sırlarına muttali olmaktan daha hayırlıdır.” İnsanın gerçekten ve tam manasıyla kendisini arındırmış olması halinde dahi nefsini temize çıkarması; bu işlemi kendisine mal etmesi sebebiyle de çirkin bulunmuştur.

Çünkü her işte fâil-i mutlak olan Allah Tealâ’dır. Neyin doğru neyin yanlış, neyin temiz neyin kirli olduğunu bildirip öğreten O’dur. Tezkiye için yol gösteren, vesileler yaratan da O’dur. Bunları bilelim ve şükredelim diye Kur’an-ı Kerim’inde mealen, “Eğer üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı içinizden hiçbiri asla temize çıkamazdı.” (Nur 21) buyurmaktadır.

Yani hakikatte kulunu hem temizleyen hem temize çıkaracak olan yalnızca Allah Tealâ’dır. Bu yüzden kulun kendisini tezkiyesi övünmeye değil Cenab-ı Hakk’a şükre vesile olmalıdır. Tezkiye etmek; “birini aklamak, temize çıkarmak, beraatine hükmetmek” anlamına da gelir.

  • Bu anlamıyla nefslerin tezkiyesi tamamen Allah Tealâ’ya mahsustur.
  • Ayetlerde “Allah’ın tezkiye etmesi”yle genellikle kastedilen, “kimin gerçekten arındığına ancak O’nun karar vermesi yahut hesap gününde af ve mağfiretiyle bazı kullarını aklayıp temize çıkarması”dır.
  • Bir diğer tezkiye edici; izah, uygulama ve örneklikleriyle peygamberlerdir.

Peygamberlerin vesile kılınması nefs tezkiyesinin kılavuzsuz olamayacağına ya da daha sağlıklı yapılacağına işaret sayılmıştır. Gerçekten de insan, ehil bir kılavuzun murakabesi olmadan “nefsimi tezkiye ediyorum” diye kendisine zulmedebilir. Yol yordam gözetmediği için çabaları sonuçsuz kalabilir.

  1. Nefsinin ve şeytanın hilesine aldanıp arındım zannedebilir.
  2. Netice itibariyle tezkiye için şunu söyleyebiliriz: Tezkiye; yönelmesi, istemesi, gerçekleştirmek üzere gayret etmesi yönüyle insanın fiilidir.
  3. Usul, erkân, talim yönüyle peygamberlere; takdir edilmesi ve yaratılması yönüyle de Allah Tealâ’ya nispet edilir.

Hâtemü’l-Enbiyâ olan Efendimiz s.a.v.’den sonra peygamberlerin vazifesini, onların mirasçısı olan Rabbânî âlimler tasavvuf terbiyesi dahilinde sürdürmektedirler. Tasavvuf, “Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye esas alınmak suretiyle nefs tezkiyesinin belli usullere bağlandığı bir terbiye sistemidir” diye de tarif edilebilir.

Tasavvuftaki seyr ü sülûk bir arınma yolculuğudur. Bu yolculuk samimi bir tevbe ile emin ve ehil bir kılavuza, bir mürşid-i kâmile teslimiyetle başlar. Zikirle, sohbet veya halvetle, hizmetle, Sünnet-i Seniyye’ye tam bir ittiba ile, nafilelerle kat edilir. Kat edilen her mesafede, tevbe ile kazanılan başlangıçtaki hükmî temizlik, kademe kademe hakikî temizliğe dönüşür.

Umulan; yolun sonunda Cenâb-ı Mevlâ’ya vâsıl olmaktır. Şer’i şerifin ölçüleri dahilinde farklı meşreplerin uyguladığı farklı usuller, özünde hep kulu arındırmaya, vuslat iklimini yaşadığımız âlem-i ervahtaki safvet haline döndürmeye yöneliktir. Tasfiye ile kalbi sadece manevî hastalıklarından değil, bütünüyle masivadan arındırmak da nefs tezkiyesinin ya sebebi ya sonucudur.

  1. Ama her halükârda kâmil ve mükemmil bir şeyhin rehberlik ve murakabesini gerektirir.
  2. Hastalıkların teşhis ve tedavisi için nasıl ehil bir hekime müracaat zaruri ise, bencillik, kibir, ucb, haset, riya, riyaset ve dünyalık düşkünlüğü gibi insanı kirleten kalp hastalıklarının teşhis ve tedavisi için de kâmil mürşidlere müracaat öylece zaruridir.

Tezkiye, insanın manevî kirlerden temizlenmesi olduğu kadar, temiz kalmaya çalışmasıdır aynı zamanda. Çünkü nefsin ve şeytanın şerrinden emin olmak mümkün değildir. Tasavvuf terbiyesi böyle bir tehlikeye karşı riyazet ve mücahede ile nefsi olabildiğince terbiye etmeyi, onu sürekli kontrol altında tutmayı da esas alır.

  1. Nefsin hangi isteklerine ne kadar muhalefet edileceği dahi halden anlayan terbiye edicilerin harcıdır.
  2. Hasıl-ı kelâm, “bâtınî farz” olan nefs tezkiyesinin belki zor ve meşakkatli ama en emin ve en tesirli yolu, tasavvuf terbiyesinden geçmektedir.
  3. Allah dostları bağlılarına, ibadet ve taatlarıyla övünme tehlikesine karşı nefslerini Firavun’dan daha aşağıda görmelerini telkin ederler.

Herkesten önce kendi nefslerini tezkiye için sürekli ve yoğun bir çabaya teşviktir bu. Tasavvuf uluları, meselenin önemi iyice kavransın diye de nail oldukları yüksek mertebelere rağmen kendilerini kirli, günahkâr insanlar olarak vasfeden şiirler söylerler.

  • Yunus Emre k.s.
  • Hazretleri bunlardan biridir.
  • Aşağıdaki şiirini kendi halimizi düşünüp “Yunus gibi bir derviş bile böyle söylemişse.” diyerek okumakta fayda var: Ey bana iyi diyen Benim, kamudan kemter.ı Şöyle mücrimim yolda Mücrimler benden server.
  • Benim gibi mücrim kul Gel iste bir dahî bul Dilimde ilm ü usûl Gönlüm dünyayı sever.

Zâhirim iyi adda Gönlüm fâsit taatda Bulunmaya Bağdat’ta Bencileyin bir ayyâr. Dışım tanış içim yâd Dilim hoş gönlüm mürted Kötü işe iyi ad Böyle fitne nerde var? Dışım göynük içim ham Dirliğim budur müdâm Yol varmadım bir kadem Arş’tan veririm haber.

Hırkam suçuma perde Endîşem fâsit yerde Gönlüm başka pazarda Dilimde sözüm esrâr. Kime ki öğüt verdim Ol Hakk’a erdi gördüm Bana benim öğüdüm Eylemedi hiç eser. Takındım derviş adın Kodum maşuk taatın Verdim nefsin murâdın Hani Hakk ile bâzâr? Yayıldı Yûnus adı Suçtur cümle taatı Çalabım ininâyeti Suçum geçire meğer.

: Nefs Tezkiyesi

Nefsi Kamile ne anlama gelir?

Nefsin Mertebeleri 1) Nefsi Emare: Devamlı kötü işler emreden nefis demektir. Bu nefsin sıfatı, hep kötü işleri istemektir. Kötü işleri güzel görür, kalbi devamlı o tarafa çeker. Ahiret derdi, ölüm düşüncesi, hesap sorgusu, azap kaygısı yoktur. Sadece keyfini, şehvetini, rahatını düşünür.

  1. Buna ulaşmak için helal haram diye sınır taşımaz.
  2. Her yolu kullanmak ister.
  3. Ur’an-ı Kerim’de “Hiç şüphesiz nefis devamlı kötülüğü emreder.
  4. Rabbimin acıyıp korudukları müstesna” (Yusuf 12/53) ayeti bu sıfattaki nefsi tanıtmaktadır.
  5. Âfirlerin, münafıkların ve devamlı günaha dalan kimselerin nefsi bu sıfattadır.

Bunun tedavisi, samimi tövbe ve terbiyedir.2) Nefsi Levvame: Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefis demektir. Tövbe ve terbiye ile bir derece uyanan nefis, bu merhalede kendi işlediği kötülükleri önce zevk alıp yapsa da peşinden pişman olur, kendisini kınar yapmamak için karar verir.

Ancak günah önüne gelince duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ile kötülük arasında bocalar durur. Eğer nefs, ilahi rahmet ve manevi bir feyiz ile desteklenirse bu halden kurtulur. Kuran-ı Kerim’de: “Kıyamet gününde ve devamlı kendini kınayan nefse yemin ederim ki” (Kıyame 75/1-2) ayeti bu sıfattaki nefse işarettir.3) Nefsi Mülhime: İlham, feyiz ve keşfe ulaşan ve hayırda kalbe yoldaş olan nefis demektir.

Nefis tövbe ve günahların ağırlığından ve şehvet batağından kurtulup itaate yönelirse, ilham ve feyz almaya kabiliyet kazanır. Artık, haramdan kaçar, hayra koşar. İbadet ve zikirden lezzet alır. Kalbinde ilahî aşk ateşi parlamaya başlar. Bu nur ile iyi ve kötüyü seçer.

  1. Ancak şeytan bu kimsenin de kalbine girmeye yol arar; peşini bırakmaz.
  2. Onu günah ile kandıramazsa, ibadetleri için kandırmaya çalışır.
  3. Ona “insanlar helakta ama sen kurtuldun” der.
  4. Hak’tan koparmaya uğraşır.
  5. Bu yoldaki hak yolcusu manevi terbiye altına girerse tehlikeden kurtulur.
  6. Yoksa gizli yollarla tehlikeli hallere düşme ihtimali mevcuttur.4) Nefsi Mutmainne: Huzur bulmuş, sakin olmuş, rahatlamış, ıstırabı dinmiş, şek ve şüphesi gitmiş nefis demektir.

Bu mertebe Yüce Allah’a dostluk yani velayet mertebesidir. Bu merhalde nefis, kalple birlikte bütün ilahî emirlere sevgiyle uyar. Şek ve şüphesi kalmaz ıstıraptan kurtulur. Manevî tecellilere ulaşır; feyizlenir, tatlanır, artık her işte cenabı Hakkın rızasını hedef alır.

Ona teslim olur. İtaati süreklidir. Kur’ân-ı Hakim’de, “Ey mutmain olmuş Allah ile huzur ve sükûna ulaşmış nefis. Sen onran razı, O da senden razı olarak Rabb’ine dön. Gir Salih kullarımın arasına; gir cennetime.” (Fecr 89/27) ayetiyle anlatılan nefis, Allah aşkı ve zikri ile mutmain olmuş nefistir.5) Nefsi Râdiye: Allah’tan razı olan, O’ndan gayri her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbi’ne nazar eden nefis demektir.

Bu sıfata ulaşan nefis, kendi iradesini yüce Allah’ın iradesine teslim eder. Onun için sever, Onun için kızar; onun için yaşar. Acı tatlı her şeyde ilahi rızayı arar, edebi korur. Herkese rahmet olur, kimseye sıkıntı vermez. Bütün insanlara şefkat gözüyle bakar.6) Nefsi Merdıyye: Yüce Allah’ın kendisinden razı olduğu nefistir.

Bu nefis sahibi öyle terbiye olmuştur ki, ne yapsa Allah rızasına uygun olur. Günahları unutur; ilahi aşk denizinde yüzer; her şeyi ile âleme rahmet olur. Ona keşif ve keramet olarak ne verilirse, o Allah rızasında başka bir şeye iltifat etmez. Bu makam büyük velilerin, ariflerin, kâmil insanların makamıdır.7) Nefsi Kâmile: Kâmil, olgun, tertemiz, safi nefis demektir.

Bu makamdaki nefis sahipleri Allah-u Teâlâ’nın en seçkin ve en has kullarıdır. Onlar, ilahi aşkı ve edebi en üst düzeyde temsil eden kutup insanlardır. Onlar Allah’ın yeryüzündeki delili ve peygamberin varisidirler. Halkı irşat ile görevlidirler. Bütün güzel ahlakları bünyelerinde toplamışlardır.

  • Gavs, Kutup diye anılan zatlar bu makamdadır.
  • Onlar Yüce Hakk’ı sever, halk da onları sever.
  • Onlar Allah’tan korkar, halk da onlardan korkar.
  • Onlar Cenab-ı Hakk’a hizmet eder; bütün âlem de onlara hizmet eder.
  • Onlar Allah’tan razıdır; cümle âlem de –kâfir ve gafiller hariç- onlardan razıdır.
  • İşte tasavvuf terbiyesinin hedefi, bu kâmil insanları bulup kâmil insan olmaktır.

Bu yola giren ve kâmil insanı kendisine rehber eden herkes, derece derece nefsini terbiye edip yüce Allah’a yakın olur. Böylece insanlığın tadını tadar, ebedi saadeti bulur. Bunun için ne yapılsa ne kadar emek verilse azdır. Dr. Dilaver Selvi Derleyen: Mert Ali AKGÖZ Enderın Liseleri FL 10-A : Nefsin Mertebeleri